Mustafa ORAL
Dünya Yükünü Çekmeye Geldim: Halil Yürür
Bazı insanlar vardır yaşantılarıyla çağları omuzlarında taşırlar. Sabırla dünya yükünü omuzlarlar. Her türlü zorluğu karşı koyarlar. Kında kılıç gibidirler. Kında cemalî, kından çıktıklarında celalîdirler. Onlar erenlerdir. Erenlerin sağı, solu belli olmaz. İki yanı keskin kılıçlardır. Halil Yürür bu erenlerden.
Halil Yürür, nam-ı diğer Koca Halil 1930 yılında Antalya’nın İbralı Kasabasında dünyaya gelir. 16 yaşında (1946) Gönenli Mehmet Efendiden Kur’an dersleri almak için İstanbul’a gelir. Valide Camiinde yatar. Valide Sultan ve Muratpaşa Camiinde okur. Gönenli, Halil’e her gün otuz kuruş verir. O paranın bereketiyle hayatını sürdürür.
Gönenli 1944 yılında Bediüzzaman ile Denizli Hapsinde dokuz ay yatmıştır. Üstadın kokusu hâlâ üzerindedir. Koca Halil ilk defa onda koklar Nur kokusunu. Kur’an okuya okuya yarısını ezberler. Onda kendi sesini arar. Kendini Nur’a götürecek kokunun izini arar. Gâh coşkun, gâh çaresiz halleriyle mermerleri inletir:
Valide Camisinin taşları safi mermer;
Şimdiden karanlık oldu bana her yerler, yetiş Resulullah…
Kındaki kılıç: Halil Yürür
Halil’in ruhunda ebedi bir imparatorluğun izleri vardır. Üzerinde dünyayı fethedecek bir azim, cesaret, heybet ve haşmet hükmeder. Osmanlı’yı ihya hayaliyle yatıp kalkmaktadır. İstanbul payitahttır. Bu şehir tam da kafasına göredir. Osmanlı yıkılsa da Halil hâlâ dimdik ayaktadır. Elbet bir gün Osmanlı dirilecek, eski güzel günler geri gelecektir. Halil bu iş için biçilmiş kaftandır. Yarım hafızlık desen onda, tecvid desen onda, hocalık desen onda, âlimlik desen onda, Herkül gibi fiyakalı yürüyüş desen onda; padişah olmaya ne kalmış şunun şurasında. Nitekim yıllar sonra Zübeyir Gündüzalp de kendisine şaka yolu takılacak, “Bunda padişah kafası var.” diyecektir.
Yürü be Koca Halil, kim tutar seni…
Halil, yürüyecektir yürümesine de küçük bir sorun vardır. Kendisi Padişah gibi racon kesse de Halife ortalarda yoktur.
Elinde kandil sokak sokak Halifeyi arar. 1954 yılıdır. Bir gün İstanbul, Aksaray’da dolaşırken bir terzi dükkânına yolu düşer. Kumaşların yanında kırmız kaplı bir kitap dikkatini çeker. Alır, biraz karıştırır. İbre tavana vurmuştur. Bunu yazan Halife olmasın… Çırağa seslenir.
“Bunu yazan zat hayatta mıdır?”
“Hayattadır.”
Aha, kuş kafese girdi. Fakat kuşun aklı bir karış havadadır. Şark’a gidecek, Anadolu’ya ayak basacak, Osmanlı’nın diriliş startını verecektir. Bir gemisi olsa ertesi gün Samsun’da. Kafa tam fiyaka… Torsan Radyo Fabrikasının sahibi Arif Bey manzarayı çakar.
“Sen önce Bediüzzaman’a git, ondan sonra nereye gidersen git…”
Bekle Isparta; Koca Halil geliyor!
Halil, Bediüzzaman’ı araştırmaya başlar. Üstadın tam kafasına göre bir adam olduğunu anlar. Efendimizin (sav) soyundan geldiğini öğrenince eli ayağı titrer. Görmeden Üstada bağlanır. Eskiden beri bir ahdi vardır. “Peygamberimiz aleyhisselâtü vesselamın sülalesinden birini dünyada bulursam sürünerek yanına gideceğim.” demiştir. Ahdini yerine getirecek, sürünerek Üstada gidecektir. Arkadaşı Zekai araya girer.
“Yahu Halil, buradan Isparta’ya kadar sürünerek gidilir mi hiç?”
Halil nato kafa, nato mermer...
“Benim ahdim var, hiç olmazsa yolda ölürüm.”
Nihayet Zekai’nin yalvarmalarına dayanamaz, trene binmeye razı olur.
Isparta’ya varır, Üstadın kapısına dayanır. Eğirdir’e gittiğini öğrenince kendini Eğirdir’e vurur. Otele yerleşir. Sabahleyin karşıda bir evin kapısı açılınca hemen aşağıya iner. Bu kapı Çilingir Ali’nin kapısıdır. Halil korkusuz adamdır. Direk konuya girer.
“Bediüzzaman’ı arıyorum.”
Çilingir, Halil’den daha kırık.
“Üstad Barla’da, sen oraya gidemezsin.”
Mecburen İstanbul’a döner. Fakat içi bir türlü rahat etmez. İki gün sonra tekrar biner trene; ver elini Isparta. Akşamüzeri Isparta’ya gelir. Nuri Benli’nin oteline yerleşir. Sabah erkenden kapısı çalar.
“Halil Yürür! Halil Yürür!”
“Buyur hemşerim.”
Gelen Üstadın talebesi Bayram Yüksel abidir. Halil “abi” falan bilmiyor ki. Kendini padişah sanıyor.
“Üstad çağırıyor seni.”
“Tamam kardeşim, biz de onun için geldik zaten. Bir hamama gideyim, yıkanalım, öyle gideyim.”
Bayram kabul eder. Halil yıkanır. Posta Memuru olduğu için resmi kıyafetlerini giyer, Üstada öyle gider.
Halifenin huzurunda
Bediüzzaman’ı sarıklı, kılınçlı, devlete yardım edecek; genç, dinamik kuvvetli bir adam zannediyordur. Kafasındaki Halife profili böyledir. Bu duygularla Üstadın kapısına varır. Kapı açılır. İçeri girer. Koca Halil, koca dünyanın padişahıymış gibi heybetli şekilde Üstadın odasına süzülür. Üstad karyolada yatmaktadır.
“Şöyle gür bir sesle selâm vereyim de nasıl bir kahraman olduğumu görsün.” der içinden. Gür bir sesle, “Esselâmü Aleyküm.” der ama içinden. Birden sesi boğazına düğümlenir, sivrisinek gibi dınk diye kesiliverir. Allah Allah, Halil’e ne oluyor böyle! Titremeye başlar. Az sonra çözülür. Dağ gibi Koca Halil kapıda yığılıp kalır. Sultanın genç şehzadeleri Ceylan, Bayram ve Zübeyir bu hallere alışıktırlar. Devrik Padişah Halil’inin kollarına girerler; sürüye sürüye Üstadın dizinin dibine getirirler.
Bir zaman sonra Halil biraz kendini toparlar. Aşk ve hürmetle Üstadın elini öper. Üstad, Halil’e sarılır. Yüzünü, gözünü çocuk sever gibi okşar.
“Adın ne? Annenin, babanın adı ne? Nerelisin? Nereden geldin?” gibi sorular sorar.
Heyecandan Halil’in nefesi kesilecek gibidir. Arada bir karışlık mesafe vardır ama yine de sesini duyuramamaktadır. Fısıltı halinde,
“Adım Halil, İstanbul’dan geldim.” diyebilir.
Ceylan, Üstada yardımcı olur.
“Adı Halil’miş Üstadım.”
Üstad memnun olur.
“Seni Ceylan gibi kabul ediyorum.”
“Atıf Egemen'i tanıyor musun?”
Atıf Egemen, İstanbul, Süleymaniye’de Halillere yazı öğretiyordur.
“Bize yazı öğretiyor.”
“Nazif Çelebi’yi gördün mü?”
Halil bu işlerde daha yenidir; Nazif’i falan görmemiştir.
“Görmedim...”
Üstada sormak üzere altı soru hazırlamıştır. Sormasına fırsat kalmadan Üstad tek tek cevaplar. Sorulardan birisi Gönenli hakkındadır.
“Gönenli Mehmet Efendi iyidir kardeşim.” der Üstad.
O anda, “Bu zat İsa Aleyhisselam. Biz Hazret-i Peygamberin ümmetiyiz… Hz. İsa sonradan gelecek; Şeriat-ı Muhammediye ile amel edecek.” gibi şeyler geçer Halil’in aklından.
Üstad,
“Kardeşim dua et bize.” der.
Ama Halil’in kanaati kesindir, bu zat İsa Aleyhisselam’dır…
Sorma sırası tekrar Üstada gelir. İstanbul’dan belki elli kişinin ismini sayar.
“Sana vekâlet veriyorum kardeşim. Ben, seninle onlara selamımı gönderiyorum.”
Bir çuval da eser verir.
Halil boyunun ölçüsünü almıştır. Osmanlı’yı diriltecek Padişah gibi girdiği odadan er gibi çıkar. Risale çuvalını omuzlayıp trene biner. Acayip olmuştur. Birisi çuvala baksa, bakanın kellesini alacak gibidir.
İstanbul’a varır, selamları iletir. Sadece Birinci Söz’ü okumuştur ama vazifeyi üstlenmiştir.
“Ne kadar hizmet varsa bana söyleyin.”
O günden sonra çileli hizmet yükünü yüklenir.
Üstadı ziyaretler
Bilhassa teksir hizmetlerinden dolayı neredeyse her hafta Üstadı ziyaret eder. Yapacak iş çok, adam yoktur. Bazen Cağaloğlu’nda “Keşke 15 milyon Halil daha olsa!” diye bağırır. Adam az olduğundan hizmette yıllık izin on gündür. Halil iznini köyde babasına yardım ederek geçirir. Bir seferinde işleri bitiremeyince yirmi gün kalır. Üstada verdiği sözü tutamamıştır.
İzin dönüşü Üstadın kapısını çalar. Üstad, Halil’e kırılmıştır. Kırıldığı kişiye cezası, ilgisini kesmek şeklindedir. Görüşme talebini kabul etmez. Halil kapıda kalmıştır ama Üstadın kapısından başka da gidecek kapısı yoktur. Değil mi ki Üstadın kapısı kapanınca dünyanın kapıları kapanır. İçini bir Yahşi (ra) kaplar. O gün sokağın başında sabah namazından akşama kadar aç, susuz, kıpırdamadan, ardıç ağacı gibi ayakta bekler. Say ki Mecnun, Leyla’yı beklemektedir. Say ki Hz. Yahşi (ra), Hz. Mustafa’nın (sav) bir gülümsemesi için çölde beklemektedir. Halil’i gören gözler, “Burada bir âşık yatıyor.” diyordur. Halil’in gözleri öyle hüzünle doludur... Hâlbuki bilmiyorlardır ki Halil’in içi yanıyordur. Minarede ezanlar okunur ama Halil’in içinde salâlar okunur. Ne zaman açılacak Üstadın kapısı...
Akşam namazından sonra birden hava aydınlanır. Üstadın kapısından nurlu bir baş güneş gibi çıkar. Halil’in içine güneş doğar, karanlıklar dağılır. Üstadı yine Halil’i ipten almıştır. Üstadına koşar, ellerine uzanır, hasretle ve özürlerle öper, öper, öper…
Cephaneci Koca Halil
Risale-i Nur hizmetinde çalışırken idam etmişler, desinler
Bediüzzaman’ın talebelerinden Halil Yürür hayatının merkezine hizmeti koyar. Üstadı Sultan sayar. O günlerde Sultan’ın veziri Zübeyir Gündüzalp ile tanışır. Onu Üstad yerine koyar, hayatını ona göre ayarlar. İkisi de Sirkeci’de postane memurudur. Aynı evde kalmaya başlarlar. O günden sonra Zübeyir ile dünyayı postaneden idare ederler. Bir taraftan Risaleleri teksir ederler, diğer taraftan dağıtımıyla uğraşırlar. Halil’in kontrolü altında dokuz depo vardır. PTT memuru olmanın avantajını kullanarak Risalelerin yasak olduğu bir dönemde kelle koltukta 67 vilayete gönderirler. Polis devamlı peşlerinde olmasına rağmen asla geri adım atmazlar. Zaten Halil’in her tarafı keskin kılıçtır, polis falan dinleyecek hâlde değildir.
Halil kitapları sandık yapıp çemberledikten sonra omzuna alır. Beyazıt’tan Sirkeci’ye kadar sırtında taşır. “Risale-i Nur hizmetinde çalışırken idam etmişler.” desinler diye sandıkların üzerine bilerek kendi ismini yazar. Fakat o Üstadın muhafazasında olduğundan polisler emellerine ulaşamazlar.
Bir gün bir bahtsız “Nurcuların Reisi” diyerek Halil’i şikâyet eder. Gece ikide 20 polis Halil’in evini kuşatır. Karakola götürürler. Şikâyetçinin dediği kadar vardır. Halil gerçekten de keskin bıçaktır. Yine de her şeyi itiraf etmesini, gizli belgeleri vermelerini isterler. Koca Halil dellenir, makara yine boşalır.
“Ben elimle çıkarıp masanın üstüne koymam. Elimi, ayağımı bağlayın; ondan sonra kendiniz bulun.”
Halil bekâr; Kafayı koparmış, dünyayı elinin tersiyle itmiş bir kere. Sağında Bediüzzaman, solunda Zübeyir olan boyun eğer mi dünyaya…
Aramada cebinden mektuplar ve kitap listeleri çıkar. Mahkûm etmek için ipucu ararlar. Fakat Halil’in ser verip sır vermeyeceğini anlarlar. Sabaha kadar yapılan baskıya rağmen hiçbir şey öğrenemeyince serbest bırakırlar.
Halil küçük çaplı sivil darbe(!) hazırlığında
Bir gün Eyüp Ekmekçi, Ayasofya’da namaz kılmak ister. Personel, “Kılamazsın.’ deyince tartışma çıkar. Israrı sürdürünce hapse atarlar.
Halil’in küçük bir radyosu vardır. Eyüp’ün hapse atıldığı gün radyoda “Kur’an’la alay ediliyor.” zannına kapılır. Halil celalli adamdır. Tepesi atar.
Bu adamlara dersini verme zamanı geldi. Mahşer gününde “Kur’an-ı Kerim’le dalga geçiyorlardı; duyuyordun da niye müdahale etmedin?” demezler mi?
Zübeyir’e sormadan iş yapmayan Halil bu işi de danışmak ister. Durumu anlatır. Zübeyir denge adamıdır. Üstadından aldığı dersle nerede, nasıl davranılacağını çok iyi bilir. Dikkatle Halil’e bakar.
“Tuvalete gidiyorsun, sonra da ‘Tuvalet kokuyor!’ diyorsun. Bu kafayla sen de Eyüp’ün yanına gidersin...”
Bu sözler üzerine eylemsizlik kararı alır, teşebbüsünden vazgeçer.
Hediye kitap
Halil haftanın altı gününü hizmete, bir gününü de ayna sayarak maişete ayırır. Bir gün yeni yazıyla yazılmış kendi bastıkları Mesnevi-i Nûriye’yi satın alıp Üstada götürür.
“Üstadım bu eseri paramla aldım. Sana veriyorum.”
Üstad,
“Bu eser benim.” deyip, almaz.
Halil’e subliman mesaj vermiştir: Benim eserimi bana hediye edemezsin.
Ahiretini dahi feda eden Zübeyir Gündüzalp
1959’da Bediüzzaman, İstanbul’a gelir. Halil Yürür, Üstadın hasretiyle cayır cayır yanmaktadır. Hemen Üstada koşar. Mahşerin üç atlısı yan yana oturur. Halil’in keyfine diyecek yoktur. En çok sevdiği iki insanın yanındadır. Bir ara Üstad, Zübeyir’e döner. Şefkat makamında şakayla Zübeyir’in başını eliyle iter.
“Bu ahmağı ben niçin yanımda taşıyorum biliyor musun? Bu ahiretini dahi feda etmiş.”
Halil, Üstadın sözlerine dinlerken şehla gözlerine bakıp, dalıp gider. Üstad gözlerine bakılmasından her zaman rahatsız olur. Halil bunu biliyor olmalıdır; tokadı hak etmiştir. Üstadın, “Bakma keçeli” sözleri eşliğinde şefkatli tokadıyla kendine gelir. İster tokat, ister tekme olsun; nasıl olsa Halil, Üstadın gözlerinde cenneti gezip gelmiştir, dünya üstüne çöreklense üzülmeyecektir. Ama öyle bir gün gelir ki o gün dünya başına yıkılır. 23 Mart 1960 günü Üstadın vefat haberini alır. Yıkılsın dünya... Hemen cenazeye koşar; İstanbul’dan Urfa’ya kadar ağlar.
Bir modern zaman evliyası: Zübeyir Gündüzalp
İnsan dünya denilen ağır yükü taşımaya yükümlü. Ona ne kadar çok anlam yüklersen belin o kadar çok bükülüyor. Başın sıkışınca, ruhun daralınca “Bir başıma kalsam şeh-i devrâna kul olmam / Vîrân olası hânede evlâd u ıyâl var” mısralarına sığınıyor. Kendini insanlığa adayan dünyayı sırtına almaz; bilakis dünyaya sırtını döner. Varlıktan, masivadan, kuldan yüz çevirir, her şeyi Rabbinden bilir ve bekler. Hayat bir yürüyüştür; kimi hızlı, kimi yavaş yürür. Sırtında yumurta küfesi taşıyan ya da taşıdığını zanneden elbette adımlarını sayarak yürüyecek.
Halil Yürür, Risale-i Nur’la hayatın ve dünyanın sırlarına ererek Bediüzzaman ve Zübeyir Gündüzalp’in yolunda yürür. Onlardan aldığı dersle dünyayı elinin tersiyle iter, dünya yükünü omzuna almaz. Bilir ki sahabelere ve elbette çağın sahabeleri Bediüzzaman ve Zübeyirlere ahirette yoldaş olmak dünya denilen süslü şişeyi taşa çalmaktan geçer. O şuurla dünyayı da, Leyla’yı ardında bırakıp, dünya eleğini duvara asıp, kalbler gıdasız, ruhlar nursuz kalmasın diyerek hizmete koşar. Yıllarca yarı aç, yarı tok yaşar. Çile, yokluk, yoksullukla geçen yılları sabredilmesi değil, şükredilmesi gereken günler bilir. Değil mi ki sahabeler ve asrın sahabeleri de aynı kaderi paylaşmıştır.
Dünya yorucudur yorucu olmasına da yorgunluğu dindiren güzel rüyalar, Nurlu hizmetin ikramı kerametler de vardır. Halil de bu güzellikleri doya doya yaşar. Kalbinin bir yanında Hz. Mustafa (sav), diğer yanında sahabeler vardır. Ruhunun bir yanında Bediüzzaman, diğer yanında Zübeyir Gündüzalp vardır. Sahabeler, Sevgiliden (sav); Zübeyir, Bediüzzaman’dan nasıl vazgeçemezse Halil de bu ululardan vazgeçemez. İnsan açken aşkın kadrini daha iyi biliyor belki de. Halil yıllarca midesinde açlık çekmese ihtimal ki bu ulular kalbini ve ruhunu bu kadar çekmeyecektir kendilerine.
Halil’e göre Zübeyir fenafillah makamındadır. Birçok kerametine şahit olur. Bir gün Kırklareli’nde bir camide aşkla, şevkle sahabe aşkını anlatır. Zübeyir, İstanbul’dan hâllerine muttali olur. İstanbul’a gönünce Kırklareli’nde anlattıklarının hepsini söyler. Halil hayretler içinde kalır.
“Allah tarafından sizin önünüzde dünyanın bir makinesi var da ona mı bakıyorsunuz? Yahu ağabey Kırklareli buraya 200 kilometre ötede... Nereden biliyorsun bunları?”
Hz. Ömer, Medine’de olduğu halde İran’daki fethi manen yönetmiştir. Çağın Ömer’i Zübeyir de 200 km ötedeki sahabe sohbetine manen iştirak etmiştir. Ah ki bilemedi dünya kıymetini…
Dağlara vur kendini
Seni dinlemezlerse bir dağa çekilirsin Zübeyir
Bediüzzaman’ın talebelerinden Halil Yürür bir gün sabah namazına kalkamaz. Bir ara ağzına ılık ılık bir şeylerin döküldüğünü hisseder. Gözünü açtığında Zübeyir Gündüzalp’in cennetler bahşeden şefkatli gözleriyle karşılaşır.
“O öyle bir insandır ki, namaza kalk bile demezdi. Akla kapı açar, ihtiyarı elden almazdı.”
Bir zaman Üstad, Zübeyir’e “Eğer seni dinlemezlerse bir dağa çekilirsin.” der. İhtimal ki o gün gelmiştir. O gün Zübeyir, Halil’e seslenir.
“Eşyalarımı topla.”
Eşyaları toplayıp bisiklete sarar. Çamlıca’daki eve giderler. Burası iki odalı, küçük bir evdir. Yıllarca bu evde ikisi otururlar. Halil, ihtiyacı olduğunda haber vermesi için Zübeyir’in odasına bir zil taktırır.
Hizmetten ayrı düşmekten korkan Halil
Bir ara geliri hizmetlerde kullanılmak üzere Zübeyir Gündüzalp adına “Kanaat Pres Atelyesi” ismiyle pres atelyesi açar. Bu ismi vermesinin nedeni, “Zengin olurum da evlenmeye kalkarım; sonra da hizmetten ayrılırım.” korkusudur.
Zübeyir Gündüzalp’ten mektup var
Zübeyir Gündüzalp, 1965 yılında İstanbul’dan ayrılarak Eskişehir’e, Abdülvahid Tabakçı'nın evine gelir. Bir süre burada kalır. O günlerde Halil kendisine mektup yazar. Gündüzalp de cevaplar. Halil mektubu aziz bir hatıra olarak saklar:
Bismihi Subhanehu
Esselamü Aleyküm ve Rahmetullahi ve Berakâtühü
Aziz ve Fedâi Kardeşim Halil
Hem sana, hem kıymetli ve muhterem kardeşim Mustafa'ya (Mustafa Ekmekçi) çok selâm ederim. Risâle-i Nur’un nevvar, feyyaz, füsunkâr mütalaasında ve kudsî hizmetinde muvaffakiyetler dilerim. Mektubunu aldım. Seninle görüşünce bende fedaîliğe doğru olan ruhum nasıl ihtizaza gelirse mektubun da beni öylece mütehassis etti. Gelip giden kardeşlerden dâima soruyordum, acaba hasta mı diye merak ediyordum. Artık benimle senin eski canlılık günlerim geçti. Bundan sonra sıhhatine çok dikkat et. Başta Üstadımız, Sertacımız, Sevgili Üstadımız kendini dâima koruyordu. Üstadımızın hizmetine girdikten sonra ayıldım, kendimi korumaya başladım fakat eski dikkatsizliğimden ileri gelen rahatsızlıklar ibadetime, hizmetime zarar vermeye başlamıştı. Elhamdülillah eskisinden çok farklıyım, şimdi çalışabiliyorum. Ankara ve İstanbul kalabalıktır. Orada yapacağım işleri yapamıyorum. Bunun için daha bir müddet kalacağım.
Aziz kardeşim! Dünya fanidir. Sıkıntısı da fani, sevinci de fanidir. Cefası fani, safası da fanidir. Senin öyle çilelerle, cefalarla ve lûtf-u ilâhi sayesinde gördüğün hizmetler bir bin kıymetindedir. Merhum, mübeccel, âsil ve sevgili Üstadımız hasta bir talebesine çok defa diyordu ki; “Senin bu hastalığınla yazdığın üç-dört sahifelik hizmet, sıhhatli halinde yirmi sahifeden daha makbuldür.” mealinde ders verirdi. Gündüz uykusunu sakın sakın fazla uyuma. Yatsın uyup, sabahtan kalk. Kendini Süleymaniye veya daha uzak Fatih'e koş. Gündüz bir iki saatten fazla uyku bütün hastalıkların başı olan sebeplerden birisidir. Hasta da olsan sabahleyin fırla; ya Allah deyip bu yaz havasından, ilâhi feyzinden istifade et. Üstadımız yaz kış daima bütün ömründe çıkmış ve dağlara, bahçelere yürüyerek gitmiş… Emirdağ’ında, Barla’da o mecalsiz halinde mutlaka dışarı çıkıyor ve yürüyordu. Sıhhatin en büyük muhafızı üç nimet-i İlahiyede.
1- Temiz hava
2- Her gün yürümek
3- Yemekleri vaktinde, saatinde yemek
Duana çok muhtaç Kusurlu Kardaşın Zübeyr
Dünyanın terk ettiği Halil
Dünya benimle barışmıyor
Zübeyir Gündüzalp, Üstaddan ayrı kalmaya dayanamayacağı için önce vefat etmek ister. Bu halini açıklayınca Üstad sırrı ifşa eder.
“Sen hemen ölmeyeceksin, azap çekeceksin, çile çekeceksin.”
Halil, bunu bizzat Zübeyir’den işitir. Bir gece dersten çıkarlar. Çamlıca’daki eve gideceklerdir. Saat gecenin biridir. Zübeyir,
“Üsküdar Camisinde namaz kılalım.” der.
Cami kapalıdır. Hava öyle soğuktur ki Halil tir tir titremektedir. Dışarıda buz gibi muşamba üzerinde namaz kılacaklardır. Halil genç olmasına rağmen dayanacak gibi değildir. “Eve gidelim, sobayı yakalım, sıcacık yerde namazımızı kılalım…” diye iç geçirir. Ama emir büyük yerdendir. Buz gibi suyla abdest alırlar. Zübeyir imam, Halil cemaat olur; namaza dururlar. Namaz bitince Zübeyir, Halil’e döner.
“Kardeşim Halil, işte biz böyle sürüne, sürüne, sürüne öleceğiz.”
Hizmet ehli ya dünyayı terk etmeli ya da o dünyayı terk etmeli. Bir gün Zübeyir, Halil’e seslenir.
“Kardeşim dünya seni terk etmiş.”
Bunu duyunca öyle üzülür ki adeta bayılıp tekrar dirilir. Epey sonra aklı başına gelir. İlk ziyaretinde Üstada verdiği sözü hatırlar.
“Ben gençliğimi bu yolda geçireceğim.”
Yıllar sonra da söyle diyecektir.
“Dünya benimle barışmıyor. Dünya beni terk etmiş, küsmüş; ben dünyayı terk etseydim gidip barışacaktım. Ben dünyayı terk etmedim ki, o beni terk etmiş. Ben onu terk etseydim, dönüp, gelip barışırdım. O bizi terk edince yapacak bir şey yok… Bak kimse yok yanımızda şimdi. O yükü çekmek çok zor… Sizin şimdi gelmenizle ben bugün cennete girdim sanki. Yalnız ben şikâyetçi değilim kardeşim. Zübeyir ağabey bana, “Sen kendini herkes gibi bilme.” derdi. Bunu ben o zaman düşünüyordum hep ama bir şey de anlamıyordum. Sonra sonra anladık ama kuvvet kalmadı… Bak Şimdi cebimde Haşir Risalesi var, onu okuyorum. Bir senedir ezberlemek için okuyorum…”
Zübeyir dünyadan geçiyor
Bir gün Halil, Zübeyir’e,
“Ben senin emrinden de, yanından da ayrılmam; bizi ancak ölüm ayırır.” der.
Gerçekten de dokuz yıl öyle yaşarlar. Gündüzalp vefatından kısa süre önce rüyasında Üstadı görür. Halil’e anlatır.
“Bir ormanlıkta Üstad Hazretleriyle geziyoruz… Bir anda kaybettim Üstadı.‘Üstadım! Üstadım!’ diye uyandım.”
Belli ki Üstad, ‘Bu hasretlik bitsin.’ demiş, Zübeyir’i yanına almak istemiştir.
Çağrıya cevap gelir, Zübeyir hastalanır. Süleymaniye’deki dershaneye götürürler. Halil kısa süreliğine dışarı çıkar. O arada Zübeyir daha da ağırlaşır.
“Halil’i çağırın.” der.
Halil geldiğinde ağabeyleri ağlarken bulur. Zübeyir dünyasını değiştirmiştir. Halil çözülür, ağlamaya başlar, kendini yerlere atar. Dile kolay, dokuz yıl aynı evi paylaşmışlardır.
Halil’in iki canı vardır. Biri Bediüzzaman, diğeri Zübeyir. O gün ikinci canı da çıkar, o günden sonra dünyada cansız ceset gibi dolaşır, çile çeker.
Zübeyir’le Halil’in bu bağını bilen ağabeyler Halil’e, Gündüzalp’in kabrinin defnedileceği yeri söyleyip söylemediğini sorarlar. Halil de,
“Bizim kabrimiz İstanbul’dadır.” dediğini söyler.
Bunun üzerine Eyüp Sultan’a defnederler. Halil, Gündüzalp’i kabre indirir. Emaneti emin ellere, Üstada teslim eder.
Halil’in Medine’den ağır misafirleri var
Her hasbi Nur talebesi farkında olarak veya olmayarak Risale-i Nur’un kerametine mazhar olmuştur. Halil de bunun örneklerini yaşar. Fatih’te Abdünnur’un evinin bodrum katında Efendimizi (asv) anlatan Risaleleri teksir ederken Peygamber aşığı Hasan Feyzi Yüreğil’in şiirlerini okur.
Bir gizli hitap geldi Hak’tan
Bir abd-i mükerrem kurtuldu bıçaktan.
Öldükçe dirildikçe neden duymadı bir his
Ol nam-ı nebi, şanlı şehit, Hazret-i Cercis?
Efendimiz (sav) ve sahabeler adlarının anıldığı hemen her yere gelir. Halil bir gece teksir yaparken Efendimiz (sav)ve Aşer-i Mübeşşere yanına gelir. Bu rüya değildir. Âlemlerin Efendisi (asv) ve Aşere-i Mübeşşere taa Medine’den Halil’i görmeye gelmişlerdir. Heyecandan kalbi duracak gibidir. Efendimiz (asv) dünyaya teşrif ettiğinde bütün kâinat onu ayakta karşılamıştır. Halil de adede uyar, ayağa kalkar. Değil mi ki Hz. Muhammed (sav) dünyasına teşrif etmiştir. Gözlerinden sicim gibi yaşlar akmaktadır.
“Hoş geldiniz...”
Gençliğin imanı alevler içinde yanmaktadır. Hürmet değil hizmet zamanıdır. Efendimizin aşk dolu sesi odayı doldurur.
“Çalış! Çalış! Çalış! Biz uzakta değiliz, aramızda fazla mesafe yok.”
O gün bir daha anlar ki bu hizmet sahabe mesleğidir.
Gerçek Sevgi Ne Zaman Belli Olur?
Küçük Ceylan
Üstad, Halil Yürür’e, “Seni Ceylan gibi kabul ettim.” dediği için Ceylan Çalışkan’ı çok sever. Onunla da çok güzel günleri olur. Bir gün Ceylan’ın ceketini giyip gider. O gün ceket Ceylan’a da lazım olur. Dönüşte Ceylan hafif yollu sitem eder. Halil saz teli gibi ince bir adam. Hanım kahrı çekmemiş daha. Mahcup ve mahzun olur. Yüzüne bakamaz artık...
Ceylan bir hafta sonra Halil’in yanına varır.
“Bir insanın bir insanı sevgisinin ölçüsü nedir biliyor musun Halil?”
“Bilmiyorum!”
“Sevdiği nispetinde onun kötülüğüne dayanırsa, gerçek sevgi o zaman belli olur.”
O gün öyle bir ders alır ki bir daha hiç unutamaz.
Uhuvvet Risalesi çıkarması
Hava Puslu, Risale-i Nur Hizmetine Ara mı Versek?
1960 İhtilalı olunca bazıları bir süre Risale-i Nur hizmetini dondurmak ister. Tam bu esnada Ceylan Çalışkan kontrolü alır. Mehmet Fırıncı’ya,
“Biz şimdi ihtilal var diye neşriyata ara verirsek bir daha ne zaman başlayacağımızı bilemeyiz.” der.
Bunun üzerine Halil Yürür ve birkaç fedakâr beş bin adet Uhuvvet Risalesi bastırırlar. Fakat dağıtamadan polis baskın yapar. Kitapları ve kapıyı mühürleyip ayrılırlar. Halil kaçın kurası; elbet vardır bir planı. Gece yarısı depoya operasyon yaparlar. Kitapları kurtarırlar. Kitapları postanede çalışan Zübeyir Gündüzalp’e teslim etmek üzere Tekirdağ’a götürür. Dağıtım oradan gerçekleşecektir. Halil eski kulağı kesiklerdendir. Bu kadar kitabı tek başına postaneye taşıması mümkün değildir. Risaleleri en emin yere teslim edecektir. Polislerden kaçırdığı kitapları yine polislere emanet edecektir. Doğruca yakındaki karakola gider. Polislere seslenir.
“Hemşerim şu bavullar biraz şurada dursun. Ben bir yere uğrayıp geleceğim.”
Polis, Halil’i İstanbul çocuğu bildiğinden,
“Tamam kardeşim, şöyle koy.” der.
Oradan ayrılıp Zübeyir Gündüzalp’i bulur.
“Kardeş kitaplar geldi.”
“Nerde?”
“Karakolda.”
Zübeyir korku ve şaşkınlık arası, “Neee!” diye çığlık atar.
Onlar böyleydi; konu hizmet olunca canlarından geçmeyi bilirlerdi.
Canlar feda olsun onlara…
Polis, Cevşen kontrolünde
Risale-i Nur’un yasaklı olduğu dönemde Halil Yürür bir gün Risaleleri arabaya yükleyip yola çıkar. Bir süre sonra polis çevirir, ehliyet sorar. Halil’de ehliyet ne gezer. Ama Halil’de panik de ne gezer. Cebinden Cevşen’i çıkarır.
“Buyurun Beyefendi.”
Polis, Cevşen’i inceler. Arapça harfleri görünce sinirlenir.
“Bu ne, bu? Ben senden ehliyet istiyorum. Sen benimle dalga mı geçiyorsun!”
Halil hiçbir zaman altta kalmaz, sırtı yere gelmez. Aynı sertlikle cevap verir.
“Ne demek bu ne? Bu ahirette geçiyor da dünyada niye geçmiyor?”
Polis bir Halil’e, bir de Cevşen’e bakar. Halil’in kafasının kırık olduğuna kanaat getirir. Çattık belaya, der. Hışımla,
“Hadi git işine be adam, başıma bela olma.” der.
Onlar böyleydi. Makamlarını bilenler onlara veli, bilmeyenler deli zannederdi.
Bekir Berk’in fedaisi Koca Halil
1958’de Üstadın yakın talebelerini hapse atarlar. Davayı Av. Bekir Berk alır. Halil Yürür, Berk’i daha önceden tanımaktadır. Davayı alırım, deyince bayram yapar. O günden sonra Berk’le daha da yakınlaşırlar. Berk, Halil’e “Koca Halil” diye hitap eder. Halil de Berk’in fedaisi olur, muhafızlık yapar. 1958’den sonra oniki sene yazıhanesine getirip götürür.
1960 İhtilalında birileri Berk’in yazıhanesinin kapısını kırıp içeri girer. Halil ve Berk Risale dersinden çıktıktan sonra gece ikide yazıhaneye gelirler. Berk kapıya dokununca açık olduğunu fark eder. O esnada Halil arkadadır.
“Halil yetiş!” diye bağırarak geri çekilir.
Halil koşarak,
“Yâ Allah! Yâ Muhammed!” deyip içeri dalar.
İçerisi zifiri karanlıktır. Odaları dolaşır. Fakat kimseyi bulamaz. Kimliği belirsiz kişiler yazıhaneyi talan etmişlerdir. İçerisinin güvenli olduğunu anlayınca Berk’i içeriye alır.
İsa Peygamberin yalvacı Halil
Halil’in Üstadın hizmetine girmesinden babası başlangıçta hoşnut olmaz. Köyde işler beklemektedir, adama ihtiyaç vardır. “Bir tane oğlum vardı, onu da Bediüzzaman aldı.” der durur. Bir ara köylerine bir karakol çavuşu gelir. Halil’in babasına Üstadı anlatır.
“Sen tanımazsın, bir hoca vardı. Biz onunla Denizli Hapsinde beraber yattık. Benim arkamı sıvazladı; ‘Paran cebinden eksik olmasın.’ dedi. Onun için benim cebimden para eksik olmaz.”
Babası taşı gediğine koyar.
“Nasıl tanımam Bediüzzaman’ı, oğlumu elimden aldı.”
Babası bir gün rüya görür. Hz. İsa, Halil’i sağ tarafına almıştır. Millet çığ gibi karşıdadır. Halil’in babasına seslenir.
“Mustafa bunların içine karışma. Bunların hepsini kılıçtan geçir.”
Babası o günden sonra Halil’in ve Üstadın makamını anlar ve hizmete dost olur.
Ekmeği ve kalbi bölüşmek
Risale-i Nurlara çalışırken açlıktan ölmüş, desinler…
Halil Yürür, Bediüzzzaman ile tanıştıktan sonra hayatını hizmete vakfeder. “Anam, babam Allah’ındır. Onların rızkını o versin; ben ihtiyarlayıncaya kadar bu hizmete devam edeceğim. İhtiyarlayınca Mahmutpaşa’da tezgâha bir iki pantolon falan koyup işportacılık yapacağım; ahir ömrümü öyle geçireceğim.” diye düşünür hep. İşportacılık fikrini de Zübeyir Gündüzalp verir. 1954’den 1982’ye kadar İstanbul’da bu şuurla otuz yıla yakın yarı aç, yarı tok hizmet eder.
Hizmette erzak ve harçlık işleriyle ilgilenen Bediüzzaman’ın talebesi Mehmet Emin Birinci bir gün başka bir vazifeye gidince Halil’e erzak götüremez. Halil üç gün boyunca aç şekilde Risaleleri teksir etmeye devam eder. Üç günün sonunda ayaklarını neredeyse yere basmıyormuş gibi hisseder. Cebini karıştırır, eline bir incir sapı gelir. Onu yiyerek ayakta durmaya çalışır. Teksir bitince Fatih’ten medreseye tabir yerindeyse sürünerek gelir. Gündüzalp’e hafif sitem yollu halini arz eder. Teselli etmek yine Gündüzalp’e düşer.
“Git kardeşim, ‘Risale-i Nurlara çalışırken açlıktan ölmüş.’ desinler.”
Bu sözü duyduktan sonra, zıpkın yemiş gibi bir dinçlik hisseder vücudunda. Açlığı unutur, kalkıp koşa koşa hizmete gider.
Bir gün Mehmet Emin Birinci ve Abdülkâfi Talu, Halil’i teksir yaptığı yerde ziyaret ederler. Halil çay ikram eder. Onlar,
“Biz acıktık, bir şey yok mu?” derler.
Halil mahzunlaşır.
“Var ama siz yemezsiniz onları.”
“Yeriz canım, ekmek değil mi bu…”
Mesele anlaşılır. Halil kendini tamamen hizmete verdiğinden zaman kaybı olmasın diye çöpten topladığı ekmeklerle idare etmektedir. Mahcup şekilde cevaplar.
“Ben sürekli teksir yapıyorum. Hizmeti bırakamadığım için bir yerde çalışamıyorum.”
52 yaşında bir damat
Üstada ekmek getiren gelin
1982 yılıdır. Halil 52 yaşındadır. Üstad, Ceylan Çalışkan ve Zübeyir Gündüzalp dünyadan çekilmiştir. Artık dünya iyice çekilmez olmuştur. Dünyadan tamamen vazgeçmenin eşiğindedir. Dünya Halil’e kendini kabul ettirememiştir. Hizmet sevgilisi olmuş, hiç evlenmemiştir. Bütün dünyası ve duası hizmettir. Fakat biri vardır ki Halil onun yirmi yıldır duasıdır. Allah’ım beni Halil ile evlendir, diye diye yanıp yakılmaktadır. Fakat Halil’in bundan haberi yoktur. Ne güzeldir birinin duası ve rüyası olmak… Bir gün dualar ve rüyalar gerçek olur. Halil bu hanımla tanıştırılır. Evlenirler. İstanbul’dan Eskişehir’in İnönü ilçesine taşınırlar. Hanımın maddi durumu iyidir, Halil’in rızkını temin eder. Ev de hanıma aittir. Bunun üzerine yıllar önce yaşadığı bir anıyı hatırlar.
İlim talebesinin rızkına Üstad kefildir. Bir gün Üstad Hazretleri Halil’e el kadar ekmek verir.
“Bir kadın getirdi. Bu benim yirmi günlük yiyeceğim kardeşim.” der.
Ekmek o kadar bereketlidir ki Halil ve arkadaşına bir ay yeter. Halil işin sırını 25 yıl sonra, 52 yaşında çözer. Üstad yine subliman mesaj vermiştir.
“Bir kadın tarafından, dünya malı verilecek sana…”
O kadının bu kadın olduğunu anlar.
Dünyayla barışmak, dünyaya alışmaktır
Dünya iyilerle barışmak, kendine alıştırmak istemez. Bilirim senin de içinde bir Halil yatar. Dünya seni sarıp sarmalasın, herkes seni anlasın istersin. Oysa sağında Zübeyir, solunda Bediüzzaman olanın başkasına ihtiyacı var mıdır...
Zübeyir Gündüzalp, Halil Yürür’ün şahsında herkesi tebrik ve teselli ediyor.
“Senin öyle çilelerle, cefalarla ve lûtf-u ilâhi sayesinde gördüğün hizmetler bire bin kıymetindedir.”
Zübeyir’i kabre ev arkadaşı Halil koymuştu. Zübeyir gibi yaşadıktan sonra cenazeler ortada kalmaz. Gün gelir, dünya seninle barışır, gönülevindeki cenazeni kaldırır.
Tarih 7 Ocak 2020’yi göstermektedir. Halil, Bediüzzaman ve Zübeyir’den sonra dünyadan soğudukça soğumuştur. O gün lisan-ı hâliyle, “Ben Yürür’üm Yare, Yare” diye diye dünya yolculuğunu noktalar. Sevgiliye (sav), sahabelere, Üstada ve Zübeyir’e kavuşur. Nurları neşrederken Sevgili (sav), Aşere-i Mübeşşere, Bediüzzaman ve Zübeyir ona yoldaşlık etmiştir. Zübeyir’i kabre o koymuştur. Ümidimiz ve duamız odur ki Sevgili (sav), Aşere-i Mübeşşere, Bediüzzaman ve Zübeyir tabutunu omuzlamıştır. Bir gün Eskişehir, İnönü, Yenice Mahallesindeki kabrine uğrarsan uluların selamını da söylemeyi unutma…
Ruhlarına El-Fatiha…
*Kaynak: Ömer Özcan-Ağabeyler Anlatıyor
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.