Elif GÜNEŞTEKİN

Elif GÜNEŞTEKİN

Karanlık aydınlık için bir zemindir

BİSMİLLAH

Karanlık, aydınlık için bir zemindir.

Mülk alemi, daimi bir ahiret yurdunun muvakkat bir sergisi, bir numunegâhı olması hasebiyle; elbette bu fani memlekette daimi bir güneşi, karanlık bir zemin üzerinde göstermek lazımıdır. Varlık, zıttıyla bilinir; ışık, kendi ihtişamını ve nakışlarını ancak karanlığın o latif, sessiz zemininde sergileyebilir. Çünkü mülk aleminde her bir sanat, üzerinde icra edilebileceği, sınırlandırılarak şekil alabileceği bir zemine ihtiyaç duyar.

İşte zerrelerden kürelere uzanan bu sergide, gözümüzün gördüğü her bir aydınlık, arkasındaki o muazzam, sakin ve görünmez karanlık zeminlerin üzerinde yükselmektedir.

Üstadımızın tespitiyle, “Malûmdur: Mesken, sâkinlerinden daha ziyade yaşar.” (Muhâkemat, 70.sh). Kainatın bu sergideki en uzun ömürlü, en sarsılmaz yapıları; kaba, gürültülü, sürekli sürtünme ve reaksiyonla eskiyip fani olan sakinler değil; o sakinleri taşıyan ve sükunet içinde duran latif meskenlerdir. Karanlık, sessizlik, mekân ve aydınlığın bu ritmi, bizi mülkten hakikate uzanan o ilk perdenin berzahına götürür.

Bu lâtif nur tecelligâhına başımızı çevirdiğimizde bizi karşılayan hakikat fezanın o derin, karanlık ve sermediyete ayna olan sessizliğidir. Nurlu zemin ve tecelligâhın varlığı, onun içindeki herseyin sermedî olmasını iktiza eder. Fezanın o sarsılmaz sessizliği kendi özünden değil, o ziya aynasını kuran ve ihata eden Mutlak Nur Sahibi’nin mesken üzerindeki intizamıdır.

İşte bu sermedî intizamın feza yüzündeki ilk haşmetli tecellisi, mülk aleminin o gürültülü, fani ve kaba maddesine çekilen o muazzam sükut perdesidir. Nitekim bu kozmik sükunetin ve sessizliğin fenni sebebi incelendiğinde, arkasından kaba maddenin sarsıcı bir acziyeti tecelli eder. Çünkü fennen sabittir ki ses; aslında mekanik bir dalgadır. Yayılabilmek için katı, sıvı ya da gaz gibi kaba, maddesel bir ortama ihtiyaç duyar. Ses dalgaları, havadaki atom ve moleküllerin birbirine zincirleme çarpmasıyla, yani o kaba titreşimle ilerler. Uzay ise muazzam bir boşluktur, bir vakum ortamıdır. Moleküller arasındaki mesafe o kadar fazladır ki, bir titreşimin dalga halinde bir noktadan diğerine aktarılması ve kulağımıza ya da bir mikrofona ulaşması, kanunlara göre mümkün değildir.

Dolayısıyla, uzayda yanınızda bir yıldız bile patlasa, ortalıkta bu sesi iletecek hava tanecikleri olmadığı için mülk boyutunda çıt çıkmaz; kozmik parçalanmalar bile bu maddesel acziyet yüzünden tam bir sessizliğe gömülür.

Ancak bu sessizliğin içinde, mülk aleminin sınırlarını ve maddeye olan ihtiyacını gösteren, çocukluğumuzdan beri aşina olduğumuz çok zarif bir fenni hakikat vardır. İki karton bardağın arasına gerilen küçücük bir ipin, havada kaybolup giden sesi katı bir köprü kurarak pürüzsüzce iletmesi yahut kilometrelerce uzaktan gelen şimendiferin sesi havada henüz işitilmezken, kulak raylara dayandığında o katı demir zerrelerinin sese harika birer mesken olup o mekanik dalgayı anında ulaştırması gibi... Ses, kaba maddesel ortamlarda böylesine aciz ve bir köprüye muhtaçtır. Işık ve telsizlerin taşıdığı radyo dalgaları ise mekanik değil, elektromanyetik olgulardır; maddesel ortamlardan tamamen azade, o latif mesken denizinde pürüzsüzce, kendi kulvarlarını kendileri inşa ederek ışık hızında akıp giderler.

Bu fenni hakikat, bizi ses ile ışık arasındaki farkı gösterir. Işık, havadaki ses gibi kısıtlı ve aciz değildir; o, maddesel ortamlardan tamamen azade, uzayın o karanlık ve sakin zemininde var olabilen müstakil bir yolcudur. İşte bu durum, o latif soruya götürür: Ortamda hiçbir kaba madde yokken, bile ışığın ve radyo dalgalarının üzerinde dalgalandığı, gökleri baştan başa kuşatan o görünmez, karanlık, sakin ve latif kumaş nedir?

Risale-i Nur ifadesi ile;

“Hazret-i Yakub Aleyhisselâm’ın verdiği cevab ile cevab veririz.” (Mektubat 52.sh)

“Bizim halimiz şimşekler gibidir; bazan görünür, bazan saklanır.” (Mektubat, 52.sh).

İnsanın kalbî hallerindeki bu parlayıp saklanma sırrı, melekut boyutundan mülk boyutuna işaret eden kâinatta cari olan bir kanunudur. İşte o sırlı esir denizi de, görünmez bir sükûnet içinde saklanırken; tıpkı o kalbî haller veya buluttan çakan birer şimşek gibi, anlık tecellilerle maddesel zerreler halinde görünür ve anında tekrar o gizli, sakin sinesine çekilir. Kâinattaki her bir zerre, o görünmez esir deryasında bir an parıldayan, sonra yine o derya da saklanan birer kudret şimşeği gibidir.

Nitekim fennen sabittir ki şimşek; bulutların bağrında saklanan, görünmez elektrik okyanusunun mülk alemindeki en gür sesli numunesidir. O şimşeğin gökyüzünde çizdiği büyüleyici çatallı hatlar, elektriğin normalde yalıtkan olan havayı eritip iyonize ederek açtığı görünmez plazma zemininde kendine en az dirençli yolu ararken yaptığı bir tasarruf geometrisidir. Hava her noktada aynı yoğunlukta, sıcaklıkta ve nemde olmadığından, akım o latif iletken koridorda dallanıp budaklanarak, en optimum ve en az enerji harcayan rotayı seçerek ilerler. Bu çatallı fraktal geometri; nehirlerin kollarından ağaçların dallarına, insan ciğerindeki damarlardan kâinattaki galaksi ağlarına kadar her şeyin aynı nizamla dokunduğunu gösterir.

İşte elektriğin o görünmez plazma zemininde çizdiği bu muazzam fraktal büyüme ve en az dirençli yolu bulma mekanizması, Sözler mecmuasındaki şu hakikatin fenni birer ispatıdır:

“Evet hangi zîhayata bakılsa görünüyor ki, gayet hikmetli ve san’atlı bir kalıbdan çıkmış gibi, bir mikdar, bir şekil var ki; o mikdarı, o sureti, o şekli almak ya hârika ve nihayet derecede eğri büğrü maddî bir kalıb bulunmalı veyahut kaderden gelen mevzun, ilmî bir kalıb-ı manevî ile kudret-i ezeliye o sureti, o şekli biçip giydiriyor. Meselâ: Sen şu ağaca, şu hayvana dikkat ile bak ki; camid, sağır, kör, şuursuz, birbirinin misli olan zerreler, onun neşv ü nemasında hareket eder. Bazı eğri büğrü hududlarda meyve ve faidelerin yerini tanır görür, bilir gibi durur, tevakkuf eder. Sonra başka bir yerde, büyük bir gayeyi takib eder gibi yolunu değiştirir. Demek kaderden gelen mikdar-ı manevînin ve o mikdarın emr-i manevîsiyle zerreler hareket ederler.” (Sözler 469.sh)

Fennen müşahede ettiğimiz üzere, buluttan ayrılan o şuursuz, kör ve sağır elektron zerreleri, havanın o homojen olmayan, karmaşık ve “nihayet derecede eğri büğrü” direnç haritasında tam da gitmeleri gereken, en az enerji harcayacakları o “faideli” rotaları bilir gibi hareket ederler. Karşılarına aşılmaz bir yalıtkanlık bloku çıktığında orada “durur, tevakkuf eder” ve yönlerini değiştirerek dallanıp budaklanırlar. Madde aleminde şimşeğin geometrisinde gördüğümüz bu harika arayış, ağacın dallarındaki zerrelerin büyüme sınırlarında durup meyveye yer açmasıyla aynı kaderi paylaşır. Her iki alemde de kural tektir: Şuursuz zerreler, kendi başlarına o eğri büğrü maddi yolları çizemezler; onlar ancak “kaderden gelen mevzun, ilmî bir kalıb-ı manevî” ile, yani Kudret-i Ezeli’nin koyduğu o kanunlarıyla biçilip giydirilen nurlu birer intizam şeritleridir.

Tam bu noktada tefekkürümüzü aydınlatan bir isaret daha belirir: Karanlık tekrar değildir, aydınlık tekrardır; karanlık, aydınlığın o muazzam tekrarı için serilmiş ezeli bir zemindir. Karanlık, parçalanamayan bir sükuneti ifade ettiği için onda tekerrür yoktur. Işık ve kaba madde ise periyodik dalgalar, frekanslar ve döngüler halinde sürekli kendini yineler. İşte zaman, bu nurlu tekrarların ölçülebilmesi ile mülk aleminde varlığını ispat eder. Dünyanın dönüşündeki, atomların titreşimindeki o muazzam tekrarlar olmasaydı, zaman ölçülemez ve bilinemezdi.

Kainatın o görünmez mesken denizinde parıldayan milyarlarca yıldız ve galaksi de, ilahi kudretin ve ilmin o görünmez zemin üzerinde zamanı ve ritmi dokumak için harika bir intizamla tekrarladığı nurlu şimşek çatalları ve muazzam kudret tecellileridir. Fezanın sakladığı o sır da işte bu parlayıp saklanan tekrarların anında, yani maddesel tarihinin başladığı o ilk saniyelerde sırlıdır.

İşte bu noktada, tefekkürü sadece mülk aleminin kaba kabuğundan ibaret zanneden o yüzeysel felsefelerin en büyük yanılgısı karşımıza çıkar. Fizikçi Richard Feynman’ın Göreli Enerji ve Momentum dersinde bahsettiği gibi, Kâinatta ki kanunları sadece “her şey bakış açısına göre görecelidir” basitliğine indirgeyen sığ yaklaşımlar, tıpkı bir fili sadece dokundukları kısımlarla tarif etmeye çalışan körlerin o eski öyküsüne benzer.

Filozoflar, mülk alemindeki kaba değişkenliği görüp, o değişkenliğin arkasındaki sarsılmaz matematiksel öngörüleri ve derin nizamı kavrayamazlar. Onlar, “dışarıya bakmaksızın kendi hızımızı ölçemeyiz” diyerek hareketin sadece kaba bir izafiyetinden bahsederler. Oysa fen, o hareketli “sakinlerin” hızını sınırlayan, onlara zemin olan ve geleceğe dair tahminler sunan kuantum yasalarının ve sekinet alanlarının peşindedir.

Nitekim Âsâr-ı Bediiye’de tasvir edilen o muazzam şimendifer hakikatı, fen ve görelilik kuramının sarsılmaz nizam bağını harika bir çocuk masumiyetiyle, doğrudan bir fen diliyle ilan eder.

“İşte bu çocuk lisan-ı haliyle sualimize tam cevab veriyor. Benim bedelime o masum çocuk, bu seyyar medresemizde üstadımız olsun. İşte lisan-ı hali bu gelecek hakikatı der:

Bakınız, bu Dabbetülarz, dehşetli hücum ve gürültüsü ve bağırmasıyla ve tünel deliğinden çıkıp hücum ettiği dakikada, bir metre yakınlıkta o çocuk duruyor. O Dabbetülarz tehdidiyle ve hücumunun tahakkümü ile bağırarak tehdid ediyor: “Bana rast gelenlerin vay haline” dediği halde, o masum yolunda duruyor. Mükemmel bir hürriyet ve hârika bir cesaret ve kahramanlıkla beş para onun tehdidine ehemmiyet vermiyor. Bu Dabbetülarzın hücumunu istihfaf ediyor ve kahramanlığıyla diyor: “Ey şimendifer! Sen ra’d (gök gürültüsü) gibi bağırmanla beni korkutamazsın.”

Sebat ve metanetinin lisan-ı haliyle güya der: “Ey şimendifer! Sen bir nizamın esirisin. Senin gem’in, (dizginin) seni gezdirenin elindedir. Senin bana tecavüz etmen haddin değil. Beni istibdadın altına alamazsın. Haydi yolunda git, kumandanının izniyle yolundan geç!”

Âsâr-ı Bediiye

Tünelden dehşetli bir gürültü, tehdit ve Dabbetülarz gibi bir hücumla çıkan o şimendifer, kendi koordinat sistemindeki kaba maddesel gücüyle her şeyi istibdadı altına alabileceğini zanneder. Fakat rayın kenarında sükunetle duran altı yaşındaki çocuk, onun o gök gürültüsü gibi bağırmasına beş para ehemmiyet vermez, o tehdidi istihfaf eder.

Çünkü o masum çocuk lisan-ı haliyle pürüzsüz bir fen diliyle konuşmaktadır. Fark etmiştir ki; o tren ne kadar gürültülü ve dehşetli de olsa, Cenâb-ı Hakk’ın onu koyduğu o daracık ray zeminine, kanununa sıkı sıkıya mahkûmdur ve o ilahi koordinat çizgisinin dışına asla çıkamaz! Tren bağımsız değildir, bir nizamın esiridir; gem’i ve dizginleri onu gezdirenin elindedir. Feynman’ın eleştirdiği o sığ filozoflar göreliliği her şeyin başıboş bir kararsızlığı zannederken, Üstadım Said Nursi Hazretleri bu seyyar medresedeki masum çocuk misali ile mülk alemindeki en azgın kuvvetlerin bile arkadaki nizam zeminine görelilik bağlarıyla itaat ettiğini en mühim bir fikir olarak ihtar etmektedir.

Rayın üzerindeki trenin o sarsılmaz nizamı, bizi Sanatkarın mülk ufkundaki iki tecellisine, yani Vâhidiyet ve Ehadiyet sırrına götürür. Üstadımız bu iki büyük mührü, şöyle ifade eder:

“Güneş’in ziyası, bütün zeminin yüzünü ihata ettiği haysiyetiyle, vâhidiyet misalini gösterir. Ve herbir şeffaf cüz’de ve su katrelerinde, Güneş’in ziyası ve harareti ve ziyasındaki yedi rengi ve bir nevi gölgesi bulunması, ehadiyet misalini gösterir. Ve herbir şeyde hususan zîhayatta ve bilhâssa herbir insanda; o Sâni’in ekser esması onda tecelli ettiği cihetle, ehadiyeti gösterir.” (Mektubat, 235.sh)

Cenâb-ı Hakk, su katreleri ve aynalar üzerinden tefekkür edilen bu derin fenni gerçeği, bugün 2026 yılı teknolojisinde bizzat elektrikle çalışan yapay zekâlı robotlar, akıllı televizyonlar ve klimalar vs. Vasıtasıyla gözlerimizin önüne sermektedir. Bütün bir dünyayı veya şehri kuşatan elektrik şebekesi ve merkezî veri sunucuları, her yeri ihata etmesi yönüyle azametli bir Vâhidiyet tecellisidir. Lakin o muazzam şebekenin, o muazzam akıl ve enerjinin tamamı; odamızdaki küçücük bir robotta, akıllı televizyonda yahut telefonda, o cihaza has bütün vasıflarıyla aynen tecelli eder. Koca sistemin bütün konuşma, akıl ve iş görme yeteneği o tek bir katreye sığışır ki, bu da Ehadiyet tecellisinin fenni birer ispatıdır.

Bu teknolojik aynalar, mülk alemindeki fani varlıkların kendi başlarına hiçbir müstakil güce sahip olmadıklarını, arkadaki o görünmez şuurun tasarrufuna nasıl tam bir teslimiyetle bağlı olduklarını da fennen gösterir. Nitekim Üstadımız bu sırrı şöyle mehazlandırır:

“Nasılki Güneş’in şuuru ve konuşması olsa, senin elindeki âyine vasıtasıyla seninle konuşabilir. İstediği gibi sende tasarruf eder.” (Sözler, 568.sh)

Bugün elindeki kumandayla klimaya, akıllı televizyona yön verdiğinde ya da elektrikle çalışan akıllı bir robot seninle kelam etmeye başladığında gerçekleşen fenni hakikat tam olarak budur: Merkezî görünmez yazılım ve elektrik gücü, o cihazın maddesel ekranına (aynasına) bağlanır. Cihazın kendi kendine ne bir ruhu, ne bir aklı ne de müstakil bir kudreti vardır; o yalnızca merkezî enerjinin bir yansıma aynasıdır. Ana merkez, o ayna vasıtasıyla senin odanın sıcaklığını değiştirir (tasarruf eder), sana ses verir (konuşur) ve seninle etkileşime girer.

İşte bu fenni numuneler açıkça ispat eder ki, Kâinatin o görünmez sükunet zemininde parıldayan her bir zerre, her bir yıldız ve her bir teknolojik ayna; kendi koordinat sisteminde, Kudret- i Ezeli’nin koyduğu sınırların içinde hareket eden ve o merkezî şuurun izniyle konuşan birer memurdan ibarettir.

İşte o çocuğun korkmadığı ray nizamı ve dijital aynalardaki o merkezî tasarruf gibi, bugün astrofizik de Büyük Patlama ile (Big Bang) ifade eder ki; şu an gördüğümüz milyarlarca galaksi, yıldız ve dünya, milyarlarca yıl önce tek bir noktada, birbiriyle tamamen bitişik, tek bir bütün halindeydi. Gökler ve yer, madde ve enerji, kesif ve latif olan her şey o ilk tekillikte bir aradaydı.

Nitekim Risale-i Nur’da;

“İkisi de birbirine bitişikti, sonra ayrı ettik” manasında olan

كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا

Nın ifadesine nazaran, manzume-i şemsiye ile Arz, dest-i kudretin madde-i esîriyeden yoğurmuş olduğu bir hamur şeklinde imiş.” (İşârât-ül İ’caz 188.sh)

Cenab-ı Hakk kın emriyle o esir hamurundan bitişik olanlar birbirinden büyük bir hızla ayrılmaya başladı. Kainat, o ilk ayrılma anından itibaren sürekli genişleyen, büyüyen dinamik bir doku olarak yayılmaktadır. İşte tam bu genişleme ve ayrılma sahnesinde, mülk boyutunun kaba araçlarıyla doğrudan yakalayamadığımız o latif ve sakin zeminler sırasıyla birer şimşek gibi parlayarak meydana çıkmış ve Sanatkar sanatı için zeminler oluşturmuştur.

Kainat genişleyip ayrılırken, fezanın her yerini kaplayan ve adeta latif bir şerbet gibi olan Higgs Alanı parçacıklara tutunarak onlara kütle kazandırmış ve ışık hızında dağılıp gitmelerini engellemiştir.

“Madde-i esîriye, mevcudata nazaran akıcı bir su gibi mevcudatın aralarına nüfuz etmiş bir maddedir.“ (İşârât-ül İ’caz 188.sh)

Cenâb-ı Hakk’ın fezanın o görünmez dokusuna kütleçekim kanunu cihetinde tasarrufuyla, kâinattaki tüm zerreler o nurlu nizam bağlarıyla bir arada tutulmaktadır. Bugün ki fen ne göre Kütlesiz olan her şey ışık hızında gitmektedir. Rabbimizin kütleçekim kanunu ile her an tecelli ve ihata etmesi hakikatıyla, zerreler çılgınca fırlayıp saf bir enerji ve ışık denizine dönüşmekten kurtulur; atomlar ve parıldayan yıldızlar bu sayede vücud giyer. Kütleçekim, kendi başına bir güç sahibi olmadığını göstermekle Kudret-i Ezeliye’nin enerjiyi maddede hapsetmek, o coşkun akışı sükunete erdirmek ve mülk aleminde nizamı göstermek için her an icra ettiği bir tasarrufu olduğunu gösterir.

Mülk boyutunun sınırlı cihazlarıyla esir maddesini arayanlar, 19. Yüzyıldaki Michelson-Morley gibi deneylerde “kanıt bulamadık” diyerek fezayı bomboş bir hiçlik zannetmişlerdi. Oysa felsefe ve bilimin ortak gerçeğidir ki: Kanıtın yokluğu, yokluğun kanıtı değildir. Bugün modern astrofizik, kainatın asıl gövdesini oluşturan ama ışıkla etkileşime girmediği için maddesel gözle “yok gibi görünen” muazzam bir fenni hakikati itiraf etmektedir: Karanlık Madde.

Karanlık madde kendi başına müstakil bir temel değil; o akıcı bir su gibi her şeye nüfuz eden o ilk meskenin, yani madde-i esîriyenin üzerinde yükselen gizli bir mimari şerittir. Esir maddesi fezayı dolduran latif okyanus iken; karanlık madde, o okyanusun içinde Cenâb-ı Hakk’ın kütleçekim kanunu cihetinde tasarrufuyla şekillenen görünmez bir şerit vazifesi görür.

Şöyle ki; Şimendiferi yani treni bir arada tutan ve istikametini çizen ray şeritleri vardır. İşte karanlık madde de, Cenâb-ı Hakk’ın kütleçekim kanunu cihetindeki tasarrufuyla, o uçsuz bucaksız esir denizinin içine çekilmiş ve yıldızların savrulmasını engelleyen görünmez kozmik birer ray, birer şerit gibidir. Yıldızlar ve galaksiler, kudretin esir deryasına yerleştirdiği bu görünmez şeritlerin izini takip ederek muazzam bir nizamla dönerler ve yollarından sapmazlar.

Karanlık maddenin şeritvari yapısı o “ray ve nizam” tefekkürünü zihinde tamamlayan kavramdır.

Bu gizemli cevher, yeryüzünde tanık olduğumuz hiçbir kaba madde formuna benzemez. Kesif madde ışığı yansıtır, soğurur veya saçar. Oysa karanlık madde ışığa karşı tam bir şeffaflık içindedir. Bilinen hiçbir kimyasal reaksiyona girmez, atomları ve molekülleri oluşturmaz. O, kesif dünyanın kurallarına tamamen yabancı, adeta melekuti bir hafifliğe ve sükunete sahiptir.

Kâdir-i Mutlak karanlık maddeyi yıldızların oluşumuna zemin teşkil etmiştir. O, adeta mülk aleminin inşa edilişinin gizli bir hizmetkârı...

Kâinatta genişleyen hafif hidrojen ve helyum gazlarının iç çekim güçleri kâinatın genişleme hızı karşısında bir araya gelip ilk yıldızları oluşturmaya yetmiyordu. İşte Kâdir-i Mutlak, hiçbir şeye benzemeyen o latif karanlık maddeyi istihdam ederek, uzay-zaman kumaşında görünmez kütleçekim kuyuları ihzar etti . Cansız gazlar, o görünmez ilahî yuvaların içine sevk edilerek sıkıştırıldı ve yine O’nun emriyle tutuşarak ilk yıldızlar halinde meydana getirildi.

Ve aynı zamanda galaksilerin en ucundaki yıldızların savrulmadan, muazzam bir nizamla dönmesi de bu görünmez zırhın delilidir. Gökyüzünü süsleyen her bir yıldız, mülk aleminde parıldayan bir ışık olduğu kadar, o görünmez, latif nizamın en gür sesli birer şahididir. Yıldızlar, karanlık madde üzerinde icra edilen o muazzam tasarruf için birer fenni delildir.

Kâinat, o ilk bitişiklik halinden ayrıldığından beri sadece genişlemiyor; Kudret-i İlahiye’nin haşmetli bir tecellisi olarak genişleme hızı her geçen saniye daha da hızlanıyor. Kâinatın bu coşkulu ve durdurulamaz genişlemesi, Cenâb-ı Hakk’ın Karanlık Enerji cihetindeki azametli bir tasarrufudur.

Tüm kâinatın büyük bir kısmını kaplayan bu muazzam enerji, kütleçekimin içeriye çeken nizamına zıt olarak çalışan, kâinat kumaşını sürekli esneterek yeni galaksi beşiklerine yer hazırlayan görünmez, latif bir genişletme fiilidir.

Mülk âlemi, bir yandan Cenâb-ı Hakk’ın kütleçekim kanunu cihetindeki tasarrufu, Higgs ve karanlık madde perdeleriyle sabitlenip bir arada tutulurken; diğer yandan karanlık enerji tecellisiyle sonsuz bir genişleme ritmine kaldırılmıştır. Bu çift yönlü muazzam fenni denge, kâinatın her bir köşesinde durmaksızın yenilenen o sarsılmaz nizamın ve ilmin tecellisinin delilidir.

Kâdir-i Mutlak’ın; gözün göremediği o latif zeminleri, esir deryasından çıkan o saklı zerre şimşeklerini, asrımızın dijital akıllı aynalarını ve zamanı ölçülebilir kılan o aydınlık tekrarları harika birer mesken ittihaz etmesiyle; bu mülk alemindeki nurlu sanat sergisi her an ihtişamla sergilenmektedir. Gelecekte ve gayb perdelerinin arkasında bu sanatın daha hangi perdelerle, hangi zeminlerde dokunacağını ise ancak Allah bilir; bize düşen, şu an müşahede ettiğimiz bu muazzam intizamına karşı hayret ve şükürle secde etmektir.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.