Mesut ENDER-ARAŞTIRMALARIN DİLİ

Mesut ENDER-ARAŞTIRMALARIN DİLİ

Elmas tarlasında oturup açlıktan ağlamak

A+A-

YAŞANMIŞ BİR HİKÂYE

Hindistan’ın Haydarabat bölgesinde bir köyde, Ali Hafed isimli Fars kökenli bir aile yaşamaktaydı. Bu aile köyün ortalamasına göre zengin sayılırdı; içinde farklı çeşitlerde meyve ağaçları olan ve ekme-biçmeye uygun tarlaları ve bahçeleri vardı. Ali Hafed hırslı bir insandı. Çalışkandı. Ticarete kafası çalışıyordu.

Bir gün, akşamın alaca karanlığında kapısı çaldı. Gelen, o bölgelerde gezerek insanlara ahlaki öğütlerde veya dünyevi yol gösterici tavsiyelerde bulunan Budist rahiplerden biriydi; onu tanıyordu; yaşlıydı ve ağırbaşlı, güzel sözlü bir din adamıydı. Geceyi geçirmek için evlere misafir olurdu.

Ali Hafed, Budist rahibi içeri buyur etti; misafirperver ve sohbet etmeyi severdi. Yemekler yendi, gecenin ilerleyen bir vaktine doğru odun ateşinde pişirilen kahve yudumlanırken sohbet de koyulaştı.

Geç vakte doğru Budist rahip, Ali Hafed’e zengin olmanın öneminden bahsedip, ona elmas tarlalarından söz etti; şayet bu elmaslardan bir tanesine sahip olunması durumunda, değil bölgenin, ülkenin en zengini bile olabilirdi.

Ali Hafed, Budist rahibe “Bu elmas tarlasını nerede bulabilirim?” diye defalarca sormasına rağmen, her defasında “Onu arayıp bulmalısın; o senin arayışına bağlıdır. Arayan mutlaka bulur; bulanlar da arayanlardır” şeklinde cevapladı. Geceyi uykusuz geçiren Ali Hafed kafasını bu elmas tarlasına takmıştı. Gecenin geç vaktinde bile rahibi uyandırıp aynı soruyu sormuş, ancak aynı cevabı almıştı.

Ertesi sabah, rahibin ayrılmasından sonra Ali Hafed elmas tarlası hülyasının peşinden koşmak ve onu bulmak için aramaya karar verdi. Aklı hırsına hakim olamıyordu. Radikal bir karar vererek tüm mal ve mülkünü satıp, paraları cebine koydu. Ailesini akrabalarına emanet etti. Ve elmas tarlalarını aramaya çıktı.  

Önce Ortadoğu’ya, Filistin bölgesine gitti; sordu soruşturdu; lakin kimse böyle bir tarlayı duymamıştı. Çoğu insan elmasın ne olduğunu bile bilmiyordu. Kuzeye, Sibirya’ya gitti. Daha sonra Avrupa’da aradı elmas tarlasını. Sonuç nafileydi. İspanya’ya geldiğinde artık elmas tarlası aramaya ne dayanacak gücü kalmıştı ne de parası. Geri dönüp onurunu zedelememek için, verdiği radikal bir kararla, kendisini Barselona sahillerindeki kayalıklardan Akdeniz sularına atarak intihar etti.

***

Ali Hafed’in elmas tarlası aradığı günlerde, tarlasını, bahçesini, hayvanlarını sattığı kişi, bir gün bu bahçede çift sürerken sabanını derinlemesine daldırdığı yerden birden bir suyun çıktığını gördü. Bir pınardı ortaya çıkan. Ancak daha ilginç olanı su kenarında, diğer taşların arasında farklı olarak, güneş vurdukça göz kamaştıran ışıltılar yansıtan taşlar gördü. Önce önemsemedi, ama gözlerini onlardan alamıyordu. Sonra bir tanesini alıp, evde salonun vitrin görevi gören kısmına koydu.

Aradan biraz zaman geçtiğinde aynı rahip yine aynı eve misafir olarak geldiğinde taşı gördü. Hemen “Ali Hafed geri mi döndü?” dedi. Ev sahibi “neden?” diye sorduğunda, rahip taşı işaret ederek, Ali Hafed’in elmas tarlası aramaya gittiğini ve şu anda odada bulunan bu taşın çoğu insanın hayalini süsleyen elmas taşı olduğunu söyledi. Sonra köyün bilge muhtarına gidip taşı gösterdiklerinde gerçek ortaya çıkmıştı:

Ali Hafed’in ömrünü verdiği elmaslar başka yerlerde değil, hemen elinin altında, kendi bahçesindeydi.

HERKES KENDİ ELMAS TARLASININ ÜZERİNDE OTURUYOR

Bu yaşanmış bir hikâyedir ve Haydarabat bölgesindeki en değerli elmaslar, Ali Hafed’in bahçesindeki elmas kazılarından temin edilmektedir.

Bu yaşanmış öykünün ana fikri şudur: “Herkes kendi elmas tarlasının üzerinde oturuyor.”

Bu hikâyeyi anlatan kişi ABD’nin Philadelphia şehrinde bulunan ve hala en iyi üniversitelerden biri olan “Temple” üniversitesinin kurucusu, 1843 yılında doğan ve 1925 yılında ölen Russell Herman Conwell’dir.

Hem gazeteci, hem savaş muhabiri ve hem İlahiyatçı, yani bir din adamı ve aynı zamanda hukukçudur. Conwell’in ve kurduğu üniversite olan Temple’in öyküsü çok ilginçtir. Conwell, üniversiteyi kurmak ve gençlerin okumalarını sağlamak için Ali Hafed’in öyküsüyle başlayan meşhur “Elmas Tarlaları” konuşmasını ABD çapında konferanslar serisi şeklinde vermiş, konferansa katılan her kişiden sadece 1 (Bir) dolar alarak toplamda 6 milyon dolar toplamış ve bununla Temple üniversitesini kurmuştur.

O dönem, icatların yaygın olarak yaşandığı, madenciliğin esas mesleklerden biri olduğu ABD’de, Ali Hafed’in öyküsüne benzeyen binlerce “kişisel başarı” ve “patent” olayları yaşanmıştır.

Conwell’in mezarı da üniversitenin hemen giriş kapısının hemen yakınında bir yerde, “Kurucunun Cennet Bahçesi” adıyla anılmaktadır.

Conwell’in yaptıkları, kendi elmas tarlasını nasıl işlettiğinin bir örneğiydi.

Bu öykünün ve Conwell’in hayat hikâyesinin devamını okumak istiyorsanız, dilimize de çevrilmiş olan “Elmas Tarlaları” (The Acres of Diamonds) kitabından bir tane temin ederek okuyabilirsiniz. 

***

ALİ HAFED ÜZERİNDEN DÜŞÜNMEK

Bu dünya hayatında çoğu insan, çoğu toplum Ali Hafed gibidir.

Amaçladıkları ve aradıkları belki de burnunun dibinde olduğu halde, “uzak görüşlü(!)” olduğu için, hemen yanı başındaki imkanların farkında bile değildir.

Başarının, kendisinden çok uzakta olduğuna inanmaktadır.

Oysa bu tarz inançlar kişiyi ve toplumu hasta eder.

Çöken toplumlar, başarısız ekonomiler, ahlakı yozlaşan insanlar, yalnızlaşan devletler; hepsinin ortak noktası mutsuz ve umutsuz insanlar topluluğuna sahip olmalarıdır.

Oysa herkese yetecek kadar dağıtılan rızık arenası olan şu dünyada insanlar, farkında olmadıkları bir hazinenin üzerinde oturuyorlar.

Bu tür toplumlar; umudunu kaybetmiş, kendine güveni olmayan, yenilgiyi baştan kabullenen yeis toplumlarıdır.

Son günlerde yapılan Kovit bağlantılı bazı araştırmalar, umutsuzluğun insanı öldürdüğüne işaret ediyor (https://www.sciencenews.org/article/deaths-of-despair-depression-mental-health-covid-19-pandemic). Aynı araştırmada, ABD’de siyahilerin beyazlardan daha erken öldüklerini, nedenin ise fakirlik ve yoksulluğun umutsuzluk doğurduğunu ve erken yaşlarda ölen insan sayısının arttığını buldular.

Başka benzer araştırmalar, umutsuz toplumların fakirleşmeye, fakirleşmenin de umutsuz toplumlar oluşturduğuna dikkat çekmektedir. Umutsuzluk, majör depresyon ve anksiyete bozuklukları gibi duygularla makul bir ilişkisi olan psikiyatrik bozukluklardır.

Psikiyatrik bozukluklar içinde olan bireylerin ve toplumların kendine özgüveni olmadığı gibi öz saygısı da yoktur; sığınacağı toplumsal yardımlaşma araçları ve kurumları hiç yoktur. Battıkça batan bir gelecek, karanlıklar içinde o topluma göz kırpmaktadır. Çalışma azminin kırılması, çaresizlikten kıvranma, düşük benlik saygısı, kendini küçük görme, sevilmediğini hissetmek duygusu, sosyal izolasyonla içe kapanma eğilimleri baş göstermiştir.

BEDİÜZZAMAN’IN “HASTA ASRI”

“Bu asrın acip hassasındandır ki: Elması elmas bildiği halde, camı ona tercih eder.” (Sikke-i Tasdik-i Gaybi)

Depresyondaki insanların temel davranışlarından biri hatalı kara vermektir. Camı elmasa tercih etmek; değer bilmemek, ölçüsüzlük ve aceleci yüzeyselliktir.

Kendi farkındalığından uzaklaşmış insanların ruh halidir.

BİZ DE KENDİ ELMAS TARLAMIZIN ÜZERİNDE OTURUYORUZ!

Biz de, bu ülkenin bizzat kendisi de derin tarihi hazinelerin üzerinde oturmakta; ancak yoksulluk içinde yaşamaktadır.

Bu yoksulluk iktisadi alanda olduğu gibi, kültür, sanat alanında, belki de en önemlisi düşünce ve ahlaki alanda da yerini almıştır.

Aslında konunun bir ahlaki problem olduğunun farkında olmalıyız.

İslam dünyasının yerini bile unuttuğu elmas tarlaları, maddi ve manevi alanda keşfedilmeyi bekliyor. Tıpkı, keşfedilmesinden önce, üzerinde oturulan petrol yatakları gibi; “ol mahiler ki derya içredirler, derya bilmezler.”

Oysa İslam dünyası, şimdi oturmuş, fakirlik, cehalet ve ayrışmanın verdiği can sıkıntısı ile umudunu kaybetmiş, çatık kaşlarla birbirine bakıyor.

İslam dünyası kendi haline ağlamasını da bilmiyor; oysa ipin ucunun hala kendi elinde tuttuğunun farkında değil; uyandırılmalıdır.

Belki onlar kendi başlarına bulamayacaklar; bu açıdan bakıldığında Türkiye İslam dünyasının elmas tarlasıdır; keşfedilmeyi bekliyor.

Çünkü özellikle kavm-i Arabın elinde Kur’an var ve bir de davasına sahip çıkması için cibilli bir taraftarlık…  Paslanmış bîhemtâ bir elmas, daima mücellâ cama müreccahtır.” (Hakikat Çekirdekleri)

Kendi elmas tarlamızın üzerinde oturup konfor alanında yaşamaya çalışıyoruz.

Bediüzzaman’ın elmas tarlasına sahip olduğunu iddia eden Nur Talebeleri de bu elmas tarlasının üzerinde oturmuş; ancak o elmasların farkında olsalar da işleme girişimleri eksik. 

Risale-i Nur başta içinde doğup büyüdüğü bu toprakların, bu ülkenin, daireyi genişletirsek tüm İslam aleminin bir elmas tarlasıdır; biz ise üzerine oturmuş, kimseye yerimizi kaptırmıyoruz.

Oysa Bediüzzaman, kendisine sunulan başka ülkelerdeki nimetleri elinin tersiyle geri çevirip, “Hicazda da olsam buraya gelmem lazım!” dediği bir ülkeden söz ediyoruz.  

Çünkü Risale-i Nur Türkiye’nin ve İslam dünyasının elmas tarlası olduğu gibi, Bediüzzaman’ın elmas tarlası da bu mübarek vatandaki nur kardeşleri ve bu vatan evlatlarıdır.

TARLANIZI DERİNLEMESİNE İŞLEYİN!

Sabanı derinden toprağa vurun; yüzeysel sürümler, teğetçilik sizi hakikatlere ulaştırmaz; su kaynağına, oradaki elmaslara ulaşamazsınız. Bu ülke, çareyi Risale-i Nur’da bulacak, tek şart elmasları gösterecek derinlemesine gayrettir.

Bediüzzaman hem kendi vazifesini ve hem de elmas tarlasının bekçiliğini yapanlara açık bir şekilde şöyle söyler:

“Hem bunu kat'iyen ilân ediyorum ki: Risale-i Nur, Kur'ân'ın malıdır. Benim ne haddim var ki, sahip olayım, tâ ki kusurlarım ona sirayet etsin. Belki o Nur'un kusurlu bir hâdimi ve o elmas mücevherat dükkânının bir dellâlıyım.” (Tarihçe-i hayat, Emirdağ Hayatı)

Bediüzzaman Risale-i Nur için “Elmas Kılınç” ve “Elmas Anahtar” kavramlarını kullanıyor.  O elmasların kaynağı ise asr-ı saadeti mesut kılan elmas tarlası, “Kur’an”dı. 

“Filhakika, Sulh-u Hudeybiye ile çendan maddî kılıç kılıfına muvakkaten konuldu. Fakat Kur'ân-ı Hakîmin bârika-âsâ elmas kılıcı çıktı; kalbleri, akılları fethetti. Musalâha münasebetiyle birbiriyle ihtilât ettiler. Mehâsin-i İslâmiyet, envâr-ı Kur'âniye, inat ve taassubât-ı kavmiye perdelerini yırtarak hükmünü icra ettiler.” (Yedinci Lem’a)

“Cenâb-ı Hak, benim gibi kalemsiz, yarım ümmî, diyar-ı gurbette kimsesiz, ihtilâttan men edilmiş bir tarzda; kuvvetli, ciddî, samimî, gayyur, fedakâr ve kalemleri birer elmas kılıç olan kardeşleri bana muavin ihsan etti. Zayıf ve âciz omuzuma çok ağır gelen vazife-i Kur'âniyeyi, o kuvvetli omuzlara bindirdi, kemâl-i kereminden yükümü hafifleştirdi. (Barla Hayatı)

ZÜLFİKAR (ELMAS KILIÇ) VE IŞIN KILICI

Bediüzzaman “Elmas Kılıç” olarak çoğu kere Zülfikar’ı işaret ettiğini düşünüyorum. Ben elmas kılıcın müşahhas şeklini Yıldız savaşları filmindeki uzay kılıcına benzetiyorum.

Şeffaf tasarımdaki ışın kılıcının üzerindeki beyaz butona basılı tuttuğunuzda ses ve ışık efekti veriyor. 56 cm. uzunluğundaki uzay kılıcı ile çocuklar hayal güçlerindeki macera dolu oyunları kendileri canlandırabiliyorlar.  

Zülfikar, günümüze uygun bir "Işın kılıcı"dır. Nuruyla, ışığıyla aydınlatarak düşmanlarını yeniyor. Zülfikar (ışın kılıcı) "Yıldız Savaşları filmlerindeki Jediların ve Sith'lerin temel silahı" gibi, Nur Risaleleridir. Jedilerin ve Sith'lerden farkı, dokunduğunu öldürmüyor, tam aksine diriltiyor, canlandırıyor; öldürüyorsa da benliği, enaniyeti ve hodfüruşluğu öldürüyor. Yani tersine bir elmas kılıç.

Temel olarak, ağırlığı bir kaç kişinin kaldırabileceği kadar fazla olan Zülfikar kılıcını birlikte tutanlar, hizmetkarlar, enerji sağlayan bataryalar olarak kitaplardır. Zülfikar da, çift uçlu kesici kısmı, enerji veren okuma ve hizmet faaliyeti ve nuru yaymaya odaklanmış talebeleridir.

"Işın kılıcı" olarak Zülfikar, saf enerjiden oluşmakta ve temas ettiği katı kalplerin neredeyse hepsini ihya etmektedir. Farklı kullanım teknikleri vardır. Farklı ve değişik renkleri bulunur. Hakim renk kırmızı olsa da, renklerin anlamları vardır ve Nurcuların karakterlerini simgeler. Elmas kılıcı Zülfikar "Nur ve Gül Fabrikalarında imal edilmişlerdir."

Nur kılıcı Zülfikar, kılıcının tipine (muhtevasına) göre farklılık gösterir. (Daha fazla gevezelik yapmayayım; ancak bu yorum bizi aşar; çocuklar daha iyi anlıyorlar.)

Barla Lahikasında Sabri abinin ifadesi “elmas gülleler”dir. Kılıç, yüz yüze savaşma aracıdır. Oysa gülle atmak uzun menzilli bir savaş tekniğidir. Bu belki de günümüzdeki e-hizmet tarzına işaret etmektedir:

“Hülâsa: Bu nurların kâffesi, deccallara mahsus ve müstahzar elmas gülleler ve ehl-i iman için menba-ı envâr-ı hakaik olan Kur'ân-ı Hakîmden son asırda nebean etmiş, binler âb-ı hayât-ı bâkiye hazineleridir.” (Barla Lahikaları)

SONUÇ: ELMASLARI ARAMA KURTARMA HİZMETİ

Kendi elmas tarlamızın üzerindeysek, elmas istidatlarımızın farkında olmak ve bir simyacı hassasiyetiyle o elmasları işlemek gerekiyor.   

Manevi simyacılık, elmas ruhlu insanlarla yapılabilir.

Savunma mekanizmasının temel malzemesi, deccallara mahsus uzun menzilli elmas güllelerdir ki, imansızlığın, şirk ve tabiatın kafasında patlatılır.

Bunu elmas kılıçlılar yapabilir.

Bazen elmas kılıçlar saykal ister; bunu elmas işlemeciliği konusunda edindiğimiz eğitim, kariyer ve gelişim kapılarını açık tutarak yapabiliriz.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
2 Yorum