Salahattin ALTUNDAĞ

Salahattin ALTUNDAĞ

Sevgiliye Ulaşmanın Yolu: Mirâç'ta Aşkın Yüceliği ve Namâz-2

(DEVÂM)

Ve işte o muazzam ân gelip çattığında, Efendimiz (asm), Sidret'ül-Müntehâ'ya, varoluşun sınırına ulaştı. Bu, kâinâtın derînliklerinde, yalnızca en seçkinlerin erişebileceği bir yerdi. Burası, Cebrâil’in (as) bile, "Buradan öteye geçemem" dediği makâmdı; ancak Efendimiz (asm), sınırların ötesine, Cenâb-ı Hak'ın Ehâdiyeti ile bizzât müşerref olacak bir makâma sâhipti. Bu, Onun (asm), tüm insânlar ve peygamberler arasında, bu kutsal görüşmeye, bu târifi imkânsız buluşmaya en lâyık olan kişi olduğunun kanıtıydı. Bu, mümtâzlık, dostun dosta, âşıkın maşûka, Habîbullâh'ın Mabûduna kavuştuğu ânın tâ kendisiydi.

O an, göklerde ve yerdeki herkes, bu kutsal buluşmayı alkışlar ve hayranlıkla seyrederken, hiç kimseye açılmamış olan yol, sâdece Onun (asm) mukaddes adımlarıyla açılıyordu. Bu yollar, aslında Onun (asm) varlığıyla, Onun ulvî misyonuyla mümkün kılınmıştı. O (asm), tüm mahlûkât adına bu yüksek yetki ve şerefe lâyık görülen tek varlıktı. Yollar, sâdece Onun için değil, Onun vasıtasıyla tüm insânlık için bir umut, bir ışık olarak açılıyordu.

Artık, o muhteşem ve târifsiz ânın içindeydi Efendimiz (asm). Bedenen, rûhen, bütün varlığıyla âlemlerin Rabbi'nin huzûrundaydı. Kab-ı Kavseyn, yâni iki yayın ucunun birleştiği yerde, o eşsiz yakınlıkta duruyordu. Edebinin, tevâzûnun en derîn ifâdesi olarak başı önünde duran Muhammed Mustafa'yı (asm), “BAŞINI KALDIR YÂ MUHAMMED” sesi karşıladı. Bu nîdâ, göklerin ötesinden, ilâhî bir dâvetiye gibi yankılandı. Başını kaldırdığında, tüm ümmeti adına, sonra tüm mahlûkâtın nâmına, o nûrani gözlerle Rabbiyle, Cemâlinin bizzât karşısında durdu. Rabbi Onu Kab-ı Kavseyn makâmına çıkarmış, ehâdiyet ile kelâmına ve ru'yetine mazhâr kılmıştı.[1] Âşık olduğu, tek ve yektâ bildiği dostuna, yaratıcıya bizzât kavuşmuştu. Bu anda âdetâ tüm kâinât bir halka olup vecde gelerek “ALLÂH-U EKBER” diyor, salavatlarla kâinâtı inletiyordu.

Peygamber Efendimiz (asm), Rabb-ul âleminin huzûrunda, âlemlerin Rabbi'ne hitâp etme sorumluluğunun tam bilincindeydi. Dili sürçmedi, zirâ O (asm), gönderilmiş olduğu vazîfenin ağırlığını, önemini çok iyi biliyordu. Bu ümmî, bu mübârek zât, âlemlerin Rabbi'ne ne denilebileceğini, nasıl hitâp edileceğini içten bir idrâkle kavramıştı. Çünkü O, elyâktı, yâni en lâyık, en kâbiliyetliydi; ümmetini, sorumlu olduğu tüm mahlûkâtı hiçbir zamân unutmamıştı.

O gecede, tüm varlıklar adına, Cenâb-ı Hakk’a اَلتَّحِيَّاتُ لِلّٰهِ, yâni "Bütün zihayâtların hayâtlarıyla gösterdikleri tesbihât-ı hayâtiye ve Sâni'lerine takdîm ettikleri fıtrî hediyeler, ey Rabbim sana mahsûstur. Ben dâhi bütün onları tasavvurumla ve îmânımla sana takdîm ediyorum."[2] diyerek hitâp etti.

Bu hitâp, tüm yaratılmışların, her bir zîhayâtın, her bir varlığın, kendi varoluşlarıyla Allâh'a (cc) sundukları övgülerin, hediyelerin bir itirâfıydı.

Sonra O (asm), اَلْمُبَارَكَاتُ kelimesi ile hitâp etti, yâni; “bütün medâr-ı bereket ve tebrîk ve bârekâllâh dediren ve ‘mübârek’ denilen ve hayâtın ve zîhayatın hülâsası olan mahlûklar, husûsan tohumların ve çekirdeklerin, dânelerin, yumurtaların fıtrî mübârekîyetlerini ve bereketlerini ve ubûdiyetlerini temsîl ederek, o geniş mânâ ile söyledi.”[3]

Ve sonra da اَلصَّلَوَاتُ kelimesini takdîm etti, yâni; “zîhayâtın hülâsası olan bütün zîrûhun ibâdât-ı mahsûsâlarını tasavvûr edip dergâh-ı İlahîye, o ihâtalı mânâsıyla arz”[4] etti.

En sonunda da O (asm), اَلطَّيِّبَاتُ kelimesini büyük bir edeple sundu, yâni; “zîrûhun hülâsaları olan kâmil insânların ve melâike-i mukarrebînin, salavâtın hülâsası olan tayyibât ile nûrânî ve yüksek ibâdetlerini irâde ederek Mabûduna tahsîs ve takdîm”[5] etti.

Bu derîn, bu mânâlı hitâp, Peygamber Efendimiz'in (asm), sâdece kendisi için değil, tüm mahlûkât adına, tüm varlıkların Rabbi olan Allâh'a sunulan bir teslîmiyetin, bir ubûdiyetin, bir övgünün ifâdesiydi. Onun bu hitâbı, insânlık ve tüm mahlûkâtın Rabbi'ne olan sonsuz sevgisinin, saygısının, teslîmiyetinin bir göstergesiydi.

VE İŞTE, TÜM ZAMÂNLARIN VE VAROLUŞUN ÖTESİNDEKİ O MUAZZÂM ÂN, Efendimizin (asm) liyâkâti, seçilmişliği, “Mustafâ” oluşu ve “Muhammet” isminin çokça methedilen anlamına lâyık oluşunun en büyük kanıtı, tasdîk ânı: Hâlık-ı Kâinât, Kâdîr-i Mutlâk, tüm kâinâtı kudret elinde tutan zât-ı zülcelâl, büyük bir muhabbet ve şefkâtle Peygamberimizi kucaklıyor; Allâh azze ve celle'nin bizzât kelâmıyla “ESSELE MU ALEYKE” hitâbıyla Onu (asm) mübârek kılarak, bu eşsiz ve târifsiz selâmla onurlandırıyor.

Bu, sâdece bir selâm değil, aynı zamânda Allâh'ın sevgili Peygamberi Hazret-i Muhammed’e (asm) olan sevgisinin, muhabbetinin ve ona duyduğu derîn şefkâtin bir göstergesiydi. Allâh'ın bu hitâbı, Peygamber Efendimizin Allâh katındaki eşsiz ve yüce makâmını, Onun ümmeti ve tüm insânlık için olan özel misyonunu onaylayan, göklerin ve yerin şâhit olduğu, tüm varoluşun sustuğu bir andı.

Bu kutsî hitâp, Allâh'ın, sevgili elçisine olan yakınlığını, Ona olan özel ilgisini ve Onun tüm mahlûkât için seçilmiş, kadirşinâs bir rehber olduğunu tüm âlemlere ilân ediyordu. Bu ân, Efendimizin (asm), Allâh'ın huzûrunda, O’nun (cc) sevgisiyle, rahmetiyle, şefkatiyle kucaklandığı, tüm kâinâtın gözleri önünde yüceltilip onurlandırıldığı bir ândı.

Bu kutsî yolculuğun devâmında, Peygamber Efendimiz (asm), "EYYÜHENNEBİYÜ" hitâbıyla, Sultân-ı Kâinât, yâni âlemlerin Rabbi tarafından tüm kâinâta peygamber olarak tasdîk ve ilân ediliyordu. Bu hitâp, Allâh'ın seçilmiş elçisine olan sonsuz teveccühünün, Onun nübüvvetinin tüm varlık âleminde resmen tanınmasının ve ilân edilmesinin bir göstergesiydi. Bu ilâhî hitâp, Efendimizin, Allâh'ın rehberliği altında insânlık için bir ışık, bir kılavuz olduğunu tüm kâinâta ilân ediyordu.

Ve sonra "VE RAHMETULLÂHİ" ifâdesi ile, "rahmetim üzerine olsun" diyerek, Allâh'ın o muazzâm rahmetinin Peygamberimizin üzerinde olduğunu, Onun, bu rahmetin yeryüzündeki temsilcisi, bir rahmet peygamberi olduğunun ilânını ve onurlandırmasını yapıyordu. Bu ifâde, Peygamberimizin, Allâh'ın sonsuz rahmetinin bir yansıması, O'nun (cc) rahmetinin insâniyet üzerine yayılmasının bir vâsıtâsı olarak gönderildiğini tüm âlemlere müjdeliyordu.

Sonrasında "VE BEREKETUHU" ifâdesi ile, "ve bereketim üzerine olsun" diyerek, bu ilâhî bereketin Peygamberimizin üzerine olması, Onun varlığının ve misyonunun tüm insânlık için bir bereket kaynağı olduğunun müjdesini veriyordu. Bu müjde, Sultân-ı Kâinât tarafından tüm kâinâta duyuruluyor, böylelikle Peygamber Efendimizin, Allâh'ın lütfu, rahmeti ve bereketinin yeryüzündeki temsilcisi olarak görevinin yüceliği ve önemi tüm kâinât tarafından tanınmış oluyordu.

Bu ulvî manzara karşısında, tüm kâinât, Peygamber Efendimizin (asm) benzersizliğine, farklılığına tanıklık ediyordu. Her bir mahlûk, bu olağanüstü ânın şâhidi olarak, âdetâ soluksuz kalmış, tüyleri diken diken olmuş bir hâlde, bu mübârek sahneye dikkat kesilmişti. Sultân-ı Kâinât'tan “SELÂM”, “RAHMET” ve “BEREKET” alan Efendimiz (asm), her zamân olduğu gibi, bu kutlu anda dâhi ümmetini, bizleri unutmadı. “Selâm bizim ve sana ibâdet eden sâlih kulların üzerine de olsun” diyerek, âdetâ bir ricâ, bir duâ sunmuş ve bu samîmî talebi, ilâhî lütûf ve kabûl ile karşılanarak, tüm kâinâtı, tüm varlıkları, bir sevinç ve huzûr dalgasıyla sarıp sarmalamıştı.

Bu mübârek manzaraya şâhit olabilen, başta Cebrâil (as) olmak üzere, tüm peygamberler (as), melekler, bu kutlu ânın şerefine vecde gelmiş, Peygamber Efendimizin peygamberliğini, Onun Allâh'ın elçisi olduğunu tasdîk ederek, şehâdetler getirmeye başlamışlardı. "Eşhedu enlê ilêhe illallâh ve eşhedu enne Muhammeden rasûlullâh" nidâları, gökleri, yeri, tüm varlığı sarıp sarmalayan, kâinâtı inleten bir tekbîr hâline gelmişti.

Bu, bizim peygamberimiz, gurur kaynağımız Hazret-i Muhammed Mustafâ, Fahri Âlem (asm).

Ey ümmet, bu mübârek manzarayı gururla, başımız dik bir şekilde izleyelim. Ona ümmet olabilmenin, Onun yolunda yürümenin, Onun getirdiği ilâhî mesajı yaşamanın gayret ve çabası içinde cehdedelim. İftihâr edelim, çünkü O, tüm kâinâtın övgüsüne lâyık bir peygamberdir ve bizlerin de gururudur. Zirâ, bizim tüm istek ve ihtiyâçlarımızı, tüm şükür ve hamdlerimizi Rabbimize dile getirip sunan, bizim için şefââtçi olan O oldu (asm).

Ona salavât getirelim, Onun şanına lâyık bir şekilde Onu analım ve Onun ümmeti olmak şerefiyle yaşayalım.

Unutmayalım ki, Ona salavât getirmek, Onun yolunda yürümek, Onun derslerini hayâtımıza tatbîk etmek, sâdece Ona olan sevgimizin ve saygımızın bir ifâdesi değil, aynı zamânda Allâh'a olan bağlılığımızın, O'nun (cc) emir ve yasaklarına olan itaatimizin de bir göstergesidir.[6] O (asm), bizim için bir lütûf, bir nimettir. Ona ümmet olmanın gururunu ve sorumluluğunu taşıyarak, O'nun rehberlik ettiği yolda yürüyerek, hayırlı birer mümin olma yolunda ilerleyelim. Ona salavâtlar getirerek, Onun sevgisiyle, rehberliğiyle dolu bir hayât sürmeye gayret edelim.

Efendimizin (asm), Halktan Hakk'a, yâni insânlık âleminden âlemlerin rabbi olan Allâh’ın (cc) huzûruna yükseldiği o eşsiz yolculuğunun sonrasında, şimdi de DÖNÜŞ zamânıydı. KİM SEVGİLİDEN AYRILMAK İSTER Kİ? Ama O (asm), ümmeti için her türlü meşakkâte, her türlü zorluğa katlanmış bir peygamberdi. BU AYRILIK, BU DÖNÜŞ DE SIRF BİZLER, ÜMMETİ İÇİN KATLANACAĞI BİR DİĞER ADANIŞTI. Çünkü emîr, Allâh'ın emriydi, O'nun (cc) irâdesi böyleydi.

Ve şimdi, Hakk'tan, yâni Allâh'ın huzûrundan halka, bizlere, insânlık âlemine dönüş başlıyordu. Bu dönüş, tüm mahlûkâtın, tüm semâlardakilerin alkışları ve salavâtları arasında, sevgi ve muhabbet dolu bir karşılamayla gerçekleşiyordu.

Efendimiz Hazret-i Muhammed Mustafâ (asm), bu eşsiz yolculuğundan, dolu dolu hediyelerle, hiç kimsenin ulaşamadığı, hiç kimsenin aracılık edemediği bir yolu açarak ve bunu herkese sunarak dönüyordu. Bu yolculuğun en kıymetli hediyelerinden biri, hiç şüphesiz, NAMÂZDI. Namâz, insânı sevgili Rabbi ile buluşturan, mirâçtaki aynı rûhu, aynı mânâyı, aynı konuşmayı, aynı muhabbeti yaşayabilme imkânını sunan târifi imkânsız büyük bir hediye.

Âlemlerin Rabbi olan Allâh, namâz hediyesiyle bizlere:

“Huzûruma gelmek isteyenler için, Habibim Muhammed Mustafâ (asm) ile yolları açtım. Sizleri saltanatıma celbediyorum, dâvet ediyorum” diye sesleniyor. Risâle-i Nûr Külliyâtı'ndaki şu duâ, bu dâvetin yankısı gibidir:[7]

"Ey bizi nimetleriyle perverde eden sultânımız! Bize gösterdiğin numûnelerin ve gölgelerin asıllarını, menbâ'larını göster. Ve BİZİ MAKARR-I SALTANÂTINA CELBET. Bizi bu çöllerde mahvettirme. BİZİ HUZÛRUNA al. Bize merhamet et.”

Bu, Rabbimizin bizi günde beş sefer huzûruna dâvet ettiğini, ölüm gerçekleşinceye kadar da kapılarının ardına kadar açık olduğunu hatırlatır. Asıl mesele, bu derîn irâdeyi sergileyebilmekte yatıyor. Peki, bu iradeyi nasıl gösterebiliriz? Cevâp, O'na (cc) duyduğumuz muhabbet ve aşkla başlar. Ve bu muhabbet, bu aşk, ancak gerçek bir ihtiyâç hissiyle filizlenir. Bu ihtiyâç hissi, O'nu (cc), yâni Cenab-ı Hakk’ı daha yakından tanıyarak derinleşir. Peki, O'nu nasıl daha yakından tanırız? Kur'ân-ı Kerîm'de Kendini (cc) bizlere açan, 1001 ismiyle Cevşenu'l Kebîr'de Kendini (cc) tanıtıyor ya Allah (cc)... Bu isimlerin, bu sıfatların derînliklerini ve hakikatlerini ise, Risâle-i Nûr Külliyâtı'nda Bedîüzzamân Hazretleri bizlere izâh eder, Allâh'ı (cc) tanıtır ve O'na (cc) olan sevgimizi daha da perçinler.

Bu süreç, Allah'a olan aşkımızı ve muhabbetimizi derinleştirirken, O'nun (cc) sonsuz rahmetine, engin ilmine ve sınırsız kudretine dâir anlayışımızı genişletir. O'nu (cc) daha iyi tanıdıkça, O'na (cc) olan ihtiyâcımızı daha yakından hisseder, bu muazzam Sultân-ı Kâinât ile olan bağımızı daha da kuvvetlendiririz. İşte bu kuvvetli bağ, bizleri O'nun (cc) sonsuz sevgisi ve merhametiyle sarıp sarmalayan bir namâz yolculuğuna çıkarır, bu yolculukta her adım, rûhumuzu bizi yaratan gerçek Sevgiliye (cc) daha da yakınlaştırır. İşte bundandır ki Bedîüzzamân Hazretleri “Aşkı”, o hârika ifâdeleriyle şöyle târif eder:[8]

“Muzââf İHTİYÂÇ, iştiyâktır. Muzââf İŞTİYÂK, muhabbettir. Muzââf MUHABBET dâhi AŞKTIR.”

O'nu (cc) tanımakla başlayıp ihtiyâç hissiyle aşka dönüşen bu namâz yolculuğumuzda, Bedîüzzamân Hazretlerinin Risâle-i Nûr'daki açıklamaları, bizlere rehber olur. Allâh'ın (cc) bizlere yönelik dâvetini, sevgisini ve bizden beklentilerini daha derînlemesine kavramamıza yardımcı olur. Bu eserler, gerçek acz ve fakrımızın farkına vararak O'na (cc) olan ihtiyâcımızın nasıl ilâhî bir muhabbete ve sonrasında da aşka dönüşebileceğini ve bu ihtiyâcın nasıl kararlı bir irâdeye doğru tekâmül edeceğini ortaya koyar. İşte bu irâdeyle birlikte, bizi O'nun (cc) sonsuz huzuruna ve benzersiz saltanatına çekecek olan HAKÎKÎ NAMÂZIN yükselişine, kendi mirâcımıza nasıl ulaşabileceğimizi gösterir.

Namaz, işte bu derîn anlamıyla, Efendimizin (asm), Allâh'ın (cc) ebedî ve doyumsuz huzûrundan, aşkının zirvesinden AYRILIP, dünyâ meşakkâtlerine, ümmetinin zorluklarına, hatta zamân zamân anlaşılmamasına katlanarak getirdiği, bize sunduğu bir hediye. Bu, Onun (asm) bizlere olan sevgisinin, şefkât ve merhametinin bir nişânesi, Allâh (cc) ile aramızda bir köprü, bir bağlantı noktasıdır. Ne yazık ki, bizler çoğu zamân bu hediyenin pahâ biçilemez kıymetini tam olarak idrâk edemiyoruz; namâzı bir zorunluluk, bir yük olarak görüyor, onun getirdiği mânevî hazzı, rûhsal derînliği, ilâhî yakınlığı yeterince kavrayamıyoruz.

Namâz, aslında NELERE KATLANILARAK, NELERDEN VAZGEÇİLEREK bize ulaştırılmıştır. Ne büyük bir sonsuzluğun kapısını aralayabilecek, rûhumuzu ilâhî huzûra, sükûnete, bilince taşıyabilecek bir anahtardır. Bu hediye, bizleri yalnızca dünyâ hayâtının sıkıntılarından, streslerinden bir nebze olsun uzaklaştırmakla kalmaz, aynı zamânda kalplerimizi temizler, rûhlarımızı yükseltip mirâca erdirir ve bizi Allâh'a (cc) daha yakın kılar.

Peki, biz bize bu kadar değer veren, bu kadar emek sarf eden, bu kadar fedâkârlıkta bulunup BİZE DÖNEN bir peygambere (asm), bu eşsiz hediyeye, NE ZAMÂN GERÇEKTEN DÖNECEĞİZ? Namâzın, ibâdetin, Allâh'a (cc) yakınlığın gerçek değerini ne zamân tam anlamıyla kavrayacağız?

Bu, her bir müminin kendi iç dünyâsında sorması gereken, üzerinde tefekkür etmesi gereken bir sorudur. Efendimizin (asm) bize dönerek sunduğu bu değerli hediyenin kıymetini bilerek, onu hayâtımızın merkezine koymak, onun getirdiği mânevî derînliği, ilâhî mesajı yaşamak, ona lâyık bir ümmet olmak için gayret göstermek bizim en önemli görevimizdir. Bu, sâdece Ona olan sevgimizin, saygımızın bir ifâdesi değil, aynı zamânda Allâh'a olan bağlılığımızın, O’nun (cc) rızâsını kazanma arzûmuzun da bir göstergesidir.

(İkinci bir Kadîr Gecesi hükmünde olan bu mübârek Mirâç Kandili'nde, kalplerimizin derînliklerinden yükselen duâlar ve gözyaşlarıyla, Fahr-i Kâinât Efendimiz Hazreti Muhammed Mustafâ’nın (asm) kutlu yolculuğunu anıyoruz. O (asm), varlığın sınırlarını aşarak, ilâhî huzûra ulaşmış ve bize namâzın lütfunu, Allâh'la (cc) buluşmanın yolu olarak bahşetmiştir. Bu gece, mânevî mîrâsının ışığında, rûhumuzu yüceltmek ve gönüllerimizi birleştirmek için bir fırsattır.

Bu vesîleyle, sizinle ve sevdiklerinizle birlikte, duâlarımızın kabûl olduğu, kalplerimizin mânevî huzûr ve saf aşkla dolup taştığı, Mirâç'ın yüceliğinin ve namâzın kudsîyetinin hayâtımıza yansıdığı mübârek bir kandil dilerim. Allâh'ın (cc) sevgisi, merhameti ve bereketi üzerinize olsun. Gelin, bu kutlu geceyi, o çok şefkatli Peygamberimizin (asm) sünnetine uyarak, ibâdet ve tââtle, sevgi ve kardeşlikle idrak edelim. Bir kez daha birlik ve berâberliğimizin önemini anlayarak kıymetini bilip yaşatma gayretinde olalım.

Mirâç Kandili, hepimiz için güzelliklerle başlayıp, güzelliklerle ebedî devam etmesine vesîle olsun inşallâh.)

[1] Sözler 563 : Otuz Birinci Söz/İKİNCİ ESÂS

[2] Şualar 93 : Altıncı Şua/Birinci Suâl

[3] Şualar 93 : Altıncı Şua/Birinci Suâl

[4] Şualar 93 : Altıncı Şua/Birinci Suâl

[5] Şualar 93 : Altıncı Şua/Birinci Suâl

[6] "De ki: Eğer Allâh'ı seviyorsanız bana uyun ki Allâh da sizi sevsin." Âl-i İmrân Sûresi, 3:31.

Lem'alar 52 : On Birinci Lem'a/BEŞİNCİ NÜKTE

[7] Sözler 52 : Onuncu Söz

[8] Sözler 642 : Otuz İkinci Söz/ÜÇÜNCÜ MEVKIF/İKİNCİ NOKTANIN İKİNCİ MEBHASI/MÜHİM BİR SUÂL:/ÜÇÜNCÜ NÜKTE

Sözler 528 : Yirmi Dokuzuncu Söz/İkinci Maksad/Üçüncü Esâs/ÜÇÜNCÜ MES'ELE

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
58 Yorum