Mahir DUMAN
Yoğurt Kokusu
Köyümüzde okuyan insanlar el üstünde tutulurdu. Hele öğretmenler… Onlar daha fazla saygı görürlerdi.
Benim gönlümde de öğretmenlik yatıyordu. Onların giyinişleri, konuşmaları, tavırları beni çok etkiliyordu.
Rahmetli dedem:
- Öğretmen olduğunu bir görebilsem, ölsem de gam yemem, derdi.
Bir şey daha vardı ki, hayat zordu bizim oralarda. Para denen şey az bulunur, gereğinden fazla da kıymetli bilinirdi.
Biricik anam, babamdan habersiz ekstra harçlıklar verirdi bana. Babamın verdiklerinin üstüne, bu para çoook iyi olurdu. Bu minik gelirlerle kendime kitaplar alırdım. Arada bir de gömlek…
O yıllarda okuduklarımın tadını anlatmam mümkün değil. Başımın yıldızlara değdiğini sanır, sevinçten uçacak gibi olurdum.
Annemin:
“Yeter ki oku oğlum. Ben yağ, yoğurt satar okul masraflarını karşılarım” demesini, allı yeşilli hırkasının fermuarlı cebinden yoğurt kokan elleriyle çıkarıp ceketimin cebine koyduğu harçlıkları unutmam mümkün mü?
Annemin ömrü köyde, yaylada geçti. İnek sağdı. Ekin biçti. Ot biçti. Zaten geçim kaynağımız da bunlardandı. Evimizin her yanında bu ürünlerin kendine has kokusu olurdu. Bu, bir köy kokusuydu. Bizim için çok da kötü sayılmazdı.
Eee... ne yaparsın köy hayatı bu.
Anam, evin direği, çocukların eli nasırlı sevgilisiydi. İlkokul, orta, lise... derken yüksek tahsilimi bitiriyorum.
Artık ben bir öğretmenim. Hem de Türkçe öğretmeni...
İlk görev yerime doğru yola çıkıyorum. Kasımın yedisi. Lapa lapa kar yağıyor. Yollar beni bir Anadolu köyüne götürüyor. Hava o kadar soğuk ki… Ne gam! İnsanlarımız sımsıcak ya...
Köylüler, beni bağırlarına basıyorlar. Ben de yavrularımızı, çocukları çok seviyorum.
Artık kara tahtanın önündeyim. Elimde beyaz tebeşir. Anlatıyorum yavrularıma vatan sevgisini, bayrak aşkını, ana dilimizin tadını…
Bir sevda mesleğinin ucundan tutuyorum. Ben, artık öğretmenim. Genç, çiçeği burnunda bir öğretmen… Ayaklarım yere değmiyor sevinçten. Bu kadar mutlu olduğumu pek hatırlamıyorum.
Şubatta, yarıyıl tatiline giriyoruz.
Laf aramızda annemi de çok özlemişim. Bu sefer de yollar beni doğduğum köye taşıyor. Ona bir hediye götürmeliyim. Bu, çok ilginç bir şey olmalı.
- Ne alsam acaba?
Altın, gümüş... Yooo, benim anam sevmez bunları.
Kap kacak... Bunlar da şık olmazdı.
Aklıma orijinal bir fikir geliyor. Bizim oralarda yoğurdu, bozulmasın diye beyaz torbaya koyarlar. Anneme sunacağım hediye bunun içinde olmalı.
Daha önce içine yoğurt girmiş küçük bir torba buluyorum. O beyaz torbaya da ilk maaşımdan hazırladığım bir banknot koyuyorum. Bol sıfırlı bir para değil belki de. Ama olsun. Bu, annem için harika bir jest olacak. Annem, o para ile kim bilir hangi ufaklığı sevindirecek… Hangi yetimin gönlüne girecek…
Annem, alışık olduğu o yoğurt kokusunu hissediyor. Torbayı yavaş yavaş açıyor. Gözleri dolu dolu:
- Niye zahmet ettin yavrum? Sen daha yenisin. İhtiyaçların olacak.
Ben de bir hoş oluyorum. Sesimin titrediğini fark ediyorum. Ancak şunu söyleyebiliyorum:
- Canım anam! Senin o yoğurt kokan ellerinden aldığım paraların karşılığı değil ama lütfen kabul et!
O çileli Anadolu kadının yüzüne bakıyorum. Yanaklarından aşağıya süzülen bir iki damla gözyaşı dikkatimden kaçmıyor. Gözyaşının bir kadına ne kadar yakıştığını o gün yeniden keşfediyorum.
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.