Elif GÜNEŞTEKİN
Daire-i Vehmiye: Bir Mührün Atomdan Kâinata Yolculuğu
İnsan, baktığı şeylerin tamamını gördüğünü zanneder. Oysa gözümüzün önündeki her nesne, bize yalnız bir tek yüzünü gösterir: şu andaki hâlini. Bir ağacın önünde durduğumuzda gördüğümüz şey, o ağacın bugünkü sureti, bu mevsimdeki rengi, bu saatteki gölgesidir. Fakat o ağacın bir de görünmeyen bir sureti vardır.
Tohumken çatlayışından bugüne, her baharda yeniden yeşerişinden son kuruyacağı güne kadar uzanan bütün hayat çizgisi. Bu ikinci suret hiçbir anda gözle görülmez; çünkü o, hiçbir anda tek başına mevcut değildir. Lakin yok da değildir: o, ağacın bütün mukadderatıdır.
Bediüzzaman’ın Mesnevî-i Nuriye’de “suret-i maddiye” ve “suret-i maneviye” diye ayırdığı iki cihet, görünen ile görünmeyen arasındaki farktır. Ve bu ayrım, sadece bir tasnif değil; kâinatın nasıl işlediğine, kaderin ve kudretin nasıl birlikte çalıştığına, hatta kendi hayatımızdaki en anlaşılmaz görünen hadiselerin neden öyle olduğuna dair bir anahtardır.
Bu yazıda o anahtarı üç kapıda deneyeceğiz: önce kavramın kendisini kuran ateş misalinde, sonra kâinatın şu anki bilinenler ışığında en geniş ölçeği Big Bang’den Haşir’e uzanan hatta ve en yakınımızda, kendi gündelik hayatımızın tekrarlarında.
Üstadım Hazretleri, Mesnevî-i Nuriye’de ifadesiyle:
“Makuledir ki bir şeyin yaşadığı bir ömürde mürur-u zamanla değiştirdiği muhtelif maddî suretlerin içtimaından tasavvur edilen bir suret-i vehmiyedir. Bir ateşin süratle tedvirinden hasıl olan daire-i vehmiye gibi her şeyin tarih-i hayatını bildiren ve kadere medar olan ve mukadderat-ı eşya denilen şu ikinci suret, makuledir.” (Risale-i Nur - Mesnevi-i Nuriye)
Elde tutulup hızla döndürülen bir ateş parçası düşünelim. karanlık bir gecede, yanmış bir odun parçasının, daire çizecek şekilde havada çevrildiğini hayal edelim. O ateş, aslında, her an sadece tek bir noktadadır: elin o anda bulunduğu yerde parlar, başka hiçbir yerde değildir. Bir saniyeyi binlerce parçaya bölsek, her bir parçacıkta ateşin yalnızca bir tek noktayı işgal ettiğini görürüz … ne önceki yerinde ne sonraki yerinde, sadece orada.
Fakat göz, bu kadar hızlı bir hareketi ayrı ayrı anlar hâlinde takip edemez; önceki anın izlenimi kaybolmadan yenisi üst üste biner, ve göz ya da daha doğrusu zihin tek bir noktayı değil, bütün bir daire olarak görür. Sanki o çember gerçekten oradaymış gibi parıldayan bir şekil olarak görünür. Hâlbuki o daire hiçbir anda, hiçbir yerde, tek başına var olmamıştır. Onu var eden ne ateş, ne mekân, ne de tek bir andır; o, ardı ardına gelen sayısız “an” ın zihinde birikip birleşmesinden doğan, itibarî, “vehmî” bir şekildir. Gerçek ama gerçek olmayan, var ama hiçbir anda tam olarak var olmamış bir suret.
Burada bir incelik vardır ki gözden kaçmamalı: dairenin belirmesi için hareketin sadece hızlı olması yetmez, aynı hat üzerinde tekrarlanması da gerekir. Ateş bir kere gidip başka bir yöne savrulsaydı, gördüğümüz şey bir çizgi, dağınık bir iz olurdu, daire olmazdı. Demek ki suret-i maneviyeyi doğuran şey, rastgele bir sürat değil; belli bir hat üzerinde, belli bir düzenle tekrarlanan bir seyirdir. Hatsız bir tekrar hiçbir zaman okunabilir bir şekil vermez.
İşte her şeyin iki sureti tam bu noktada belirir.
Suret-i maddiye, o anki, o tek noktadaki hâldir Ateşin gerçekten bulunduğu, dokunulabilir, ölçülebilir olan yer. Bu düzlemde kudret bir ustadır: malzemeyi, işler, inşa eder. Kader ise bir mühendistir: ustaya “şurada, şu ölçüde, şu açıyla” diye plânı çizendir. Usta ve mühendis ikisi birlikte, tek bir eserde, ayrı vazifelerle iş görür.
Suret-i Maneviye ise başka bir düzlemdir: o anların, o tek tek noktaların zamana yayılıp üst üste binmesiyle beliren bütün çizgi, yani dairenin kendisidir. Burada Kader artık bir mistardır, yazının üzerine döşendiği çizgili cetvel gibi, harfin nereye ineceğini, satırın hangi sırayla, hangi anda ilerleyeceğini belirler. Kudret ise burada masdardır, mistarın çizdiği o görünmez hat üzerinde, her bir ânı bizzat var eden, fiilen akıtan kaynaktır.
Mühendis çizer, usta inşa eder; mistar hattı döşer, masdar o hat üzerinde akar. Dikkat edilirse, maddî surette kader mekânı nerede, ne ölçüde, hangi açıyla belirlerken; manevî surette zamanı ve sırayı hangi anda, hangi düzende olduğunu belirler. Bu, ayrımın eksenidir: biri mekânsal bir plân, öteki zamansal bir seyirdir. İsimler değişir ama tek bir el, iki ayrı düzlemde, iki ayrı vazifeyle görünür.
Aynı hakikati iki ayrı ölçekte takip edebiliriz: önce en büyük ölçekte, kâinatın kendisinde; sonra da en yakınımızda, kendi hayatımızın günlük akışında…
Aynı iki mührü, zerreden kâinatın bütününe taşıyalım.
Kâinatın kendisi de, bir cihetle sureten bir “yumurta” gibidir. Kozmoloji bugün ki verileri ile kainatın bir başlangıcı olduğunu bütün maddenin, enerjinin, hatta zamanın kendisinin tek bir noktadan çıktığını kabul ediyor. Big Bang, o yumurtanın maddî başlangıç noktası olarak görülüyor. Bu cıhetle alırsak kudretin ustalık eserinin göründüğü an diyebiliriz. Fakat bu tek nokta, kendi başına hiçbir mânâ taşımaz; tıpkı dönen ateşin ilk anındaki tek noktanın henüz bir daire olmadığı gibi.
Üstadım hazretleri Mesnevî-i Nuriye’de bu noktada şöyle ifade eder;
“İ’lem eyyühe’l-aziz! Şems, kamer, yıldız, arz gibi ecramı kabzasında tutan kudret, o ecramı öyle bir suhuletle tanzim etmiştir ki dağılan tesbih tanelerini ipe dizen adam gibi ne bir acz görmüştür ve ne başkasının yardımına ihtiyaç olmuştur.” (Risale-I Nur-Mesnevî-I Nuriye)
Sözler’deki misal de aynı hakikati anlatır:
“Evet, nasıl ki bir avuç toprak, yüzer çiçeklere nöbetle saksılık eden kabında…” (Hüve Nüktesi)
İşte Big Bang’in o tek noktasını da elinde tutan aynı “Tutan kudret” tir. Nokta ne kadar küçük görünürse görünsün, koca kâinatın bütün mukadderatını içinde saklı tutan bir tohum gibidir. Çünkü onu tutan, mutlak bir kudrettir. Ve bu kudret, tıpkı tesbih tanelerini dizen elin hiçbir acze, hiçbir yardıma muhtaç olmaması gibi, ne bir ortağa ne bir vasıtaya muhtaçtır; kâinatın dairesini tek başına, hiçbir zorlanma göstermeden döşer.
Bu noktada Risale-i Nur'un İşârâtü'l-İ'câz tefsirinde yer alan Hikmet-i Cedîde nazariyesi ile bakmak lazımdır.
“Hikmet-i cedidenin nazariyatı ise şu merkezdedir ki: Görmekte olduğumuz manzume-i şemsiye ile tabir edilen güneşle ona bağlı yıldızlar cemaati, basit bir cevhere imiş. Sonra bir nevi buhara inkılab etmiştir. Sonra o buhardan, mayi-i nârî hasıl olmuştur. Sonra o mayi-i nârî bürudet ile tasallüb etmiş yani katılaşmış. Sonra şiddet-i hareketiyle bazı büyük parçaları fırlatmıştır. O parçalar tekâsüf ederek seyyarat olmuşlardır. Şu arz da onlardan biridir.
Bu izahata tevfikan, şu iki meslek arasında mutabakat hasıl olabilir. Şöyle ki:
"İkisi de birbirine bitişikti, sonra ayrı ettik." manasında olan
كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا
nın ifadesine nazaran, manzume-i şemsiye ile arz, dest-i kudretin madde-i esîriyeden yoğurmuş olduğu bir hamur şeklinde imiş. Madde-i esîriye, mevcudata nazaran akıcı bir su gibi mevcudatın aralarına nüfuz etmiş bir maddedir.” (İşârât-ül İ'caz)
Bu ifade, asıl maksada bir basamak yapıyor. Çünkü bu fizikî sürecin arkasında, bunları yaratan ve düzenleyen bir Kudret vardır.
İşte bu noktada Kur'ân-ı Kerim, Enbiyâ Sûresi 30. âyette şöyle buyuruyor:
"كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا"
"Onlar (gökler ve yer) bitişik idi, biz onları ayırdık."
Bu âyet, kâinatın başlangıcına dair bir hakikati ifade eder. İki temel kavram vardır:
Bitişiklik, karışıklık, yoğrulmuş hamur hâli, birbirine kaynamışlık.
Ve Ayrılma, yarılma, dağılma, açılma, şekillenme.
Şimdi bu üç katmanı yan yana koyalım:
Big Bang diyor ki: Her şey tek bir noktadan başladı ve genişledi.
Hikmet-i Cedîde diyor ki: Güneş Sistemi, tek bir cevherden buhar, sıvı, katılaşma ve fırlama aşamalarıyla oluştu.
Kur'ân-ı Hakim beyan eder: Gökler ve yer bitişik idi, biz onları ayırdık.
Görüyoruz ki üç katman da aynı şeyi izah ediyor. Başlangıçta birlik, sonra ayrılma ve şekillenme. Ama Kur'ân-ı Hakim, bu sürecin failini de söylüyor: "Biz ayırdık." Yani bu iş, rastgele veya kendi kendine olmadı; bunu yapan, dileyen ve düzenleyen bir Kudret vardır.
"İ'lem eyyühe'l-aziz! Şems, kamer, yıldız, arz gibi ecramı kabzasında tutan kudret, o ecramı öyle bir suhuletle tanzim etmiştir ki dağılan tesbih tanelerini ipe dizen adam gibi ne bir acz görmüştür ve ne başkasının yardımına ihtiyaç olmuştur." (Mesnevi-i Nuriye)
Bu ifade, Kudret'in üç temel sıfatını da gösterir.
Suhuleti... Kâinatı yaratmak ve idare etmek O'nun için çok kolaydır. O, "Ol!" der ve oluverir.
İstiğnası… O, ne bir yardımcıya, ne bir araca, ne de bir malzemeye ihtiyaç duyar. Maddeyi, enerjiyi, zamanı ve mekânı O yaratır.
Hikmeti... Milyarlarca galaksi, birbirine çarpmadan, bir düzen içinde hareket eder.
Risale-i Nurun Sözler eserinde bir başka misal, bu hakikati daha da derinleştirir.
"Nasıl ki bir avuç toprak, yüzer çiçeklere nöbetle saksılık eden kabında..." (Sözler-Hüve Nüktesi)
Bir avuç toprak düşünün. İçine atılan tohumlar, sulandığında rengârenk çiçeklere dönüşür. O çiçeklerin renkleri, kokuları, şekilleri toprağın içinde önceden saklı değildir; ama o toprak, Kudret'in elinde bir saksı gibidir ve her bahar O'nun izniyle binbir çeşit çiçek meydan alır.
İşte Big Bang de böyledir. O ilk nokta, bir avuç toprak gibidir; içinden milyarlarca yıldız, galaksi, gezegen ve canlı meydana geldi. Lakin bu oluşma rastgele değil, bir program dâhilinde oluşmuştur. Tıpkı topraktan çıkan her çiçeğin bir düzen içinde açması gibi, kâinattaki her oluşum da bir hikmete, bir amaca ve bir düzene göre gerçekleşir.
Önemli olan nokta değil, o noktayı tutan ve ondan bu muazzam âlemi çıkaran Kudret'tir.
İnsan için zaman, geçmiş, şimdi ve gelecek olarak üçe ayrılır. Ama "Tutan Kudret" için bütün zamanlar tek bir andır. Kudret-i Ezeli, kâinatın başlangıcını, şu anki halini ve sonunu aynı anda müşahede eder.
İnsan, kâinat içinde küçük ve özel bir zerredir. Çünkü insan, bu düzeni fark edebilen, bu güzelliği hayranlıkla seyredebilen ve bu Kudret'i tanıyabilen bir mahluktur.
Gök yüzüne bakıp "Ne büyük sanat!" demek, çiçekleri seyredip "Ne mükemmel düzen!" diye hayran olmak, nefes alırken "Bunu bana veren Kudret ne yüce!" diye şükredendir.
Bu cihetle Kâinat, bir yumurta gibidir; Big Bang o yumurtanın kırılma anıdır. Hikmet-i Cedîde, o yumurtanın içindeki safhaları anlatır; Kur'ân ise o yumurtayı kıran, ondan gökleri ve yeri ayıran, her şeyi yerli yerine koyan Kudret'i haber verir. O Kudret, ne yorulur ne şaşırır; ne yardımcıya ne de araca muhtaçtır. O, tesbih tanelerini dizen el gibi, yıldızları ve gezegenleri kolayca yerleştirir; avuç topraktan çiçekler çıkarır gibi, o ilk noktadan koca kâinatı çıkarır. Biz insanlar, bu muazzam eseri seyretmek ve O'nu tanımak için varız.
Evet suret-i maneviye ise, o noktadan itibaren kaderin bir mistar gibi döşediği zaman çizelgesidir: fizik sabitlerinin hassas ayarı, ilk atomların teşekkülü, yıldızların doğup sönmesi, gezegenlerin oluşumu, hayatın belirişi, insanın gelişi, tarihin akışı… bütün bunlar, kaderin çizdiği hat üzerinde kudretin an an sudûr etmesiyle fiil hâline gelir. Kader nereye, ne zaman diye çizer; kudret o çizgiyi adım adım doldurur.
Bu hattın her bir noktası, tek başına bakıldığında sadece bir “şimdi” dir. Bir yıldızın parlaması, bir gezegenin soğuması, bir canlının nefes alışı. Ama bütün noktalar üst üste bindiğinde, kâinatın kendi daire-i vehmiyesi belirir: mukadderat-ı kâinat.
Ve tıpkı bir yumurtanın çatlayıp çıkışının, o gelişim sürecinin hem nihayeti hem mânâsının açığa çıktığı an olması gibi, Haşir de kâinat yumurtasının çatladığı, mistarın tamamlandığı, kaderin çizdiği bütün seyrin nihaî mânâsının mizanın, adaletin açığa çıktığı andır.
Bir daire, çizilmekte olduğu sürece “daire” olarak görünmez; ancak kapandığında daire olur. Kâinatın mânâsı da böyledir: ancak Haşir’de, hattın sonu geldiğinde, o mukadderat okunabilir hâle gelir. Zulümlerin karşılığının görülmediği, hakların teslim edilmediği, hesabın kapanmadığı bir kâinat yarım kalmış bir dairedir; ne şeklini ele verir ne de hikmetini. Hikmet, ancak nihayetle birlikte doğar.
Böylece kozmoloji ile Haşir, birbirinden kopuk iki mesele olmaktan çıkar; aynı tek “vehmî daire” nin başlangıç ve kapanış noktaları hâline gelirler. Başlangıcı olan bir kâinatın nihayeti de olacaktır; ve nihayeti olan bir kâinatın, o nihayette okunacak bir mânâsı olmalıdır. Aksi hâlde bütün bu muazzam nizam abes kalırdı ki hikmet sahibi bir Sâni’in eserinde abesiyet düşünülemez.
Aynı hakikat, en yakınımızda, kendi hayatımızda da tekrarlanır.
Yıllarca aynı sokaktan, aynı caddeden geçmişizdir; aynı evde, aynı kişilerle senelerce ikamet etmişizdir. Bunların her biri, tek başına, birer maddî surettir. O an, o adım, o eşik. Ama bu anların üst üste binmesinden oluşan şey başkadır: “meğer hep bu güzergâhtan geçmişim,” “meğer hayatım hep bu çizgideymiş” farkındalığı. İşte bu, suret-i maneviyedir. Tekrarın arkasında, ancak geriye dönüp bakınca görülen daire.
Burada kader ile kudret yine ayrışır: hangi sokaktan, ne sıklıkla, hangi sırayla geçeceğimiz kaderin mistarıdır; o sokakları fiilen adım adım yürüten, o evde fiilen ikamet ettiren kudrettir. Ortaya çıkan “bu benim hayat güzergâhımmış” daire-i vehmiyesi, ikisinin müşterek eseridir.
Yollar bazen ayrılık, hüsran, beklemediğimiz bir sapma getirir; bazen şikâyet hasıl olur.
Üstad Hazretleri, Mesnevî-i Nuriye’de bu meseleye iki taraftan yaklaşır.
“Eşya arasındaki tevafuk, Sâni’in Vâhid, Ehad olduğuna delâlet ettiği gibi aralarında bulunan muntazam tehalüf de Sâni’in Muhtar ve Hakîm olduğuna şehadet eder.” (Mesnevî-i Nuriye)
Yani sadece tevafuklar değil, tehalüfler de bir hikmete işaret eder. Biri Vâhid’e, diğeri Muhtar ve Hakîm’e delildir. Farklılık, düzensizliğe değil, ihtiyar ve hikmete delildir.
Sonra da doğrudan şikâyetin kendisine döner;
“Hiçbir insanın Cenab-ı Hakk’a karşı hakk-ı itirazı yoktur. Ve şekva ve şikâyete de haddi yoktur. Çünkü şikâyet eden ferdin hilâf-ı hevesini iktiza eden nizam-ı âlemde binlerce hikmet vardır. O ferdi irza etmekte, o bin hikmetin iğdabı vardır. Bir ferdi razı etmek için bin hikmet feda edilemez.” (Mesnevî-I Nuriye)
Bunu birinci bölümdeki ateş misaline geri taşıyalım. Dönen ateşin her bir noktasını tek tek, birbirinden kopuk izlersek, bazı noktalar bize “yanlış yerde” görünebilir. Sanki ateş oraya hiç gitmemeliymiş gibi. Ama aynı noktaları bir bütün, bir daire olarak görünce, her birinin tam da orada bulunmasının, o pürüzsüz çemberi tamamlamak için zaruri olduğunu anlarız. Şikâyet ettiğimiz ayrılıklar da böyledir: hevesimize göre tek bir nokta olarak baktığımızda “hilâf-ı heves,” yani isteğimize aykırı görünürler; oysa nizam-ı âlemin bütün dairesi içinde, o nokta binlerce hikmetin kesiştiği bir yer olur.
Bunu belki en iyi bir dokuma tezgâhında görürüz. Bir halının dokunuşunu iplik iplik, izleyen biri, bazı ipliklerin aniden yön değiştirdiğini, genel akışa ters bir açıyla ilerlediğini görüp “burada bir hata var” diye düşünebilir. Fakat tezgâh durup halı tamamlanınca, o “ters” iplik hamlelerinin aslında desenin tam da o noktasında gerekli olan renk geçişini, o motifin kıvrımını oluşturduğu anlaşılır. Tek iplik, tek an olarak “tehalüf” genel akışa aykırılık gibi görünen şey, bütün desende bir “tevafuk,” bir uyum hâline gelir.
İşte hayatımızdaki ayrılıklar da, tek başlarına bakıldığında birer aykırı iplik gibi görünse de, nizam-ı âlemin dokuduğu büyük halının bütününde, ancak sonradan, geriye dönüp bakınca okunabilecek bir hikmete hizmet ederler.
Üstad Hazretlerinin ifadesiyle;
“وَ لَوِ اتَّبَعَ الْحَقُّ اَهْوَٓاءَهُمْ لَفَسَدَتِ السَّمٰوَاتُ وَ الْاَرْضُ” — “Eğer her ferdin keyfine göre hareket edilirse dünyanın nizam ve intizamı fesada gider.
Ey müteşekki! Sen nesin? Neye binaen itiraz ediyorsun? Cüz’î hevesini külliyat-ı kâinata mühendis mi yapıyorsun? Kokmuş olan zevkini nimetlerin derecelerine mikyas ve mizan mı yapıyorsun? Ne biliyorsun ki zannettiğin nimet nıkmet olmasın. Senin ne kıymetin var ki sineğin kanadına muvazi olmayan hevesini tatmin ve teskin için felek çarklarıyla hareketten teskin edilsin!” (Mesnevî-i Nuriye)
“Cesedin bir uzvundaki bir hüceyrede yapılan tasarruf, en evvel cesedi tasavvur etmeye mütevakkıftır. Çünkü küllün nakışlarıyla, ahvaliyle cüzün çok alâka ve münasebetleri vardır. Öyle ise cüzde tasarruf, Hâlık-ı küll’ün emri altındadır.” (Mesnevi-i Nuriye)
Bu mehazda ki hakikat ile anlaşılır ki; tek bir hücrede yapılacak en küçük bir tasarruf bile, önce bütün bedenin tasavvurunu gerektirir. Çünkü parça, bütünle sayısız bağla bağlıdır. Öyleyse hayatımızdaki tek bir hadisede tasarruf, ancak bütün kâinatı birden gören ve tutan bir ilme ve kudrete aittir, bize değil.
“Felek çarkları” ifadesi burada tam yerini bulur. Bunu daha ıyı kavramak adına bır misal verelim.
Bir kol saatini düşünelim. Dıştan baktığımızda tek bir daire görürüz: sayılar, akrep, yelkovan; kısa bir ibare, uzun bir ibare; sade, pürüzsüz, tek bir yüz. Lakin saatin arkasını açtığımızda, o tek dairenin altında birbirinden büyüklüğü, hızı, dönüş yönü farklı onlarca çark döndüğünü görürüz. Bu çarklar birbirinin aynı değildir; her biri kendi hızında, kendi yönünde, kendi büyüklüğünde iner çıkar. Fakat hepsi öyle bir tevafukla dişlenmiştir ki, bir çarkın en ufak bir dönüşü, öbür çarkın da tam gerektiği anda, tam gerektiği kadar sıçramasına sebep olur sanki biri diğerine “atlıyor,” fakat bu atlama gelişigüzel değil, bütün mekanizmanın tek bir doğru zamanı göstermesi için zorunludur.
Dikkat edilirse burada da tevafuk ile tehalüf birlikte çalışır: çarklar birbirinden farklıdır (tehalüf), ama bu farklılıklar tam da birbirine uyacak şekilde ayarlanmıştır (tevafuk). Eğer bütün çarklar birbirinin aynı olsaydı, saat çalışmazdı.
Şimdi bunu günlük hayata indirelim. Her gün gittiğimiz bir sokakta, alıştığımız, bize ait hissettiğimiz bir mekan vardır. Misal bir medrese dersi, bir sohbet, bir alışkanlık. Lakin bazen başka bir şehre gitmek zorunda kalırız ve bu, o günkü mekandan uzak kalmamıza sebep olur. Bu uzak kalış, gerçekten bir kayıp mıdır, yoksa bizim göremediğimiz başka bir çarkın, tam da o anda, tam da o kadar dönmesi için gereken bir sıçrama mıdır?
Eğer öyleyse, bu bize şunu ispat eder: o günün tasarrufu bizim elimizde değildir; biz sadece kendi çarkımızı görürüz, öbür çarkların onunla nasıl dişlendiğini göremeyiz. Ve mademki tasarruf bizim elimizde değildir, “külliyat-ı kâinata mühendis” olmaya kalkışıp şikâyet etmeye de hakkımız yoktur.
Bu “sıçrama” hakikatini, insan ölçeğinin iki ucuna doğru genişletelim. Hem en büyüğüne hem en küçüğüne. Bu cihetle okuyacağınız misaller, birer temsildir, maksad aynı nizam fikrinin her ölçekte nasıl göründüğünü zihne yaklaştırmaktır.
Kozmik ölçekte, gezegenler güneşin etrafında sabit bir hızla değil, elips bir yörüngede döner. Ve güneşe yaklaşınca hızlanır, uzaklaşınca yavaşlar. Tek bir anını, tek bir hızını izole edip baksak “neden şimdi hızlandı, neden şimdi yavaşladı” diye sorabiliriz; ama o hız değişimi, bütün yörüngenin dengesini koruyan zorunlu bir harekettir. Ay ile Dünya arasındaki, ya da bir gezegenle uyduları arasındaki yörünge rezonansları da böyledir: birinin belli bir konuma gelmesi, öbürünün de tam yerinde olmasını sağlar. Saatin çarkları gibi, kozmosun çarkları da birbirine tevafukla dişlenmiştir.
En küçük ölçekte ise elektronun sıçraması durur karşımıza. Bir elektron, atomun içinde bir enerji seviyesinden ötekine geçerken, aradaki mesafeyi kat etmez; orada yokken burada beliriverir. Bu da bir “sıçrama” dır. İşte atomun kararlılığını, maddenin bütün hâlini ayakta tutan da bu kesin, hesaplı sıçramalardır.
Demek ki sıçrama, ne kozmosun en büyüğünde ne maddenin en küçüğünde bir düzensizlik değil aksine, gözün göremediği bir tevafukun, bir hesabın izidir. Bizim “aynı sokaklardan” uzak kaldığımız gün de, belki tam bu türden hesaplı bir sıçramadır.
Insan bu farkındalığı, dairenin içindeyken çoğu zaman göremez; ancak geriye dönüp baktığında, kendi mukadderatının şeklini fark eder. Hakikat, tekrarın arkasındaki şekil görülünce, yani geriye dönüp bakılınca teşekkül eder.
İnsan bir şeyi çok tekrar ettiğinde, o şeyde bir meleke kazanır ve ona hâkim olduğunu hisseder. Önce kendisini kuşatan tekrar aynı sokak, aynı alışkanlık, aynı döngü bir süre sonra tersine döner; kişi artık o şeyi kuşatan, ona vâkıf olan taraf hâline gelir. Kuşatan ile kuşatılan yer değiştirir.
Ama burada asıl kazanılanın ne olduğuna dikkat etmek gerekir.
Misal bir sokağın adını bilmek, kaç kapısı olduğunu saymak sadece bilgidir: yani kelimelerin, isimlerin hafızaya yüklenmesi... Lakin o sokaktan yıllarca fiilen geçmiş, orada yürümüş, orada beklemiş olmak o mevzuya ait ilmi kazandırır. İlim, kelimenin zihindeki karşılığını, o kelimenin maddî dünyada işaret ettiği gerçek şeyle buluşturmak, o şeyle bir ünsiyet, yakınlık, alışkanlık, hâli kurmaktır.
Sokağın adını bilen biri onu tarif eder; ama o sokakta yıllarca yaşamış biri onu artık düşünmeden, adım adım “bilir” çünkü kelime ile gerçeklik onda birleşmiştir. İşte meleke dediğimiz şey, tam olarak bu birleşmenin adıdır: bilginin ilme dönüşmesi, sembolün karşılığıyla kucaklaşması. Ve bu birleşme, zamanın ve tekrarın eseridir; yani bir daire-i vehmiyenin, sessizce, insanın içinde tamamlanmasıdır.
İşte bu küçük, beşerî tecrübe, bize çok daha büyük bir hakikat için bir temsil sunar: Cenab-ı Hakk’ın ilminin kuşatıcılığını anlamamız için.
Biz bir şeye ancak zamanla, tekrarla, adım adım hâkim olabiliriz. Ve bize verilen ilim de, en iyi hâlinde bile, sembol ile gerçekliğin sonradan, parça parça birleşmesinden ibarettir. Lakin Cenab-ı Hakkın ilmi, ne zamana, ne tekrara, ne de sembol ile gerçekliğin ayrı ayrı var olup sonradan buluşmasına muhtaçtır. Mistar henüz döşenmeden, daire henüz çizilmeden, bütün mukadderatı, bütün eşyayı, kendi hakikatleriyle birlikte, tek bir anda, ezelî bir ihata ile kuşatır.
Bizim melekemiz sonradan, parça parça oluşurken; O’nun ilmi öncedendir, bütündür, aynı anda hem başlangıcı hem nihayeti ihtiva eder.
Atomun içindeki elektron sıçraması, gezegenlerin yörünge hareketleri, kâinatta Big Bang ile Haşir arasındaki koca hat, insanda aynı sokaklarda geçen bir ömür hepsi, aynı iki mührün farklı ölçeklerdeki tecellisidir: kader mühendis, kudret usta; kader mistar, kudret masdar.
Ne kadar küçülürsek küçülelim, ne kadar büyürsek büyüyelim, aynı iki mührü görürüz. Bu tekrar eden mühür, sonunda bizi, kendi tekrarlarımızın ötesinde, hiçbir tekrara muhtaç olmayan bir ilmin kuşatıcılığına götürür.
Bizim dairemiz henüz kapanmadı. Onun için elimizdeki tek tek noktalara bakıp hüküm vermekte acele etmemeliyiz. Çünkü ateş hâlâ dönüyor, halı hâlâ dokunuyor, çarklar hâlâ birbirini itiyor. Daire kapandığında, meğer her şey yerli yerindeymiş diyeceğiz.
***
Bu yazı, “Zerrelerden Semaya Lasiyyemaların ışığında iki mühür” başlıklı önceki yazımın devamı ve genişlemesi mahiyetindedir.
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.