Habibi Nacar YILMAZ

Habibi Nacar YILMAZ

Müşterin Allah Olunca

Bazı ilaçlar ve insanlar için, dillerde dolaşan "her derde deva" deyimi vardır ya. Kur'an'ın tümü için, Nurlarda da özellikle bazı kısımları için, aynı tabiri kullanırım eskiden beri. Bazı kısımları okuyunca kendimizi, mahiyetimizi yeniden keşfetmiş gibi olur; geçmiş ve geleceğimizde derinleşmeye çalışırız. 6. ve ve 23. Söz bu kısımlardandır mesela.

6. Söz'ü ilk okuyuşumda, cümlelerini sanki içer gibi olmuştum. 6. Söz'ün başındaki Tevbe Suresinin "Allah nefis ve mallarınızı cennet karşılığında satın almıştır." mealindeki 111. Âyetinin birinci cümlesinin, daha mealini bile bilmiyordum. Üstad, meal vererek aklı ve feyzi kısa meale mahsus bırakmamış, âyetin geniş anlamını sınırlamamış. Aksine anlamı, metnin tümüne sindirmiş sanki. Büyük ve çok daha zor olan nefsî cihadın bir nevi anatomisi çıkarılmış, yol haritası çizilmiş Altıncı Söz'de. Asıl büyük cihat da buydu. "Ben ve benim dediklerini" yani emaneten uhdene verilenleri Allah'a satmadan, kendi âleminde kumandanlık yapmadan, maddî ve küçük cihadı yapmak da mümkün değildi zaten.

Okuduğum bir yazı vesilesiyle, Altıncı ve 23. Söz'ü tekrar birlikte okumaya, satırlarında gezmeye çalıştım. Âyette geçen "Satın almıştır." kısmı, evvela zihnimde yeni anlamları canlandırdı. Demek biz, Allah'ın müşteri olduğu kıymetteydik. Müşterimiz Allah olunca, Allah'ın satın alacağı bir kıymet ve kalitede yaşamamız lazım değil mi öncelikle?

Allah'ın müşterisi olduğu kıymette olmak, ne büyük bir şeref değil mi? Allah'ın müşterisi olduğu bir keyfiyette olduğumuzun ne kadar farkındayız? Halbuki şeytan, onu çamurdan yarattın, diyerek Âdem'e secdeden imtina etmişti. Melekler ise, çamurun arkasındaki Hazret-i insan cevherini görmüşlerdi.

Bazen hor gördüğümüz, tenkitlerle yerin dibine batırmaya çalıştığınız, eften püften meselelerden dolayı küsüp irtibatımızı kopardığımız insan, Allah'ın müşterisi olduğu, Allah'ın satın alacağı kalitede. İsyanları da olsa, tekrar kendisine döneceğinden ümidini kesmediği bir cevheri saklıyor insan.

Böyle bir cevher, bir daha bulamayacağı ömrünü, nefsini, değerli cihazatını kime satmaya; sesini soluğunu kimlere yağmalatmaya, hangi basit tezgâhlarda karartmaya niyetli acaba? Dünyada cenneti inşa edebileceği tezgâhlarda kalfa, düştüğü dünya tarlasında tûba ağacına gebe tohum keyfiyetini, hangi sahte tebessümlere teslim etmek ve hangi muzır maddelerin celbine sarf etmek peşinde acaba?

Afakî işlerde dağılmaya, kesrette boğulmaya o kadar teşneyiz ki. Bu konuda "göz açıp kapayıncaya kadar"a bile bazen tahammülümüz olmayabiliyor. Kaybı da kazancı da ebedî olacak bir meydan-ı imtihanda "Hazer et, dikkatle baş, bakmaktan kork!" ikazları, bu fakire sırat köprüsünü hatırlatıyor. Yani sanki dünyada sırat köprüsünde yürüyor gibiyiz. Her an batabilme tehlikesi yakamızı bırakmıyor. Latifelerimiz, bir batmanı kaldıracak baş gibi değil. Bir saçı kaldıramayan, "gaflet ve dalâletten gelen küçük bir hâlete bile dayanamayacak" hassasiyette. Bize değer katan, bizi değerli ve biricik kılan da zaten böyle bir keyfiyette yaratılmamız değil mi? Yoksa melek gibi olacaktık.

Melekler, bu yaratılışımıza bakarak kan dökecek biri olarak vasfetti insanı önce. Fakat Cenab-ı Allah insanın, içinde cennetin saklı olduğu dünyada, cennete ulaşmasını ve orayı hak etmesini diliyor ve insana bir teklifte bulunuyordu. İnsana müşteri oluyordu.

Çoğu zaman fotoğraflarımızı çeker, sabit de olsa bazı hâllerimizi istikbâle nakletmek, ölü hâllerimiz de olsa onları ebedîleştirmek isteriz. Neticede fotoğraftır, bizi ne kadar temsil eder ki? Konuşmaz, gülmez, yemez, içmez sabit bir gölgedir fotoğraf. Peki, tadan ve konuşan dilimizi , görür gözümüzü, yürüyen ayağımızı aynı şekilde istikbâle bırakmak istemez mi insan? Düşünün ki bir milyon sene sonra da olsa, dostlarınla birlikte ve elemsiz bir hayattasın ve varsın. İşte, ebed isteyen bir insan için, hayatî derecede önemli böyle bir sonuç için "Beş mertebe kârlı bir surette, güzel ve rahat bir çare var."

6. Söz, âyetten mülhemen bir cümle ile bu çareyi formüle ediyor ve önümüze koyuyor. Nedir çare? "Nefis ve malını, benim dediklerini, yani muvakkaten sana verilmiş ve zaten elinizden çıkacak olan emaneti, Sahib-i Hakikisine satmak." Anladık da Sahib-i Hakikî bu malı alır mı? Evet alıyor ve alacağını âyetle bize bildiriyor. Hem sana emaneten vermiş hem de sendeki bu emanetine müşteri oluyor ve bize elinizde olan emanetimi bana satınız, diyor. Yani bu geçici emanet ebedileşsin istiyor. Ebedî olarak sizin olmak üzere iade edeceğim, diyor. Satmazsanız, bu mal elinizden çıkacak, beyhude gidecek, zarar çekeceksiniz demek istiyor. Yüzü fâniyâta dönük ve fâniyâta müptela olan insanın nazar-ı dikkatini bu teklife yönlendirmek çok zor ama insan için bir zaruret de aynı zamanda. Beka istiyor çünkü insan.

Asırlar arkasından:

"Ölümden ne korkarsın,
Korkma ebedî varsın."

diye seslenen âşık da bunu dinlendirmeye; korkuyu yenmenin ve ebedilik kazanmanın yolunun "fâniyi Ebedîye satmak"ta olduğunu göstermeye çalışıyordu.

Evet dostlar, Allah, ben dediğini de benimdir dediklerini de sonsuzluk karşılığında satın almaya değer görüyor. Seni cennete lâyık bir kıymete çıkarmak istiyor. Sen ise, imanla ancak Allah'ın müşterisi olacağı bir kıymet kazanıyorsun. Fakat insan kimin nazarında kıymet kazanmak istiyor acaba? Daha önemlisi, kimin sana kıymet vermesini istiyorsun? Hangi nazarda yer tutmak, kimlerin gözdesi olmak istiyorsun? Can alıcı sorular bunlar. Allah'ın müşterisi olduğu malı, hangi pazarlara sürüyor veya hangi mahfellerde çürütüyoruz? Kimin malını, kimden kaçırıyoruz? Senin kurumuş, çürümüş, değersiz kalmış kemiklerini, sonsuz diri kılmaya değer gören Rabbinden kaçmak, kaçamak yapmak, yapmaya çalışmak ayıp olmuyor mu biraz?

Selam ve dua ile.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.