Mesut ENDER-ARAŞTIRMALARIN DİLİ

Mesut ENDER-ARAŞTIRMALARIN DİLİ

Son an

Siz de benim gibi “son an” çocuğu musunuz?

Ne bileyim; ben biraz tuhafım bu konuda.

İşlerimi hep son anda tamamlayabiliyorum.

“Son an” sizin için ne anlam ifade ediyorsa, öyle anlayın.

İlkokuldayken yalnız sınıfa en geç giren değil, sınıftan en geç çıkan da bendim.

Aynı yıllarda, öğretmenimizin fişe yazdığı ve hala unutmadığım cümlesi de şuydu: “Bugünün işini yarına bırakma!” 

Sonra ilkokulda öğrendiğimiz bu anlamlı cümlenin uygulama biçimini devlet dairesine işim düşünce öğrenmiştim:

“Bugün git, yarın gel!”

En son konuşan ben olurdum; çünkü yavaş ve hantal konuşmamla sınıftaki çocukları bayardım.

Kimse beni grup çalışmalarına almak istemezdi.

Güç bela tamamladığım akademik hayatımın sonunda bir baltaya sap olmuştum; ama ispatlayamasam da sanırım ormandaki en odun ağaçtan yapılmıştım.

Gençliğimde herhangi bir görev için başvuru yaptığımda, bu başvurumu son anda yapıyordum. Hatta o zamanlar bilgisayar olmadığı için bir paket sigaraya tav olan kapıcı abilerden çok yardım görmüştüm.

Ortaokuldan başlayan ve lisede de devam eden geleneğimi hiç bozmadım; ya öğretmen sınıfa girmeden onunla kapıda karşılaşmış, ya da son anda yoklamada ismimle birlikte sınıfa dalmıştım.

Sınavlar mı dediniz; sınavlara sınav gecesi bakmam yetiyordu. Hatta bazen sınav başlamadan hemen önce göz atıyordum. Bu bana 10 üzerinden 5 almak için yetiyordu. Kısa vadeli hafızam onu alıyor, kullanıyor ve tamamlıyordu. Sınavdan sonra da kafamda bilginin kırıntısı bile kalmıyordu.

Evde veya kaldığım yatılı okul yurtlarında yemeği son anda yakalardım; kaçırdığım zamanlarda yemekhaneden veya mutfaktan çok kuru ekmek çekmişimdir. Laf aramızda onlar da öyle lezzetli olurdu ki!

En sıkıcı ve cezası bol gecikmeleri askerde yaşadım. İçtimaya geç kalmaktan dolayı iki günde bir, bir saat nöbet yazıyorlardı. Neresi için nöbet yazıyorlardı biliyor musunuz? Orada, eski ve kullanım dışı olup, kışlaya aksesuar olarak konulmuş, savaş görmüş bir “gazi” tank vardı. O tankın başında bir saat nöbet bekliyordum.

Sanırım bu huylarımda babamın da bir payı var. Çünkü oldukça geç evlenen rahmetlinin son anda olan çocuğuyum. 

Annemin yaşı itibariyle doğmamdan umutların kesilip, bir türlü bu dünya hayatına kafamı çıkarmayıp, o malum son saniyeyi beklemekle son anda hayata tutunmuşum; doktorlar ve ebeler bu çocuğun geleceği yok, diye ölmem konusunda tahmin bile yürütmüşlerdi.

Neyse ki yoğun çabalar sonunda kuvözü bile olmayan hastanelerin doğum bölümünde “Lades!” dercesine gözlerimi açıp herkese kızgın bir şekilde bakmışım.

Biraz büyüdüm, iş hayatına atıldım. İşte dananın koptuğu noktaya gelmiştim. İşler son anda yetişiyordu. Proje teslimlerini son anda yapıyordum. Bilgisayarın ve internetin icadı son an çocuğu olan benim için büyük risk oldu. Proje başvurusunun 23.59’da yüklenmesi için yetişmem gerektiği beni yıldırmıyor; çoğu kez başvuru saatini tam ıskalamak üzereyken, kayda girdiğim çok oluyordu. 

Bununla bitmiyor; vergimi ve çeşitli elektrik, telefon vb. faturalarımı bile son günün son saatlerinde yatırıyorum. Son günlerde bankanın bastırmasıyla otomatik ödemeye versem de oradaki hesaba para aktarma işinde de son ana kaldığım için faturaları zamlı ödüyorum. Bunun üzerine vaz geçtim.

Kısacası benim hayatım virüslü bir hayattı; erteleme, geciktirme, son anda yapma virüsüyle mualleldim.

Zaman yönetimi filan gibi, saçma sapan konularla hiç ilgilenmedim, ilgimi de çekmedi zaten. Bir defasında böyle bir eğitime son anda yetişmiştim. Hoca benimle iyi bir dalga geçti. Sonra da sunumunu zamanında bitirmeyip sınıfın tepkisine neden oldu ve ben de derin bir “oh” çekmiştim.

Şimdi siz, tüm bunlar olurken, çok mu mutlu olduğumu mu düşünüyorsunuz? İnanın geciktiğimde öylesine perişan oluyorum ki, mideme kramplar giriyor, soğuk terler döküyorum ve kalbim küt küt çarpıyor.

Geçenlerde benim gibi bir dostumun da aynı sorunla karşılaştığını okuyunca bu konuda yalnız olmadığımı; hatta tarihi köklerimizin bile aynı olduğunu gördüm.

“Dostum” dediysem, kitaplarını çocukluğumun son anlarında okuduğum Hugo amcadan, yani bildiğiniz “Victor Hugo”dan söz edeyim size.

Ünlü romancı Victor Hugo, yayıncısına söz verdiği romanın yazımını 1830 yazında tamamlayıp teslim etmesi gerektiği halde, kitaba henüz elini bile sürmemişti.

Oysa verilen süre bir yıldı ve bu süre dolmuştu bile.

Hugo yazmak yerine gününü gün etmiş başka işlere bakmak veya başka projeleri takip etmekle vaktini geçirmişti. Hugo’nun yayıncısı sinirlenmişti. Bu defa Victor Hugo’ya bir yıl değil, altı ay süre tanıdı. Kitap 1831 Şubat’ında bitmiş olmalıydı.

Hugo yeni bir erteleme yapmamak için garip bir plan yaptı. Tüm kıyafetlerini topladı ve yardımcısından onları büyük bir sandığa kilitlemesini istedi. Büyük bir şal dışında giyecek hiçbir şeyi kalmamıştı. Dışarıda giyecek uygun kıyafetleri bulunmadığı için dışarıya çıkma ihtimalini ortadan kaldırmıştı.

Böylece çalışmalarına devam etti. 1830 sonbaharında başlayan yazım hızıyla, ünlü “Notre Dame Kamburu” eserini 14 Ocak 1831’de, bitim tarihine iki hafta kala teslim etti ve yayınlandı. 

İşte tam burada hafızama Eisenhower’ in ünlü sözü geldi: “Bir iş kendisine tahsis edilen zamana yayılır.” Yani bir işin rutin tamamlaması için tanımladığınız süre o iş için yeterli bir zamandır. Bu bakımdan bir yılda bitmesini öngördüğünüz bir işi isterseniz 6 ay ayda da tamamlayabilirsiniz.

Ya da meşhur Pareto’nun 80/20 kuralı gereği, işlerimizin yüzde 80’nini onlar için belirlediğimiz zamanın yüzde 20’sinde yapıyoruz. Nitekim Hugo, bir yıllık sürede yazamadığı eserini iki-üç ayda tamamlamıştı.

Bir dostum yaptığım bir çalışmanın bir türlü bitmemesi üzerine, bana “Lütfen bir son tarih belirle; bak o zaman o belirlediğin tarihte bitirmiş olursun” demişti; hakikaten belirledim ama ben yine de belirlediğimiz sürenin son anını teşkil eden yüzde 20’lik kısmında tamamlamıştım.

Bazen bana benzeyenler de görüyorum. Mesela futbolcular; koca 90 dakika koşuyorlar, mücadele ediyorlarmış gibi davranıyorlar ama esas yüklenmeyi uzatma dakikalarında yapıyorlardı.

Üşenmedim kalkıp TFF sitesine girip gol istatistiklerine baktım.

Türkiye Süper liginde bu sezon atılan toplam 1136 golün 138’i 45 ve 90 dakikadan sonraki uzatmalarda atılan gol sayısıdır ve bu yüzde 12’lik bir orandır.

Bir dostum bana erteleme virüsüne karşı “Plan yap!” demişti. Ben de “ne olacak”, dedim; “kağıt üzerindeki planı ben uygulamadıkça ne anlam ifade eder?”

Haksız mıyım?

Hem planlara çok da taraftar değildim; Amerikalıların “kaderin hükmünü anlatan” bir sözüne hep gülmüşümdür:

“İnsan plan yapar, Tanrı güler!” Muhtemelen benim gibi gereksiz “son an”cıların uydurduğu bir söz mü yoksa? 

Ben uygulamasam da her şeyin bir planlama ve program üzerine hareket ettiğine inananlardanım. Tabiat, dört mevsim, yiyeceklerimizin mevsimlere dağılımı, hangi ayda hangi meyve çıkacak, İlahi planlamanın bir tezahürüdür.

Ben bunun gibi yapamasam da nasıl inkar ederim!

***

Düşünüyorum da ben niye böyleyim?

Neden işlerimi son ana bırakıyorum?

Zaman algım mı bozuk?

Daha çok süre var diye faturaları ödememek, sınava sınav gecesine hatta sabahına kadar çalışmamak, verdiğim randevuya kan ter içinde zamanında ama son anda yetişmek… Karın ağrılarımı artırmaktan başka bir işe yaramıyor.

Bazı dostlarım zaman planlaması önerse de zamanın bana uymasını istediğim bir anlayışım var. Bu konuda özgürlüğüme de oldukça düşkünüm.

Çok sevdiğim bir dostumun son derece ısrarıyla bir psikiyatriste göründüm.

Bana “Sen ‘Akrasia’ olmuşsun” dedi.

“Ne?” dedim. “Nedir o?”

“Erteleme hastalığı” dedi basitçe.

Doktorun açıklamasını dinleyince, hayatım bir film şeridi gibi gözümün önünden geçti.

Şimdi anladım; damarlarımda dolaşan asil kanın bile beni harekete geçiremediği bir psikolojik sorunla baş başaydım.

Yalnız mıyım bu konuda, diye etrafıma baktığımda, sorunun kişisel değil toplumsal olduğunu gördüm.

Aslında balık baştan çürüyordu. Küçükken aldığımız eğitim(!)in acı meyveleriyiz.

Andımızı ezberlemekten, içindeki anlamlı cümlelerin farkına bile varmayan birer süslü papağandık sadece.

Ertelenen “son an” kurbanlarıyız.

Toplumun neredeyse yüzde 90’nın öyle olduğuna eminim.

Güzel konuşuyoruz, ama eylemsizlikten dolayı yok olup gideceğiz.

Toplum akresia hastalığında; girdapta.

En basit örneği yine benim.

Bu dünya hayatının kırılacak şişeler hükmünde olan, değersiz işlerini çoğunlukla, ahiret hayatının elmaslarıyla değiş tokuş yapan bir Yahudi tüccar gibiyim.

Adi ve basit işleri önceliyor, ebedi hayatımda lazım olacak amellerimi öteliyorum.

Nefsimin isteklerini hemen yerine getirirken, kalbimin isteklerini erteliyordum.

Güzel şeylere bu düşmanlığım nereden geliyordu da ona karşı duymam gereken muhabbet, neden sürekli öteleniyordu?

Ölüme daha çok uzaktım, onun için “daha zaman var” diyerek erteliyordum. Sağ olası şu pandemi çıktı bu garanti bakışımı alt üst etti.

Namazlarımı son anda kılıyorum. Buna da şükür; ama neden hemen kılmıyor da son ana erteliyorum.

Rabbimizin günlere, gecelere, haftalara, aylara, mevsimlere, yıllara, asırlara bölüştürdüğü ve bizim için yaptığı zaman planlamasına da uymazsam kâinatın çarkları altında ezilmez miyim?

Ölümü düşünsem başkasına veriyorum.

“Mükafat – Ceza” diyorum, “ooo, daha çok var” diyor nefsim.

Oysa daha beş ay önce ölümden dönmüştün de o ertelediğin ibadetler bir bir gözünün önünden geçmedi mi?

Bunun üzerine kendi önlemlerimi almaya çalıştım.

Önce erteleme virüsüne karşı kendi mottomu oluşturdum.

Evdeki aynanın üstüne, salondaki başucuma bu mottoları astım.

“Te’cil Değil, Ta’cil”

“İhmal Değil, İmhal”

Sonra gittim kocaman bir masa saati aldım. Yetmedi cep telefonumdaki saatleri de kurdum. Daha da yetmedi, bir de köstekli aldım; güya bunlar beni ertelemekten sakındıracak!

İyi bir saatim olursa, zamanı iyi yöneteceğimi sanıyordum.

Sonunda yaşım geçse de anlamıştım.

Çözüm ne saatte, ne programda, ne planlamada…

Problemin kaynağı, “işte tam burada; kalbimde!” diye fısıldadım kendi kendime.

O Resulün (sav) terbiyesi bunu gerektiriyordu.

“Hayırlı işlerde acele ediniz.”

Bir günah işlediğinizde hemen “tövbe ediniz!”

Çünkü hayırlı işlerin, ihlasın, tövbe etmenin ve kardeşliğin iletişimde vazgeçme katsayısı yüksektir. Bildiğimiz dilde, “muzır manileri çoktur.”

Aklınıza gelen kişiyi en azından telefonla arayın; sakın ertelemeyin.

İsmi gözünüze çarpanı arayın; asla ertelemeyin.

Allah için arayın.

“Ertelemek Şeytandandır!”

“Bir (hayırlı) işi bitirince, hemen başka bir (hayırlı) işe giriş! Hep Rabb’ine yönel!” (el-İnşirâh, 7-8)

“Yararlı işler görmekte acele ediniz. Zira yakın bir gelecekte karanlık geceler gibi birtakım fitneler ortalığı kaplayacaktır. O zamanda insan, mü’min olarak sabahlar, kâfir olarak geceler; mü’min olarak geceler, kâfir olarak sabahlar. Dinini küçük bir dünyalığa satar.” Müslim, Îmân 186. Ayrıca bk. Tirmizî, Fiten 30, Zühd 3; İbni Mâce, İkâme 78.)

“Cehennem halkının en fazla çığlıkları (güzel işlerini, tövbelerini) tehir etmekten / ertelemekten / yarıncılıktan kaynaklanır.” (Hafız Irakî, bu hadisin kaynağını bulamadığını söylemiştir. bk. Tahricu ahadisi’l-İhya-ihya ile birlikte- 3/117).

“Böbürlenip kibirlenen, fitnecilik yapan kimse olmayın; iyi, güzel şeylerin ticareti dışında ticaret eden de olmayın. Muhakkak ki, onlar amellerini geriye erteleyen / yarıncı kimselerdir.” (Müsned, 1/129; Bu hadis sahihtir. bk. Mecmau’z-Zevaid, 5/172).

Rabbim; son anda ve son nefeste, vazifesini imhal etse de ihmal etmemiş olarak, bu hayat yolculuğun tamamlamayı nasip etsin.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
3 Yorum