Mahkum Evinden Hakim Evine Bir Yolculuk

Bu bir bayram değil seyran yazısıdır.”

Marcus Aurelius,Kişinin hayatı düşünün rengine boyanmıştır” demişti. Öyle ya biz hangi rüyanın, hangi hayalin peşinde Leyla’nın izini süren Mecnun gibi dolaşıyorsak hayatımız da o renklerin fırça darbelerinden oluşan bir tabloya dönüşüyor.

Hani hayat bir tiyatro oyunu gibidir derler ya. Herkes kendine verilen oyunu oynar. İyi karakteri oynayan bir tiyatro sanatçısı gerçek hayatında kötü biri olabilir. Oyundaki senaryo gereği kötü rol üstlenmiş biri, gerçek hayatta çok müşfik, dürüst biri olabilir. Uşak rolünü oynayan kişi aslında özel hayatında onurlu ve vakur biri; hakim ve hükümran rolünü üstlenen kişi de özel hayatında ezik ve yalaka biri olabilir. İlginç olan gerçekle hayali karıştırmadaki absürt hallerdir. Sahnede prenses rolünü oynayan kişi, gerçek hayatta anne-babası da başta olmak üzere prenses tavrını herkese karşı sürdürmeye devam ederse ve oyundaki rolü gereği emirlerini yerine getiren oyuncuları gerçek hayatta da köle gibi görürse işte o zaman insan kendi zindanında hapsolur.

Benimle birlikte bir savcı, bir hakim ve hapishane müdüründen oluşan heyet, mahkumu dinliyorduk. “Ben kaderin mahkumuyum” diyordu. Bu dünyaya geldim geleli gördüğüm, duyduğum, yaşadığım gerçek buydu. Mahkumiyet, daha başlangıçlarda bir program ve yazılım tarafından ruhuma ve özüme kodlanmıştı. “Ben bunun için buradayım. Eğer mahkumiyetim kaderin cilvesiyle bir film senaryosu gibi yazılmamış olsaydı ben bu oyunun bir parçası olmazdım. Fakat bunu kime söylesem ”Haaa, yaaa, öyle miii? Hımm. Pekiii şuna şuna ne dersin?” diye karşılık gördüm onlardan. Oysa kendileri de bu oyunun birer parçasıydılar. Siz de şu anda bu oyunun bir parçası değil misimiz?”

Hapishanenin toplantı odasında ayaktaydı ve elleri birbirine kavuşuk vaziyette; başı önüne eğik ve gözleri kirliliğin genlerine işlediği ekşi suratlı döşemenin dalgalı desenleri üzerinde umarsızca geziniyordu. Duruşu ve beden dili gibi ses tonu da titrek ve ürkekti. Mahkumiyetin verdiği mahcubiyet ve mahzuniyet onu kırılmış dala, suyu kokuşmuş vazodaki solgun çiçeğe benzetmiş olacak ki onu dinlerken yıllardır tozu alınmamış duvardaki resme bakar gibi mahkuma bakıyorduk. Ne konuştuysa pek inandırıcı gelmedi. Denetimli serbestlik için oylama sonucunu tahmin ediyordu belki ama yine de bir umuttur dedikleri kabilden buradan çıkacağına dair beklentisini korumaya kararlıydı.

Mahkum kapıda bir müddet beklemesi için dışarıya çıkarıldı. Komisyon karar vermek için mütalaa sonrası oylama yapacaktı. Yerimden kalktım ve avluya bakan pencerenin önünde dikildim. Dışarıda bir bahar yağmuru başlamıştı. Taş döşemede biriken küçük gölcüğün üzerinde damlaların dansını görebiliyordum. Bir düşünür kitabında “Hepimizin üstüne aynı yağmurlar yağar ama kimimiz ıslanırız kimimiz ıslanmayız” demişti. Tel örgülü yüksek duvarların çevrelediği hapishanenin ufacık bahçesinde çiçekler, otlar, ağaçlar ve avluda nöbet tutan görevliler ıslanmıştı. Ama mahkumlar ve biz komisyon üyeleri dahil içerdekiler ıslanmamıştık. Kim bilir hangi müdür zamanında kameriyenin etrafına ekilmiş sarmaşık gülleri ve bahçenin orasına burasına serpiştirilir gibi dikilmiş genç meyve ağaçları nereye kaçabilirdi ki? Onlar da ıslanmışlardı.

Deminki muhatabımız da koğuşunda belli metrekare kadar yerde günlerini, aylarını geçirmeye mahkûm. Belli bir yatakta, aynı tavana bakar, aynı saatte yatar, aynı saatte kalkar, aynı avluda volta atar. Taa uzakta görebildiği manzara, pencerenin izin verdiği kadardır. Bereket versin ki bakıp ta görmeye mahkum olduğu manzara, çorak, kurak bir ova değil dört mevsim renk ve ton değiştiren ormandan kaftana bürünmüş orta yükseklikteki dağdan oluşuyor. Bunları düşündükten sonra mahkumu tekrar dinleme teklifinde bulundum. Derin bir kültürü vardı konuşmalarına bakılırsa. Biraz daha içini dökmesine fırsat vermeliydik. Komisyon tekrar içeri aldı onu.

Ona “Biraz daha sohbet edelim seninle, kaldığın yerden devam et” dedik. Gözleri gurura kaçmayan bir ümit ışığıyla parladı. Saygılı ve sakin bir tonla, ukalalık yapmadan konuşmaya başladı. “Efendim hayatta mahkumiyetin her yerde izine rastlarız. Birine aşık olursun mesela. İşte size bir mahkumiyet sahnesi. Aşk, sarmaşık kökünden gelen bir kelimeymiş. Sarmaşık ilk ışkın verdiğinde naziktir, yumuşaktır. Sonra gittikçe kalınlaşır ve sarmaladığı gövde ağaç gövdesi de olsa, taş bağırlı sütun da olsa öyle bir bağlar ki aşıkları artık söküp atamazlar. Aşk bir bağımlılıktır. Kenetlenme ve kelepçelenmedir. Her bağ bir yerde bağımlılıktır. Ve her bağımlılık mahkumiyet demektir. İnsanı zamanda dondurur. Mekanda dondurur. Kıpırdayamaz hale getirir. Mahkumiyeti kabul etmeseniz de mahkumsunuz.

Şefkat de öyle değil midir? Bir evladın vardır mesela. Doğduğu andan itibaren etrafına pervane olursun. Şefkat seni çocuğuna mahkum eder. Prensim, prensesim diye öpmeye bile kıyamadan büyütürsün. Her çileye katlanarak eğitirsin, okutursun. Bu süre zarfında saçların ağarır, belin bükülür, ellerin kolların bitkin düşer. Bir baba için evladı hayatta tutunduğu en güçlü bağdır. Yıllarca uykusuz gecelerini verdiği emeğin, susturduğu yorgunlukların, gizlediği kaygıların anlamıdır. Ama bir gün en kıymet verdiği o evladının ağzından çıkan kırıcı bir söz, onun içinde derin bir sessizlik ve bir uçurum boşluğu bırakır. Dışarıdan dimdik görünmeye çalışsa da aslında kalbinde tarifi zor bir yara bırakır. Çünkü bir yabancının sözü geçer gider de evladın hakareti insanın içine bir kurşun gibi saplanır kalır. Belki her şeye rağmen sevmeye devam eder, yine onun iyiliğini düşünür ama artık gözlerinde sıcaklığın yerinde buruk bir hüznün soğukluğu vardır. En çok da kendi canından, kanından bir parça saydığı o yürekte sert ve acımasız bir mesafe oluşması bitirir bir babayı. Öyle ya hep çınara benzetilen bir baba için evlat da yıllarca emek verdiği çınar gibidir. Gölgesinde huzur bulacağını umar. Fakat çınarın dallarından biri, bir baltaya sap olup kökünü yaralar. Veya bir bıçak olur, yüreğine saplanır. Baba ocağının yıllardır yanan ateşi sönmeye yüz tutar. Bazı kırılmışlıklar ve kırgınlıklar bağırmaz, insanın içine çöken bir kış gibi usulca üşütür. Gözleri hâla evladını arar ama bakışlarında o eski baharların sıcaklığı yoktur. Sanki kalbinin en güzel odasına kendi elleriyle büyüttüğü acımasız bir fırtına girmiştir. O prens veya prenses diye görülen evlat, artık anneyi de babayı da mahkum etmiştir. Böyle bir annenin veya babanın içerdeki mahkumdan ne farkı var söyleyin bana? Mahkumiyet sadece dört duvar ve demir parmaklıklar arası mıdır?

Sonra birden aramızdaki hakimi özellikle muhatap edinerek “Haddim olmadan soruyorum size hakim bey! Ben mahkum evinde karavanadan yemek yer, şairin “Çaycı getir ilaç kokulu çaydan. Dakika düşelim senelik paydan. Karıştır çayını zaman erisin. Köpük köpük duman duman erisin” diye bahsettiği mahkum evinin çayından içer ve manzarasında tavanın bile olmadığı ranzada yatarken siz söz gelimi öğretmenevi, polisevi gibi hakimevine girişte kimlik kartınızı gösterdiğiniz anda kapıdaki güvenlikçiler, resepsiyondaki görevliler, restauranttaki şefler ve garsonlar sizi saygıyla karşılar, hizmette kusur etmemek için adeta seferber olurlar. Siz orada yemek yer, yaylı yataklarında geceler ve türlü türlü içecekleri yudumlarken kendinizi hakim görürüsünüz ama aslında siz de bir mahkumsunuz. Siz de hapishane, adliye ve hakimevi dışında kalan her alanda hakim değil mahkum yaşarsınız. Mesela ölümcül bir hastalığa yakalandığınızda doktorlara, ilaçlara mahkumsunuz. Ve en önemlisi de herkes gibi ölüme mahkumsunuz. Er ya da geç; öyle veya böyle hepimizi bekleyen tek gerçek ölüm değil midir? Hangi hürriyet insanı ölüm karşısındaki mahkumiyetinden kurtarabilir? İdama mahkum edilmiş bir insanı darağacı nasıl bekliyorsa her doğan insanı da ölüm denen darağacı, ecel celladı beklemiyor mu? Tek fark, birinde zamanın belirlenmiş olması, diğerinde belirsizlik değil midir? Neticede kader bana mahkumiyet, size de hakimiyet rolü vermiştir. O halde ikimiz de rolümüzü en iyi şekilde oynamalıyız. Ama unutmamalıyız ki oyun bittiğinde rollerimiz de bitecek.”

Kafam, zihnim darmağınıktı. Mahkuma denetimli serbestlik kararı vermiştik sonunda. Karadenizli şoförümle birlikte eve dönerken bir türkü söylemesini istedim. “Ha buradan aşağu İniş giderem iniş. Beni koydun sevdaya. Sen gezersin geniş geniş” diye bir türkü tutturdu. Sanki aynı yaraya parmak basmıştı. Öyle ya sevdaya düşmek mahkumiyetti. Cümlenin fiili “Koymak” şekliyle zindana, hapishaneye koyma, mahkum etme anlamındaydı. Çünkü devamındaki cümle “Sen geniş geniş gezersin” diyor ve adeta birinci cümlenin mahkumiyetinin tersine, sevda hapishanesinin dışındaki o geniş dünyada hür ve bağımsız olarak istediği yere gitme durumunu anlatıyordu. Tabii dışarda geniş geniş gezen ferih ü fahir şekilde dolaşıyor muydu orası şüpheli. Türkü beni hayalen alıp uzaklara götürdü. Ahmet Haşim’inO Belde” şiirindeki mısraları dilime düşürdü.

Sen ve ben

Ve deniz

Ve bu akşamki lerzesiz sessiz

Topluyor bûy-ı ruhunu güyâ

Uzak

Ve mâi gölgeli bir beldeden cüdâ kalarak

Bu nefy ü hicre müebbed bu yerde

Mahkûmuz.”

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.