Şüphesiz sen de ölecek olan bir kimsesin, onlar da ölecek olan kimselerdir!
Ayet meali
Bismillahirrahmanirrahim
Cenab-ı Hak (c.c), Zümer Suresi 29-32. ayetlerinde meâlen şöyle buyuruyor:
29 . Allah (saltanatında hiçbir ortağı olmadığına dâir), üzerinde (hak sâhibi olduklarından) birbirleriyle çekişip duran ortaklar bulunan bir adam (bir köle) ile, sâdece bir kişiye âid olan bir adamı (bir köleyi) misâl getirdi. (Bu ikisi) misâlce bir olurlar mı? Hamd, Allah’a mahsustur. Fakat onların çoğu bilmezler. (1)
30 . (Habîbim, yâ Muhammed!) Şübhesiz sen de ölecek olan bir kimsesin, onlar da ölecek olan kimselerdir! (2)
31 . Sonra muhakkak siz, kıyâmet günü Rabbinizin huzûrunda birbirinizden da‘vâcı olacaksınız.
32 . Artık Allah hakkında yalan söyleyenden ve kendisine geldiği zaman doğruyu yalanlayandan daha zâlim kim olabilir? Kâfirlere Cehennemde bir yer mi yoktur!
1- “Kur’ân ve ehl-i îmân, hadsiz masnûâtı (san‘atlı eserleri) bir Sâni-i Vâhide (herşeyin tek san‘atkârı olan Allah’a) verir. Doğrudan doğruya her işi O’na isnâd eder (dayandırır). Vücûb (aklen kat‘î olmak) derecesinde sühûletli (kolay) bir yolda gider, sevk eder. Ve ehl-i şirk ve tuğyan (Allah’a ortak koşan ve azgınlık yapanlar) bir masnû‘-ı vâhidi (san‘atlı bir mahlûku) hadsiz esbâba (sebeblere) isnâd ederek imtinâ‘ derecesinde suûbetli (imkânsızlık derecesinde zor) bir yolda gider. Şu hâlde Kur’ân yolunda bütün masnûatla, dalâlet (haktan sapma) yolunda bir masnû‘-ı vâhid berâberdirler. Hattâ belki bütün eşyânın vâhidden sudûru (tek olandan vücûda gelmesi) bir vâhidin (bir olan şeyin) hadsiz eşyâdan sudûrundan çok derece eshel ve kolaydır. Nasıl ki bir zâbit bin neferin tedbîrini bir nefer gibi kolay yapar. Ve bir neferin tedbîri bin zâbite (kumandana) havâle edilse, bin nefer kadarmüşkilâtlı (zor) olur. Keşmâkeşe (karışıklığa) sebebiyet verir. İşte şu hakîkati şu âyet-i azîme ehl-i şirkin başına vuruyor, dağıtıyor.” (Mektûbât, 20. Mektûb, 89)
2- “İhlâsı kazanmanın ve muhâfaza etmenin en müessir (te’sirli) sebeblerinden birisi, râbıta-i mevttir. Evet ihlâsı zedeleyen ve riyâya (gösterişe) ve dünyaya sevk eden tûl-i emel (uzun süreli arzular) olduğu gibi, riyâdan nefret veren ve ihlâsı kazandıran, râbıta-i mevttir. Yani ölümünü düşünüp, dünyanın fânî olduğunu mülâhaza edip (anlayıp), nefsin desîselerinden (hîlelerinden) kurtulmaktır. Evet ehl-i tarîkat ve ehl-i hakîkat, Kur’ân-ı Hakîm’in كُلِّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِ [Her nefis ölümü tadıcıdır] اِنَّكَ مَيِّتٌوَاِنَّهُمْ مَيِّتُونَ [Şübhesiz sen de ölecek olan bir kimsesin, onlar da ölecek olan kimselerdir!] (meâlindeki) gibi âyetlerinden aldığı ders ile, râbıta-i mevti sülûklarında (mesleklerinde) esas tutmuşlar; tûl-i emelin menşei (kaynağı) olan tevehhüm-i ebediyeti (ebedî yaşama zannını) o râbıta ile izâle etmişler (gidermişler). (...) Bu râbıtanın fevâidi (faydaları) pek çoktur. Hadîste: اَكْثِرُوا ذِكْرَ هاَدِمِ اللَّذَّاتِ Yani: ‘Lezzetleri tahrîb edip acılaştıran ölümü çok zikrediniz!’ diye bu râbıtayı ders veriyor.” (Lem‘alar, 21. Lem‘a, 170)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.