Prof. Dr. Musa Kazım YILMAZ

Prof. Dr. Musa Kazım YILMAZ

Bir Fotoğrafın Öyküsü-İslam Düşmanlarının Planlarını Altüst Eden Adam

Yıl 1964 idi. O zaman Mardin Merkeze bağlı Tuhub/Sancar köyündeydik. Abim Dr. Ahmet Yılmaz Hoca, babam Haci Yusuf’un yaptırdığı medresede Arapça dersler veriyordu. Türkiye’nin doğusundan ve batısından gelen yirmiye yakın talebe vardı. Bunların yemekleri köy halkı tarafından karşılanırdı. Her talebe, sabah ve akşam bir evden yiyeceğini [tayın/Ratib] alırdı. Ayrıca benim gibi köyden olup ders alan beş alt kişi daha vardı. Hoca her sabah medresede ders vermeye başlar ve bu ikindi namazına kadar devam ederdi. Seyda’dan ders alan talebeler birbirileriyle müzakereler yaparlardı. İkindi namazından sonra komşulardan, namaz kılmak için medreseye gelenlerle sohbet edilirdi.

Malum Kürt medreselerinde eğitim dili Kürtçedir. Ahmet Yılmaz Hoca iyi derecede Türkçe de bildiği için batıdan okumaya gelenler genellikle onu tercih ediyorlardı. Böylece talebelerin yarısına yakın kısmı, Konya, Afyon, Ankara ve Yozgat gibi şehirlerden gelmişlerdi. Ahmet Yılmaz Hoca’nın herhangi bir resmi görevi yoktu. Onun ve birkaç talebenin tayınları ise, babası Hacı Yusuf tarafından karşılanıyordu.

Ahmet Yılmaz Hoca bir gün Mardin’e gitti ve orada, Nur talebesi olan Molla Sabri Alkış Hoca ile tanıştı. Molla Sabri, Ceylanpınar’da yaşamasına rağmen hizmet bölgesi olarak Mardin’i seçmiş ve sık sık Mardin’e geliyordu. Mardin’de Risale-i Nur medresesi açmıştı. Ahmet Yılmaz Hoca Risale-i Nurları orada tanımış oldu. Hatırlıyorum, oldukça büyük bir kitapla köye dönmüştü. Getirdiği kitap Osmanlıca Sözler’di. Daha sonra Osmanlıca bütün külliyatı satın aldı, medreseye koydu ve her gün ikindiden sonra bir ders yapmaya başladı. Ayrıca tesbihatı da Üstad Bediüzzaman’ın yaptığı gibi uzunca yapıp bize de ezberletmişti. Bazı talebeler, fazla belli etmeseler de bu durumdan rahatsız olmaya başladılar ve oradan ayrıldılar. Talebelerin sayısı 15’in altına düşmüştü.

Ahmet Hoca, geride kalan ve ekseri Kürt olan öğrencilere bir duyuruda bulundu; dedi ki: “Arkadaşlar, malumunuz Diyanet İşleri Başkanlığı teşkilat yasasını değiştirdi. Buna göre imam olabilmek için artık İmam Hatip Lisesinin orta kısmından mezun olmak icap ediyor. Bize lazım olan şudur: İlkokul diploması olmayanlar, diploma almaya çalışacaklar. İlkokul mezunu olanlar da ortaokul diplomasını almak için çalışacaklar. Ortaokulu bitiren lise diplomasını alacak. Böyle yaparsak millete daha çok hizmet edebiliriz. Aksi takdirde hizmet etme şansımız olmayacak.

Bu duyurudan sonra ilkokul ve ortaokul sınavlarına hazırlanmak için şehirden kitaplar satın alındı. Kendisi de ortaokul sınavlarına hazırlanmaya başladı. Ayrıca, talebeler Türkçelerini geliştirsinler diye birisi günlük [Bugün Gazetesi], diğeri haftalık [Yeni İstiklal] olmak üzere, merhum M. Şevket Eygi’nin çıkardığı iki gazeteye abone oldu. Gazeteler düzenli olarak köye geliyordu. İsteyen ayrıca, Türkçesini geliştirmek için Risale-i Nurdan da bir ders alıyordu. Bu fakir de, her gün Lemalar’dan bir ders alarak ilk kez Osmanlıcayla tanışmış oldum. Onu bitirdikten sonra Sözler’den okumaya başladım. Türkçeyi Risale-i Nur’dan ve Türk asıllı talebelerden öğrendim. Fakat bazı talebeler, Risale-i Nur okuyarak bu Türkçe öğrenme faaliyetinden rahatsız oldular. “Biz buraya Arapça öğrenmeye geldik, Türkçe öğrenmeye gelemdik” deyip medreseden ayrıldılar.

23 Mart 1965 yılında, vefatının yıl dönümü dolayısıyla Yeni İstiklal gazetesinde Bediüzzaman’ın fotoğrafı manşetten verilmişti. Altında da [İslam Düşmanlarının Planlarını Altüst Eden Adam] diye yazılmıştı. Ağabeyim Ahmet Yılmaz bu fotoğrafı gazeteden kesip çerçeveletti ve medreseye astı. Fotoğraf bizim için muhteşem bir hediye olmuştu. Medrese talebeleri ve namaza gelen diğer insanlar her gün bu fotoğrafa bakıp altındaki yazıyı okuyorlardı.

Sonra Ahmet Yılmaz Hoca Dışarıdan İmam Hatip Lisesinin ortaokul kısmını bitirip köye imam oldu. Ardından İmam Hatip Lisesi diplomasını da alınca, 1970’te köydeki imamlık görevinden ayrılıp Siverek Müftüsü oldu. Medrese faaliyeti sona erince babası Hacı Yusuf da, köyü terk edip 1984 yılında Nusaybin’e, tarımla uğraşan çocuklarının yanına yerleşti. Bediüzzaman’ın fotoğrafını da yanında götürüp Nusaybin’deki evine astı. Yıl 1986; o yıllarda terör olayları oluyordu. Bir gece mahallede teröristler var diye geceleyin arama emri çıkarılmıştı. Fakat ihbarı yapan şahıs, yanlışlıkla Hacı Yusuf’un ev adresini vermişti. Hacı Yusuf’un kendisi anlatıyor:

“Sabaha doğru birden bahçede sesler ve patırtılar duyduk. 8-10 asker duvardan atlayıp bahçeye girdiler. Oğlum üst katta, ben ve eşim alt katta oturuyorduk. O sırada teheccüd namazını kılmış Kur’an okuyordum. Pencereden baktım, beş-altı tane asker kapıya dayandılar ve sert bir şekilde kapıyı çaldılar. Birkaç asker de üst kattaki oğlumun kapısını çalıyorlardı. Kapıyı açtım; Bir üsteğmen ve yanında iki tane astsubay içeri girdiler. Dışarıda vaziyet alıp bekleyenler de vardı.”

“Önce, “Silahınız varsa çıkarın” dediler. Ben onlara, “Bizim silahla işimiz olmaz” dedim. Fakat yine de yüklükteki yataklarımızın arasında silah aradılar; bir şey bulamadılar. Duvarda asılı Bediüzzaman’ın fotoğrafına baktılar. Onun yanında da Müftü olan Oğlum Ahmet Yılmaz’ın sarıklı ve cübbeli bir fotoğrafı vardı. Üsteğmen, fotoğrafın altındaki yazıdan çok etkilenmişti. Fotoğraflara iyice baktıktan sonra, rahle üzerinde açık olan Kur’an’a baktı. Sonra yardımcılarına dönüp, ‘Ya arkadaşlar, galiba biz yanlış adrese gelmişiz. Bu fotoğraflara bakılırsa bu adamların terörle alakaları olamaz’ dedi. Üst kata çıkanlar da arama yapıp oğlumu sorguladıktan sonra aşağıya indiler.

“Üsteğmen daha sonra bana dönerek, ‘Ya siz kimsiniz? Bu fotoğraflar kimin?’ dedi. Ben kendisine, ‘Başefendi, bu Bediüzzaman’dır, sarıklı-cübbeli olan da Müftü olan oğlum Ahmet Yılmaz’dır’ dedim. Üsteğmen tekrar Bediüzzaman’ın fotoğrafının altındaki yazıya baktı ve bana, ‘Peki, burada ne yazıyor?’ dedi. Ben, ‘Siz daha iyi okursunuz başefendi, ben küçük yazıları okuyamam’ dedim. Sonra kendisi Evet, İslam Düşmanlarının Planlarını Altüst Eden Adam yazıyor, dedi ve askerlere, ‘Arkadaşlar çıkıyoruz, bu eve yanlış gelmişiz, aradığımız ev bu değil. Bunlar bambaşka insanlardır.’ deyip çıktılar.”

Üsteğmen Bediüzzaman’ın fotoğrafından ve altındaki yazıdan çok etkilenmiş, adeta sarsılmıştı. Babam o fotoğrafı köydeki medresenin bir hatırası olarak hep koruyordu. 2004 yılında vefat edene kadar o fotoğrafa gözü gibi bakıyordu. Zaman zaman duvardan indirir, temizler, sonra yine asardı. Allah cümlesine rahmet eylesin.

nursi.png
İslam Düşmanlarının Planlarını Altüst eden adam

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
2 Yorum