Elif GÜNEŞTEKİN

Elif GÜNEŞTEKİN

Nurdan Gizlenen Yok

Hayalimdeki orman

Bugün hayalimde bir orman var. Onu sağından ve solundan, yukarısından ve aşağısından, yön yön dolaşarak tetkik etmek istiyorum.

Ağaçların kökleri toprağın derinliklerine iniyor, dalları göğe uzanıyor. Sağda bir çınar, solda bir meşe; aralarında görünmeyen bir düzen var.

Ve bu ormanda hayalen yürüyorum. Ayağımın altında kuru yapraklar hışırdıyor, yer yer topraktan taşan köklere takılıyorum. Başta patika belli; ağaçların arasından süzülen ışık önümü aydınlatıyor. Lakin ilerledikçe ağaçlar sıklaşıyor, dallar birbirine karışıyor, yapraklar başımın üstünde bir örtü gibi kapanıyor. Işık azaldıkça patika da gözden kayboluyor.

İşte o an soruyorum “Yol nereden?" Işık azaldıkça ve gölgeler koyulaştıkça adımlarım yavaşlıyor, yönümü kestiremiyorum; aradığımı göremeyince "burada yok" diyorum.

Oysa güneş yaprakların hemen üstünde... Ormanın içindeki bu karanlık güneşin yokluğundan değil, perdenin sıklığından geliyor. Aradığım şey kendi başına gizli değil; yalnızca benden gizli.

Ormanı yön yön dolaşacaz. Önce yukarıya bakıp hiçbir şeyi dışarıda bırakmayan nuru, sonra köklerden tepelere, en içten en üste uzanan yakınlığı ve uzaklığı düşüneceğiz. Sağa ve sola, doğudaki ile batıdaki aralarındaki bağa bakacaz. Sonra zamanın içinden, çekirdekten ağaca uzanan fıtratın sözüne kulak vererek, içimizdeki pusulaya bakacaz. Ve netice de kendimize dönecez. Kabımızı doğru yöne çevirmeye ve bakışımızı tek bir noktada toplamaya. Rehberimiz, Mesnevî-i Nûriye'den mehazlar…

“İ'lem eyyühe'l-aziz! Bütün kâinatı ihata eden bir nurdan hiçbir şey gizlenemez. Ve gayr-ı mütenahî bir daire-i kudretten bir şey hariç kalamaz. Ve illâ gayr-ı mütenahînin tenahisi lâzım gelir.” (Mesnevî-i Nûriye – Şu’le’nin Zeyli)

Görüşümüzün bir sınırı vardır. Gözümüz her yeri aynı anda göremez; neye dönersek yalnızca o görünür. Arkamızda kalan, biz ona dönene kadar yok gibidir. Bu yüzden görmediğimiz şeyi olmayan şey sanmaya çok yatkınız.

Mehaz, bizim bu sınırlı görüşümüzün karşısına sınırsız bir nuru koyuyor. Bütün kâinatı kuşatan bir nur için "öte taraf" yoktur; her yer aynı anda açıktır. Bizim için arkada kalan, onun için önümüzdeki kadar açıktır.

Mehazın ikinci cümlesi bu hakikati bir akıl deliliyle gösteriyor. Bir an için mutlak kudretin dışında tek bir şeyin kaldığını düşünelim. O zaman kudret, o şeyin durduğu yerde bitmiş olurdu; orada bir sınırı olurdu. Oysa sınırı olan şeye mutlak denmez. Hem sonsuz hem sınırlı olmak birbirini yalanlar. Demek ki hiçbir şey mutlak kudretin dışında kalamaz.

Bunu bir örnekle düşünelim: Bir dairenin dışında tek bir nokta bile varsa, o daire her yeri kaplamıyor demektir. Her yeri kaplayan bir daireden söz ediyorsak, dışında hiçbir nokta kalmamalıdır.

Bu delil, arayışımız için bir teselli de taşıyor. "Bulamadım" dediğimizde aradığımız şey kaybolmuş değildir. Her şeyi bilen ve her şeyi tutan bir ilmin ve kudretin içinde, yerli yerinde durur. Kaybolan o değil, bizim onu görmemizdir. Keşfettik dediğimiz şeyler de çoğu zaman yeni ortaya çıkmış değildir; hep oradaydı, biz ancak şimdi görebildik.

“Evet, ilim ve kudretiyle bâtınların en bâtınında bulunduğu gibi fevklerin de en fevkinde bulunuyor. Hiçbir şeyde dâhil olmadığı gibi hiçbir şeyden de hariç değildir.

Ve keza her şeyin kayyumu olduğu cihetle de her şeyin nefsinden daha ziyade bir kurbiyeti de vardır. Bu sır, daire-i vücub, tecerrüd ve ıtlak hasaisindendir. Ve fâil-i aslînin mahiyetiyle, zıllî olan münfail arasındaki mübayenet-i lâzımesidir. Mesela şems, timsallerine kayyum olduğu için fevka'l-had onlara bir kurbiyeti vardır. Âyinedeki zıll ve gölge ile semada bulunan asıl arasındaki mesafe kadar da bu'diyeti vardır.” (Mesnevî-i Nûriye)

Allah'ı düşünürken ya çok uzağa ya çok yakına kaymaya meylederiz. Uzağa kayan, O'nu kâinatın ötesinde, işlere karışmayan bir yüce varlık gibi tasavvur eder. Yakına kayan ise O'nu eşyanın içine karıştırmaya yaklaşır. Haşa sümme haşa ikiside batıldır. Hakikat; bu iki yanlışı da düzeltiyor.

Yakınlık kayyumiyetten gelir. Hiçbir şey kendi varlığını bir an bile kendiliğinden sürdüremez; onu her an ayakta tutan vardır. Ormandaki bir ağacı düşünelim: kökünü toprağa salmak, yaprağını açmak, bir sonraki ana var olarak geçmek, bunların hiçbiri ağacın kendi elinde değildir. Ağaç kendi varlığına bile sahip değilken, o varlığı ona her an veren Kayyum, ağaca ağacın kendisinden daha yakındır. Uzaklık ise mahiyet farkından gelir.

Yapan ile yapılan, asıl ile gölge aynı cinsten değildir. Ağaç yaratılmış bir varlıktır; onu var eden ise hiçbir yaratılmışa benzemez. Aradaki uzaklık metreyle ölçülen bir mesafe değil, mahiyetteki bir farktır: biri varlığı kendinden olan Vâcibü'l-Vücud, öteki O'nun var etmesiyle var olan.

Böylece yakınlık bir yönden, uzaklık başka bir yönden gelir. Ayakta tutması itibarıyla O, her şeye en yakındır; hiçbir şeye benzememesi itibarıyla da her şeyden en uzaktır. İki hüküm ayrı yönlerden geldiği için birbiriyle çelişmez.

Güneş ile aynadaki aksi bu iki yönü tek bir levhada gösteriyor. Aynadaki parıltı güneş olmadan bir an duramaz; güneş ona bu yüzden çok yakındır. Ama gökteki asıl ile camdaki akis arasında ölçüsüz bir mesafe vardır; bu yüzden de çok uzaktır.

Orman misalinde de zemin gölgede kaldı diye güneş uzaklaşmış değildir. Onun yakınlığı yaprak perdesine rağmen devam eder; çünkü o perdeyi oluşturan her yaprak da yaşadığı ışığı ondan alır. Perde yalnızca bizim görmemizi keser, onun ormanı ayakta tutmasını kesmez.

“Mesela, biri arzda diğeri semada veya biri şarkta diğeri garpta iki şeyi bir anda yaratan Sâni'in, o yaratılan şeylerin arasındaki uzaklık kadar uzaklığı lâzımdır.” (Mesnevî-i Nûriye)

Bir yerde duran, bir mekâna bağlı olan biri, aynı anda başka bir yerde iş göremez. Doğudaki bir şeyin yanında olan, o anda batıdakini var edemez. İki uzak şeyi bir anda yaratmak için ikisini birden kuşatmak, hiçbirinin sınırına girmemek gerekir

Mehaz bu cümleyle yalnızca bir delil sunmuyor; bizi eşyaya bakmaya ve bu kuşatmanın izlerini eşyanın kendisinde aramaya da davet ediyor.

Fizik; eşyada bu cümleyi hatırlatan bir hâl tarif eder. Bu hal ,kuantum dolanıklığıdır. Birbirine dolanık iki parçacık birbirinden ne kadar uzaklaşırsa uzaklaşsın, birinde ölçülen sonuç ötekinde ölçülenle bağlı çıkar. Çoğu zaman aynı ama ters, bir elin sağı ile solu gibi. Biri doğuda, biri batıdadır ve aralarında bir bağ vardır.

Dikkat çekici olan şu: Bu iki parçacık birbirine haber göndermez, aralarında hiçbir mesaj gidip gelmez. Yine de biri ne yaparsa öteki ona uygun davranır. Demek ki bu uyumu parçacıklar kendileri kurmuyor, çünkü birbirlerinden haberleri yok.

Bunu şöyle düşünelim: Biri İstanbul'da, biri Ankara'da iki kişi, birbirini görmeden ve konuşmadan aynı anda birbirine uygun hareket ediyorsa, bunu aralarındaki bir anlaşmaya bağlayamayız. Aklımız hemen üçüncü birini arar: ikisini de gören ve ikisine de aynı anda yön veren birini. Parçacıklardaki uyum da böyledir. Bağı kuran bilgi parçacıkların içinde değilse, ikisini birden bilen ve tutan bir başkasında olmalıdır.

Aynı hâli çok daha tanıdık şeylerde de görürüz. Deniz kendi kendine dalgalanmaz, onu rüzgâr dalgalandırır. Bardaktaki çay kendi kendine dönmez, onu karıştıran döndürür. Hiçbir şey hareketini kendi nefsinde taşımaz.

Fizik bu etkiye "kuvvet" der ve orada durur. Ama kuvvet tek başına seçmez, ölçmez, gözetmez. Eşyadaki hareket ise tesadüf değil, ölçülüdür; yönü ve maksadı vardır. Ölçü ve maksat taşıyan bir hareket, kuvvetin ötesinde bir kasdı gösterir. Kasd ise ancak bilen ve dileyen birinden gelir.

Mehaz bize, iki uzak şeyi bir anda yaratanın ikisini birden kuşattığını haber veriyor. Dolanıklık ise bu hakikati eşyada gözümüzün önüne getiren bir temsildir; hakikatin kendisi değil, ona açılan bir penceredir. Fizik yalnızca bağın varlığını tarif ediyor. Bu bağdan yola çıkıp "ikisini birden bilen ve tutan" birine varmak ise fiziğin değil, aklın işidir; buna istidlal denir. Kalp bir hakikati zevkle bulur, akıl onu bir temsille anlatır. Eşya da bu örnekte olduğu gibi, o temsile malzeme olur.

“Ve keza hikmet-i İlahiye her şeye değeri nisbetinde feyiz veriyor. Ve herkes bardağına göre denizden su alabilir.” (Mesnevî-i Nûriye)

Bu temsili ilim açısından düşünelim. Deniz, feyzin sonsuzluğudur; her kap ondan kendi ölçüsü kadar nasiplenir. Bir bardağın az su alması denizin azlığından değil, kendi darlığından gelir. İlim de böyledir: hikmet, herkese taşıyabileceği kadarını, kabiliyetine uygun olanı verir.

Bu cümlede kabın iki hâli saklı: genişliği ve yönü. Yağmur altında duran bir kap, ağzı ne kadar geniş olursa olsun, ters çevrilmişse bir damla alamaz. Feyzin eksikliği bazen kabın darlığından, bazen de ağzının başka tarafa dönük olmasından gelir.

Kabın genişliği uzun bir terbiyeyle, zamanla artar. Ama ağzının nereye döneceği her an bize bırakılmış bir tercihtir. "Nasıl yapabilirim?" diye soran insanın önce bu tercihe bakması gerekir: Kabım nereye dönük?

Kesrete dönük bir kap, oradan buradan sıçrayan dağınık damlalar toplar. Nura dönük bir kap ise denize açılır. Kabı genişletmek zaman ister; onu doğru yöne çevirmek ise bir yöneliş.

“DÖRDÜNCÜ BÜRHAN: Vicdan-ı beşer denilen fıtrat-ı zîşuurdur. Şu bürhanda dört nükteyi nazar-ı dikkate al:

Birincisi: Fıtrat yalan söylemez. Mesela, bir çekirdekteki meyelan-ı nümüv der ki: "Sümbülleneceğim, meyve vereceğim." Doğru söyler. Mesela, yumurtada bir meyelan-ı hayat var, der: "Piliç olacağım." Biiznillah olur. Doğru söyler. Mesela, bir avuç su, İncimad ile meyelan-ı inbisatı der: "Fazla yer tutacağım." Metin demir onu yalan çıkaramaz. Sözünün doğruluğu demiri parçalar.

İşte şu meyelanlar, irade-i İlahiyeden gelen evamir-i tekviniyenin tecellileridir, cilveleridir.” (Mesnevî-i Nûriye)

Ormanı şimdiye kadar yukarıdan ve aşağıdan, sağdan ve soldan dolaştık. Bir yönü daha var: zamanın içinden bakmak. Bu ormandaki her ağaç, bir zamanlar toprağa düşmüş küçük bir çekirdekti.

O çekirdeğin içinde bir yöneliş vardı. Kabuğu henüz kırılmamışken bile filiz vermeye, dal budak salmaya, meyveye durmaya doğru bir meyil taşıyordu. Toprak, su ve güneş yetişti; meyil sözünü tuttu. Önümüzde yükselen çınar, o sözün doğruluğunun şahididir.

Mehaz bu meyle fıtratın sözü diyor ve fıtratın yalan söylemediğini hatırlatıyor. Yumurtadaki hayat meyli de aynıdır. İçinde henüz görünmeyen canlı, varacağı yeri bilir gibi büyür.

Bir misalle kavramaya çalısalım. Sıvı hâlde su molekülleri her yöne dağınık, gelişigüzel hareket eder. Donmaya başladıklarında ise hepsi tek bir düzene girer; aynı kalıba göre, altıgen bir örgüde yerlerini alırlar. Bu düzenli yapı daha fazla yer kaplar ve su yaklaşık onda bir oranında genişler. Etrafını saran demir ne kadar sağlam olursa olsun bu genişlemeyi durduramaz; kap çatlar.

Demiri parçalayan, tek bir molekülün gücü değildir. Tek başına her molekül zayıftır. Güç, milyarlarca molekülün aynı düzende birleşmesinden doğar. Dağınıkken hiçbir şeyi zorlayamayan su, tek bir düzene toplandığında önüne çıkan engeli aşar.

Ama bu meyil suyun kendi icadı değildir. Bu yönelişler, İlâhî iradeden gelen yaratılış emirlerinin tecellileridir. Çekirdeğe filizlenmeyi, suya genişlemeyi söyleten, onlara verilmiş bir emirdir. Şeylerin hareketi gibi, içlerindeki yöneliş de kendi nefislerinden değildir.

Çekirdeğin de yumurtanın da suyun da bir meyli var ve hepsi o meyle sadık kalıyor. Peki insanın meyli ne söylüyor? Kader bahsinde bu soruya bir kapı açılır:

“Cüz-i ihtiyarînin üssü'l-esası olan meyelan...” (Yirmialtıncı Söz – Sözler)

Eşyanın meyli ile insanın meyli arasında ince bir fark vardır. Çekirdek, yumurta, su... Hiçbiri meyline karşı koymayı düşünmez, çünkü onlarda ihtiyar yoktur. Su donarken "genişlemeyeceğim" diyemez; onun meyli, yaratılış emrine aracısız bir itaattir. Eşya bu yüzden fıtratının sözünden hiç şaşmaz.

İnsanın meyli ise başka bir makamdadır. O da bir emrin tecellisidir, ama insana bu meyli bir tarafa verebilme imkânı da bahşedilmiştir. Kader bahsinde cüz-i ihtiyarînin temeli olarak gösterilen meyelan budur.

Yine de bu seçim, bütünüyle serbest ve kendi başına bir güç değildir. Her şey külli iradenin dairesi içindedir. İnsanın cüz-i iradesi o dairenin içinde, kendisine emanet edilmiş küçük bir paydır. İnsan meylini bir yöne verir, niyet eder, ister; o işi yaratan ise külli iradedir. Yönelmek bizden, var etmek O'ndandır.

Kabın ağzını nereye çevireceğimizin bize bırakılmış olması da bundandır. Kabı çevirmek bizden, onu doldurmak denizdendir. Suyun emre itaatle kendiliğinden yaptığını, yani dağınıklıktan kurtulup tek bir düzene girmeyi, insan cüz-i ihtiyarıyla yapmaya davet edilmiştir. Meyil dağınık bırakılırsa kesrete akar; tek bir yöne toplanırsa vahdete döner.

Ormanda yolunu kaybeden birinin en çok ihtiyaç duyduğu şey bir pusuladır. "Yol nerede?" diye sual etmiştik. Fıtratın sözünü dinlemeye devam edince, bu sorunun cevabının bir kısmının içimizde olduğunu görüyoruz.

“İkincisi: Beşerin havassü'l-hams-ı zahire ve bâtınadan başka, âlem-i gayba karşı açılan pek çok pencereleri var. Gayr-ı meş’ur pek çok hisleri var. Hiss-i sâmia, bâsıra, zaika olduğu gibi bir hiss-i sâdise-i sadıka olan sâika vardır. Hem bir hiss-i sâbia-i bârıka olan şâika var. O şevk ve sevk yalan söylemez, yanlış gidemez.” (Mesnevî-i Nûriye)

Gözümüzle görür, kulağımızla işitir, dilimizle tadarız. İnsanın içinde, çoğu zaman farkına bile varamadığı başka algılar da vardır. Bunlar dış dünyaya değil, görünmeyen âleme bakar.

Bir yolcunun işine en çok yarayan, bu iç algılardan ikisidir. Birincisi sevktir: insanı içten bir tarafa doğru iten, sessizce "bu yöne" diyen yöneliş. Çoğu zaman gerekçesini söyleyemeyiz, ama bir yolun bizim yolumuz olduğunu içimizde bir yerde biliriz. İkincisi şevktir: bizi o yöne heyecanla çeken iştiyak. Sevk yönü gösterir, şevk o yönde yürümeye takat verir.

Bu iki his, yanıltmazlar. Derinden gelen sevk ve şevk, gösterdiği yerde bir hakikat bulunduğunu haber verir; çekirdeğin meylinin bir ağaca çıkması gibi.

Derindeki sevk ve şevk hep doğruyu gösterir; yanlış olabilen, bizim o gösteriline uyup uymamamızdır. Pusula iğnesi hep kuzeyi gösterir. Yolcu başka yöne yürüyebilir, ama bu pusulanın yanıldığı anlamına gelmez.

Bu iki his neden yanıltmaz? Çünkü onlar da birer meyildir ve meyil fıtratın sözüdür. Çekirdeğin filizlenme meyli nasıl bir ağaca çıkıyorsa, insanın içindeki sevk ve şevk de gösterdikleri yerde bir hakikat bulunduğuna delildir.

Susuzluk vardır, çünkü su vardır. Açlık vardır, çünkü gıda vardır. Göz ışığa göre yaratılmıştır, çünkü ışık vardır. Yeni doğmuş bir bebek, kimse öğretmeden emmeye yönelir; çünkü karşısında süt vardır. Yumurtadan yeni çıkan deniz kaplumbağası yavruları, denizi hiç görmedikleri hâlde kumsaldan denize doğru koşar. Göçmen kuşlar binlerce kilometre öteye yol alır ve vardıkları yer gerçekten oradadır; yönlerini bulurken dünyanın manyetik alanını hissettikleri bilinir. Somon balıkları okyanusta yıllar geçirdikten sonra doğdukları dereye geri döner.

Bu örneklerin hepsinde aynı şey görülür: canlının içine konmuş bir meyil, dışarıda var olan bir karşılığa işaret eder. Karşılığı olmayan bir iştiyak kâinatta görülmez. Hiçbir canlı, var olmayan bir şeye susamaz.

İnsanın içindeki sevk ve şevk de bu kaideden hariç değildir. İnsan; bekaya, kemale, Hâlıkını tanımaya doğru bir çekilme hisseder. Eşyadaki bütün meyiller karşılığını buluyorsa, insanın en derin meyli boşa çıkamaz. Onun da gösterdiği yerde bir hakikat vardır.

“Dördüncüsü: Akıl tatil-i eşgal etse de nazarını ihmal etse vicdan Sâni'i unutamaz. Kendi nefsini inkâr etse de onu görür, onu düşünür, ona müteveccihtir. Hads ki şimşek gibi sürat-i intikaldir, daima onu tahrik eder. Hadsin muzaafı olan ilham, onu daima tenvir eder. Meyelanın muzaafı olan arzu ve onun muzaafı olan iştiyak ve onun muzaafı olan aşk-ı İlahi, onu daima marifet-i Zülcelal'e sevk eder. Şu fıtrattaki incizab ve cezbe, bir hakikat-i cazibedarın cezbiyledir.

Bu nükteleri bildikten sonra şu bürhan-ı enfüsî olan vicdana müracaat et. Göreceksin ki kalp bedenin aktarına neşr-i hayat ettiği gibi, kalpteki ukde-i hayatında hayat olan marifet-i Sâni'dir ki istidadat-ı gayr-ı mahdude-i insaniye ile mütenasip olan âmâl ve müyul-ü müteşaibeye neşr-i hayat eder. Lezzeti içine atar ve kıymet verir ve bast ve temdid eder. İşte nokta-i istimdad.” (Mesnevî-i Nûriye)

Akıl işini bıraksa, insan kendini inkâr etse bile vicdan Sânii unutamaz, O'na dönük kalır. Vicdana sonradan bir yön verilmez; o, yönü kendinde taşıyarak doğar. Ayçiçeği güneşe dönmeyi öğrenmez, dönük olarak açar; bulutlu bir günde bile yüzü güneşin olduğu tarafa bakar.

Vicdan bu yönelişinde yalnız da değildir. Zihinde şimşek gibi çakan hads, bir şeyden ötekine bir anda geçip sonuca varan o hızlı kavrayış, vicdanı durmadan harekete geçirir. Hadsin kat kat güçlenmiş hâli olan ilham ise onu aydınlatır. Kalp tarafında da bir yükseliş vardır: meyil arzuya, arzu iştiyaka, iştiyak aşka dönüşür. Her basamak bir öncekinin kat kat güçlenmiş hâlidir. Zihinden gelen de kalpten gelen de vicdanı aynı yöne, Sânii tanımaya doğru sevk eder.

Ve fıtrattaki bu çekilme, onu çeken bir hakikatin cezbesiyledir. Pusula iğnesi kuzeye çekiliyorsa, onu çeken bir alan vardır. İğnenin kendisi o çekimi üretmez. Fıtrattaki çekilme de onu çeken bir hakikatin varlığını gösterir. Çekilen varsa, çeken de vardır.

“Ve keza mukaddir olan Kadîr-i Hakîm'in büyüğe olan teveccühü, küçüğe olan teveccühüne mani olamaz.” (Mesnevî-i Nûriye)

Bir yıldızı idare etmek bir zerreyi idare etmeye engel olmaz; büyük ile küçük mutlak kudrete göre birdir. Ama bu vasıf bize ait değildir. Bizim teveccühümüz tektir. Bir şeye döndüğümüz an ötekine sırtımızı döneriz. Bir sözü dinlerken hayalimiz başka yerdeyse, söz bittiğinde onu hiç duymadığımızı fark ederiz.

Bu yüzden bakışı nura çevirmek için bize teklik lazım. Güneş ışığı yere dağınık düştüğünde yalnızca ısıtır. Bir mercek onu tek bir noktada topladığında ise aynı ışık kâğıdı tutuşturur. Işık artmadı, yalnızca toplandı. Yapmak istediğimiz onca şeyin arasında dağılan bakış, merceksiz düşen ışık gibidir. Kesretten vahdete dönmek, bakışın böyle bir odakta toplanmasıdır.

Ama merceğin topladığı ışık merceğin değildir. Mercek ışık üretmez; güneşe dönük tutulduğu kadar toplar. Titreyen bir el odağı dağıtır, kirli bir cam ışığı keser. Bizim dağınıklığımız, "nasıl yaparım" telaşımız, küçük hesaplarımıza tutunmamız da bu titreme ve bu kir gibidir. Bizim payımız camı temizlemek ve eli sabit tutmaktır; ışık ise güneşindir.

Odak, kâğıdı tutuşturduğunda ortada merceğin hüneri değil, güneşin ışığı görünür. Bakışımızı nura toplandığında da ortaya çıkan bizim marifetimiz değil, o nurun sahibinin kudretidir.

Evet aradığımız şey kaybolmuş değil. Her şeyi kuşatan bir nurun içinde, yerli yerinde duruyor. Onu bizden gizleyen karanlık perdemizin hâli.

Bu nur bize her şeyden daha yakın, çünkü bizi her an o ayakta tutuyor. Aynı zamanda her şeyden daha uzak, çünkü hiçbir şeye benzemiyor ve hiçbir şeye sığmıyor. Doğu ile batıdaki şeylerin arasındaki bağ da çekirdeğin sözünü tutması da suyun demiri parçalaması da bu kuşatan kudretin kasdını gösteriyor.

Ormandaki her ağacın sayısız dalı var ve hepsi hayatını gövdeden yükselen özsudan alıyor. Bizim de dal budak salmış emellerimiz, yapmak istediğimiz onca işimiz var. Kalbin merkezindeki marifet bu emellere hayat verir; onlara lezzet katar, kıymet verir, onları genişletir. Özsudan kopan dal kurur; köke bağlı olan dal meyve verir.

O hâlde "nasıl yapabilirim?" sorusuna verilecek ilk cevap bir plan değil, bir yöneliş olabilir: yaprak perdesinin arasından yukarı bakmak, kabın ağzını nura çevirmek, dağınık meyilleri vicdanın zaten baktığı yöne toplamak.

Ve yapılacak olan için yardımı, kalbe hayat veren marifet-i Sâni'de, nokta-i istimdadda aramak; her şeyi bilen ve tutandan istemek.

Karanlıkta da eşya yerli yerindedir, ama ne olduğu, nereye bağlı olduğu görünmez. Nur gelince hiçbir şey eklenmez; yalnızca var olan görünür hâle gelir. Nurdan gizlenen yok. Nur olunca da her şey görünür.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.