Elif GÜNEŞTEKİN

Elif GÜNEŞTEKİN

Hardal Tanesindeki Kütüphane

Hıfz ile Muhafaza Arasında

Kendi kütüphaneme giriyorum

Dimağımda, bir hardal tanesi büyüklüğünde kuşatılmış bir bilgiler deposu.

Depo mu?

Kelime ağzımdan çıkar çıkmaz yanlış ciheti gösterdiğini farkettim.

Depo yığar, kütüphane tertip eder. Depoda bir şey aranır, kütüphanede bir şey bulunur. Depodan çıkan, elin ilk değdiğidir; kütüphaneden çıkan, çağrılandır. Benimki aranarak değil, çağrılarak geliyor. Öyleyse depo değil.

Peki neden ilk gelen kelime "depo" oldu?

Çünkü insan, nefsi itibarıyla düzensizliği ister; isteyen de istediğinin hakikatini göremez. Bir an ben de öyle baktım, nizamı yığın sandım.

Demek yanlış kelime, kütüphanenin değil, ona bakanın hâlini haber veriyormuş.

Bu küçük yanılma, üzerinde duracağımız iki kelimenin arasındaki farkı da açıyor: hıfz ve muhafaza.

İkisi de aynı kökten gelir (ح ف ظ), fakat kalıpları ayrıdır ve kalıp mana yükünü değiştirir.

Hıfz, tutmak, saklamak, elde bulundurmak. Muhafaza ise tekrarlanan, emek isteyen, bir şeye karşı sürdürülen koruma.

Aralarında fark üç cihetten bakılabilir. Zaman cihetinden: hıfz mutlaktır, bir süre kaydı istemez; muhafaza ise devamlılıkla kaimdir. Emek cihetinden: hıfzda zahmet zorunlu değildir; muhafaza emek ve zahmet ister. Yön cihetinden: hıfz özü içeride tutar, muhafaza dıştan kuşatarak korur.

Kur'an daki kullanım da bunu doğrular. Zikrin korunması Cenab-ı Hakk'ın kendi taahhüdü olarak

إِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَإِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ"

"Şüphesiz o Zikr’i (Kur’an’ı) biz indirdik; onun koruyucusu da mutlaka biziz."

Bildirilirken hıfz kökü gelir (Hicr sûresi, 9)

Bakara Suresi 238. ayet-i kerime, namazların muhafazasına ait fermandır:

"حَافِظُوا عَلَى الصَّلَوَاتِ وَالصَّلَاةِ الْوُسْطَىٰ وَقُومُوا لِلَّهِ قَانِتِينَ"

"Namazlara ve orta namaza devam edin; Allah’ın huzurunda saygı ve itaatle durun."

Namazların korunması mü'minlere emredilirken muhafaza kalıbı gelir.

Bu ayetlerden Birinde koruma zâtîdir; ötekinde sürdürülen bir vazifedir.

“Mesela, hadsiz masnuattan yalnız cüz'î bir misal olarak insan başı içinde bir hardal küçüklüğünde bir yerde yerleştirilen kuvve-i hâfızaya bakıyoruz. Görüyoruz ki öyle bir câmi' kitap belki kütüphane hükmündedir ki bütün sergüzeşt-i hayatı, içinde karıştırılmaksızın yazılıyor.

Acaba şu mu'cize-i kudrete hangi sebep gösterilebilir? Telâfif-i dimağiye mi? Basit, şuursuz hüceyrat zerreleri mi? Tesadüf rüzgârları mı? Halbuki o mu'cize-i sanat, öyle bir zatın sanatı olabilir ki beşerin haşirde neşredilecek büyük defter-i a'malinden muhasebe vaktinde hatıra getirilecek ve işlediği her fiilleri yazıldığını bildir.” (Risale-i Nur – Sözler)

Sözler'de, bir misal olarak insan başındaki hafıza kuvvesine dikkat çekilir. Orada, hardal küçüklüğündeki bir yerde bulunan bu kuvvenin bir kitap, bir kütüphane hükmünde olduğu ifade edilmiştir. Mehaz bu cihetle teşbihi kurar, sonra tashih eder: kitap değil, kütüphane.

İşte depo ile kütüphaneyi ayıran şey, hayatın bütün serüvenin oraya karıştırılmaksızın yazılması.

Yığında her şey vardır Lakın karışıklıktan da dolayı bulmak güçleşir. Bulunabilirliği oluşturan, tertiptir.

Yazılıyor kelimeside dikkat çekici… Yazan ben değilim. İçimdeki nizamı ben kurmadım. Düzensizliği isteyen bir nefis, kendi kurmadığı bir düzeni taşıyor ve kendi hâline göre okuduğu için ona yığın diyor.

Böyle bir sanata hangi sebep gösterilebilir? Bu sual üç namzedi sırayla eler: dimağın maddî kıvrımları, şuursuz hücre zerreleri, tesadüf. Her biri ayrı bir cihetten düşer:

Madde düşer, çünkü hacimsiz bir manayı kesif olan tutamaz.

Şuursuz zerreler düşer, çünkü karıştırmadan yazmak şuur ister.

Tesadüf düşer, çünkü tertip onun zıddıdır.

Bu teşbihte Hardal; bir iki milimlik, yuvarlak, sert bir tanedir.

Ve seçim tesadüfî değil. Hardal tanesi, Kur'an'ın hesap ve mîzan bahsindeki kendi ölçü birimidir. Lokman sûresinde, bir şey hardal tanesi ağırlığınca olsa ve bir kayanın içinde yahut göklerde veya yerde bulunsa Allah'ın onu getireceği bildirilir (31/16). Enbiya sûresinde ise kıyamet günü adalet terazileri kurulduğunda, hardal tanesi ağırlığınca bir şeyin dahi getirileceği söylenir (21/47).

İkisinin de dediği tektir: küçüklük, kayıttan düşme sebebi değildir. Kayanın içinde saklı olmak bile onu gizleyemiyor. Çünkü gizlilik, gizlenene ait bir vasıf değil, bakana göre bir hâldir.

Hiçbir şeyin hesaptan kaçmadığını bildiren âyetin birimi hardal tanesidir; hesapta hatırlatacak senedi taşıyan cihazın büyüklüğü de hardal kadardır.

Hardal tanesi gözle zor seçilen bir hacimdir; hafıza da dimağda hardal kadar bir yer tutuyor. O tanenin içinde koca bitkinin bütün teşkilat programı yazılıdır; bu kuvvenin içinde bütün bir hayatın serüveni. İkisi de dışarıdan bakınca sıradan görünür. Biri cansız bir tohum, öteki birkaç kıvrım. Ve ikisi de vakti gelince açılıp sakladığını dışarı verir.

İşte kemiyet ile keyfiyet arasındaki bu nispetsizlik, nuraniyet bahsinin maddî âlemdeki en anlaşılır numunesidir. Zira maddî cisimlerde kaide şudur: bir şey ne kadar yer kaplarsa o kadar iş görür; hacim büyüdükçe tesir büyür, küçüldükçe küçülür. Nuraniyette ise bu kaide kırılır. Orada mikdar değil mahiyet hükmeder. Bir mumun ışığı, mumun kendisinden yüz kat geniş bir odayı doldurur; ayna küçüktür, fakat içine koca bir güneşi alır.

Hafıza da aynı kanunun insandaki şahididir. Bir tırnak kadar yerde koca bir kütüphane duruyor: yıllar, yüzler, sesler, kokular, sayfalarca metin. Eğer bilgi maddî bir cisim gibi yer tutsaydı, o küçücük mekân bir kitabı bile almazdı. Demek ki oraya konulan şey madde değil, manadır; ölçüsü hacim değil, nuraniyettir.

Buradan da bir kaide çıkıyor: bir hakikati anlatmak için ona keyfiyetçe yakın bir suret seçeriz. Sureti olmayan mana taşınamaz, nakledilemez, hatırlanamaz. Demek temsil, mananın muhafazasıdır: mana hıfzdır, onu asırlarca elden ele geçiren kap ise muhafaza. Kur'an'ın temsilleri bu yüzden yalnızca bir izah usûlü değil, aynı zamanda bir hıfz usûlüdür.

“İ'lem eyyühe'l-aziz! Maddî olan bir şey, kesafeti ne kadar fazla olursa o nisbette ince ve gizli şeyleri göremez ve onları idrakten kàsırdır. Fakat nur ve nurani şeyler, ne kadar nuraniyette terakki ederse o nisbette ince ve gizli şeylere nüfuzu tam ve keskin olur. Ve keza ne kadar latîf olursa o derecede maddiyatın içlerini keşfeder (Röntgen şuâı gibi). Mümkinatta mesele bu merkezde ise Vâcib, Vâhid olan Nuru'l-Envar ne derece

​نَافِذُ الْخَفَايَا عَالِمٌ بِالْاَسْرَارِ

Olacağı, bir derece anlaşıldı. Öyle ise azameti, tam manasıyla ihata, nüfuz, şümulü iktiza ve istilzam eder. (Risale-i Nur- Mesnevi-i Nuriye)

Mesnevi-i Nuriye'de bu kaidenin iki neticesi var;

Birincisi: idrak, cirme değil letafete tâbidir. Küçücük bir göz koca semayı bir anda içine alıyorsa, bu gözün büyüklüğüyle izah edilemez. Hardal tanesine sığan kütüphane de öyle: içindekiler hacimle tartılamaz, çünkü orada duran madde değil manadır.

İkincisi: gizlilik izafîdir. Bir şeyin ince ve gizli olması onun kendi vasfı değil, bakana göre bir hâldir. Perde, görülende değil görendedir.

“İşlediği her fiilleri yazıldığını bildirmek için bir küçük senet istinsah edip, yazıp aklının eline verecek bir Sâni'-i Hakîm'in sanatı olabilir.” (Risale-i Nur – Sözler)

Üstadım Hazretleri bu mehazda hafızayı bir başka cihetten tarif eder: o, amel defterinden çıkarılmış küçük bir senettir; istinsah edilip aklın eline verilmiştir, tâ ki muhasebe vaktinde hatırlatsın.

Bu tek kelime istinsah okuduğum en teselli verici tariflerden biri.

Çünkü bizdeki nüsha, asıl değildir. Hulâsadır. Ve senedin eksikliği arşivin eksikliği demek değildir.

Öyleyse unutmak, kaybolmak değil; ulaşamamaktır. Kitap raftadır, fihristi bilmeyen benim.

Bilim cihetinden bakarsak Hafıza ve öğrenme süreçleri üzerine çalışan psikoloji profesörü Robert Bjork’ün kuramında iki ayrı güç tanımlanır...

Depolama gücü (bilginin ne kadar yerleştiği) ve erişim gücü (şu anda ne kadar kolay akla geldiği). Erişim gücü dalgalanır, düşer, sıfıra yaklaşabilir lakin depolama gücünün azaldığına dair bir delil yoktur. Yani zihinde bir şeyin "gitmesi" değil, ona giden yolun o an bulunamaması söz konusudur.

Ayrıca mehazda senet, dimağın cebine konuyor ama aklın eline veriliyor. Yani taşınsın diye değil, okunsun diye. Hafıza bir delil hâline geliyor: makbuz varsa hesap vardır. Görülecek bir hesap olmasaydı, elimize tutuşturulan bu hulâsanın hiçbir manası olmazdı.

Beşerde hıfz, muhafazasız gerçekleşmiyor. Bir mananın bende kalabilmesi için önce tertip edilmesi, yerleştirilmesi, tekrarla pekiştirilmesi gerekiyor. Yani muhafaza, hıfza merdivendir ve bu merdiven, nuraniyette terakkinin vasıtasıdır. Çünkü dağınık bir yığın kesiftir, içine girilmez; tertip edilmiş olan latîfleşir, nüfuz kabul eder.

Bu cihetle; nizam, letafetin kendisidir.

Bu, tecrübeyle ve bilimsel deneylerle kanıtlanmış bir hakikattir.

Bir hafıza testinde aynı kelimeler iki ayrı gruba verilir: bir gruba rastgele karışık halde, diğer gruba ise anlamlı bir düzen içinde...netice; düzenli listeyi alanlar, rastgele listeyi görenlere kıyasla üç kat daha fazla kelime hatırlar. Kelimeler aynı, zihin aynı, süre aynıdır... Değişen tek şey, zihne sunulan fihristin varlığıdır.

Ve anlaşılır ki bu fihristi canlı tutmanın yolu tekrar etmekle mümkün olur.

Hafıza tek bir salon değildir. Yaşananlar ve bilinenler ayrı bir sistemde tutuluyor; bisiklete binmek, yazı yazmak gibi beceriler bambaşka bölgelerde... Kütüphane teşbihi burada da görülür: El yazmaları ayrı salonda, süreli yayınlar ayrı katta durur; hepsi tek fihriste bağlıdır ama tek rafta değildir.

İşte bu geniş kütüphaneye giren her yeni bilgi, önce tek bir danışma masasından geçer. Beynin derinliklerinde yer alan Hipokampus, bu geçici kabul merkezidir. Gün içinde yaşadığımız olayları, mekânları ve bilgileri ilk karşılayan yer burasıdır. Burası zarar gördüğünde insan geçmişini hatırlar ama zihnine yeni hiçbir hatıra ekleyemez.

Bu cihetle hipokampusu zarar görmüş bir hasta, zihninde yeni hiçbir anı oluşturamadığı hâlde, çizim yapma becerisini günler içinde geliştirip ustalaşmış olabilir. Çizim yapmayı her defasında "ilk kez denediğini" zannı olsa da kasları bunu öğrenmiştir. Demek ki olayların hafızası ile becerilerin hafızası farklı yollardan yürüyor...

İşte bu kütüphanede hipokampus; bilgiyi kayda geçiren fihrist memurudur. Gün boyu yaşanan dağınık parçalar, önce onda toplanır. Fakat kalıcı durak orası değildir; kayıt zamanla beynin dış kabuğuna aktarılır.

Bu tertip işi özellikle derin uykuda sürer. Gece boyunca gündüzün kayıtları zihinde tekrar oynatılır; geçici dosya kalıcı raflara aktarılıp eski bilgilerle kaynaştırılır. Yapılan iş tam manasıyla bir tasnif faaliyetidir: Gelen kitaplar raflara dağıtılır, fihriste işlenir, ilgili bölümle bağlanır.

Bilim burada mekanizmayı tarif ediyor. Tarif ettiği mekanizmanın adı bile bizim kelimelerimizle yankılanıyor: Tertip, tekrar, tasnif yani muhafaza.

Şimdi şahsî kütüphaneden çıkıp büyüğüne geçelim.

Lem'alar'da, semavat tabakalarının bir defter sahifesi gibi açılıp kapandığından, toplandığından bahsedilir. Kur'an'ın, göğün kitap sayfalarının dürülmesi gibi düreleceğini bildiren beyanı gibi (Enbiya, 104). Gökler bile bir sahife hükmünde tutuluyorsa, kütüphane teşbihi bir süs değil; ölçeği değişen bir hakikattir.

Sözler'de hafıza kuvvesine misal olarak yumurtalar, çekirdekler ve tohumlar gösterilir. Demek hafıza, insana mahsus bir cihaz değil; umumî bir kanunun insandaki nüshasıdır. Mesnevi-i Nuriye'de bir incir çekirdeğinin tavırdan tavıra korunması anlatılırken dört ayrı fiil arka arkaya gelir: hıfz, himaye, vikaye ve muhafaza... Koruma, dört ayrı cihetten kuşatılmış.

“İ'lem eyyühe'l-aziz! Hevam, balık gibi küçük hayvanların yumurtalarını, haşerat ve nebatatın tohumlarını, pek büyük bir rahmetle, bir lütuf ile, bir hikmetle hıfzeden Sâni'-i Hakîm'in hafîziyetine lâyık mıdır ki âhirette semere veren ağaçlara çekirdek olacak a'malinizi hıfzetmesin, ihmal etsin?” (Mesnevi-i Nuriye)

Hafîziyet kanunu… bu derece ihatalı bir kayıt, ancak açılacak bir hesap için mana kazanır.

Kayıt defterlerine gelince, Sözler üç isim anar: meyveler Kitab-ı Mübin ile İmam-ı Mübin'den, insandaki hafıza kuvveleri ise Levh-i Mahfuz'dan haber verir.

Burada bir incelik var: bu üç isim içinde ح ف ظ kökünden geleni bir tanedir O da Levh-i Mahfuz.

Ve Risale-i nurun ifadesiyle İmam-ı Mübin ilim ve emrin, Kitab-ı Mübin ise kudret ve iradenin bir nevi ünvanıdır. İmam-ı Mübin ilim ve emir cihetine bakar; mazi ile müstakbeli tutar, eşyanın esaslarını ve mukadderatını yazar yani hıfza işaret eder. Kitab-ı Mübin ise kudret ve irade cihetidir; hâl-i hazıra, zâhirî vücuda ve icada bakar yani muhafazaya.

İmam-ı Mübin şu anda mevcut olmayanı da tutar. Hıfzın maddî bir zarfa muhtaç olmayışı gibi. Kitab-ı Mübin ise hâl âleminde, mevcudat sahasında işler. Muhafazanın zaman ve vasıta kaydıyla işlemesi gibi.

Ve burada istikamet tersine dönüyor. Bende sıra muhafazadan hıfza doğrudur; Cenab-ı Hakkın hıfzdan muhafazaya. Bendeki hareket kesafetten letafete bir terakki, O Zat-ı Zülcelal de ise letafetten taayyüne bir tenezzül.

Bunun en açık delillerinden birini Mektubatta görebiliriz;

“Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın hıfzı ve ismeti, bir mu’cize-i bâhiredir.

​وَاللّٰهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ

Âyet-i kerîmesinin hakikat-i bâhiresi, çok mu'cizatı gösterir. Evet, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm çıktığı vakit, değil yalnız bir taifeye bir kavme bir kısım ehl-i siyasete veya bir dine; belki umum padişahlara ve umum ehl-i dine tek başıyla meydan okudu. Halbuki onun amcası en büyük düşman ve kavim ve kabilesi düşman iken yirmi üç sene nöbettarsız, tekellüfsüz, muhafazasız ve pek çok defa sû-i kasda maruz kaldığı halde, kemal-i saadetle, rahat döşeğinde vefat edip Mele-i A'lâ'ya çıkmasına kadar hıfz ve ismeti

​وَاللّٰهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ

ne kadar kuvvetli bir hakikati ifade ettiğini ve ne kadar metin bir nokta-i istinad olduğunu, güneş gibi gösterir. Biz yalnız numune için kat'iyet kesbetmiş birkaç hâdiseyi zikredeceğiz: (Risale-i Nur- Mektubat)

Resûl-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselamın yirmi üç sene boyunca nöbetçisiz ve tedbirsiz, yani beşerî muhafaza olmaksızın korunmuş olması. Muhafaza kalkmış, hıfz eksilmemiş. Çünkü muhafaza sebeplere, hıfz Müsebbib'e bakar.

İki istikametin buluştuğu bir nokta da var: sahabenin Kur'an'ı ezberlemesi. Mektubat, sahabenin âyetlerin hıfzından sonra bütün kuvvetiyle Resûlullah'ın söz ve fiillerinin muhafazasına çalıştığını, en küçük hâli bile ihmal etmeyip kaydettiğini anlatır. Dikkat etmeli iki kaynak için iki ayrı kelime. Kur'an mahfuzdur; sahabenin ezberi o hıfzın sebebi değil, icra edildiği perdedir. Sünnet ise muhafaza edilmiştir: rivayetle, kayıtla, sıhhat tetkikiyle, yani emekle.

Sözler'in hafıza bahsi, bekaya dair iki usûlle biter: geçip gidenlerin hüviyetleri âyinelerde resmedilerek, manaları levhalarda yazılarak ibka ediliyor.

Âyinelerde resmeden isim Kadîr-i Hakîm'dir ve bâki kılınan hüviyetlerdir; levhalara yazan isim Hafîz-i Alîm'dir ve bâki kılınan manalardır.

Yani beka iki usûlle sağlanıyor: resimle ve yazıyla. Ve dikkat edilirse yazı tarafının fâili, doğrudan Hafîz ismidir.

Suret tarafını kudret tutar, mana tarafını hıfz tutar.

Ve bu ayrım, isimlerin kendisinde duruyor. Lem'alar'da her mevcudun, âlemin nizamını teşkil eden düsturlara ve mevcudatın muvazenesini ayakta tutan kanunlara uyarak hareket etmekle Alîm-i Kadîr'e şehadet ettiği bildirilir. Ardından sual edilir: bir zerre yahut arı gibi küçük bir hayvan, Kitab-ı Mübin'in nizam ve mizan gibi ince meselelerini nereden bilecek? Bu şehadeti reddetmek için zerreye, o kitabın ince yazısını okuyacak bir göz vermek gerekir ki bu, zerreyi haşa ilâh yapmaktır.

Nizama uyarak işlemek iki şey ister: kanunu bilmek ve onu yapabilmek. Biri olmadan öteki iş görmez. Bilmeyen kudret karıştırır, bilip yapamayan tutamaz.

İki kelimemiz tam buraya oturuyor:

Hıfz ilim ister. Bir şeyi karıştırmadan tutmak, evvelâ onu bilmekle olur. Manaları yazan isim mehazda Hafîz-i Alîm'dir. Hıfzın yanına konan isim, ilimdir.

Muhafaza kudret ister. Bir şeyi zaman içinde, dağılmaya karşı, ihtimamla tutmak fiilî bir iktidardır. Hüviyetleri resmeden isim de Kadîr-i Hakîm'dir.

Öyleyse hıfz ile muhafazanın ayrılığı; ilim ile kudretin ayrılığının, koruma sahasındaki görünüşüdür.

Öyleyse hafızamı nasıl kullanmalıyım?

Eğer muhafaza tertip ve tekrarsa, kendi kütüphanemi işletmenin yolu da bellidir.

Elif…

Fihristi önce kur. Bir metne başlamadan önce iskeletini çıkar: kaç bölüm, hangi sıra, hangi bahis neye bağlanıyor. Tertipli bir çerçeveye yerleşen malzemenin hatırlanması, aynı malzemenin dağınık hâline göre kat kat yüksektir. Kütüphaneyi kütüphane yapan rafların sayısı değil, fihristidir.

Manaya bağla, lafza değil. Ezberlenen lafız kesiftir, çabuk kaybolur; manaya bağlanmış olan latîfleşir. Okurken zihinde bir temsilî suret kurmak, mücerredi mahsusa iliştirdiği için tam da bu işi görür.

Okumak değil, hatırlamayı denemek. Kitaba tekrar bakmak erişim gücünü geçici olarak yükseltir ve "biliyorum" hissi verir; hâlbuki asıl pekiştirme, kapağı kapatıp hatırlamaya çalışırken oluyor.

Uykuyu tasnif mesaisi bil. Gece, gündüz alınan kayıtların raflara dağıtıldığı vakittir. Uykudan çalınan saat, muhafazadan çalınmış saattir.

Ve unuttuğunda telaş etme. Bendeki nüsha zaten hulâsadır. Hatırlayamamak, kaydın silinmesi değil; o an fihriste ulaşamamaktır. Aramaya devam etmenin, kendini suçlamaktan daha verimli olmasının sebebi budur.

Bir de görünmeyen tarafı var. Nefis düzensizliği ister; gaflet ise manevî bir kesafettir. Öyleyse hafızanın verimi sadece usûlle değil, niyetin berraklığıyla da alâkalıdır. Kütüphanesini kütüphane bilen, ona öyle davranır.

Hardal tanesi kadar bir yere sığan bir kütüphane taşıyorum. Ona depo dedim, yanıldım; yanılgım da bana kendi hâlimi öğretti.

Sözler o küçük senedin iki gaye ile verildiğini söylüyor: biri muhasebe hesap vaktinde hatırlatmak; öteki itminan bu zeval kalabalığı içinde hiçbir şeyin kaybolmadığını, âyinelerin ve levhaların bekayı üstlendiğini bildirmek.

Birincisi beni sorumlu kılıyor. İkincisi rahatlatıyor.

Ve ikisi arasında, ne kadar unutursam unutayım değişmeyen bir hakikat duruyor: benim hatırlamam eksik olabilir; kayıt eksik değil.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.