Mehmet Asıf IŞIK

Mehmet Asıf IŞIK

Seçilmiş İki Nesil: Öncekiler ve Sondakiler

(Eksiksiz bir tarif ile tam da bir Asr-ı Saadet Müslümanı olan Bedi’üzzaman’ı ve onun etrafında pervane olup Kur’ân ve imân hizmetini günümüze kadar taşıyan son asrın sahabe ruhlu kahraman nesli olan Muhabbet Fedâilerine en derin saygı ve sevgiyle, onlara ithafen…)

ÜMMETİN BAŞI: ÖNDEKİLER

Ebu Derda’dan gelen bir hadis-i şerifte “Ümmetimin en hayırlısı başı ve sonudur. Ortasında ise bulanıklık vardır.” (C.Sağir, H.No: 4056) Yakın mana, yine meşhur hadis alimi İmam Tâberâni ile Şafi’i ulemasından El-Berzenci’nin “Eşrât-ı Saat” isimli eserinde geçen “Ümmetimin sonunun kurtuluşu başının kurtuluşu gibidir” meâlindeki beyanları ile belki de aynı hadislerden mülhem olarak yıllarca Mescid-i Nebi’nin imamlığını yapmış olan büyük müctehid İmam Malik ibni Enes’in “Bu ümmetin başı ne ile ıslah olduysa, sonu da ancak onunla ıslah olur” meâlindeki sözü mânâ olarak aynı sayılır.

Meâli verilen hadis-i şerifleri 10 sene kadar önce bir alimden ilk duyduğumdaki hayret ve şaşkınlığı her hatırlayışımda aynıyla yaşarım. Ümmetin başındakiler, Hazreti Muhammed Mustafa’ya (sav) arkadaş ve dâvâsına fedâi olan şanlı sahabeleridir; Onlar ateşten gömlek giymişlerdi. “Fırtınalı Havada Kapı-Pencere Açmak-1”, “F.H. Güvenli Kalede Olmak-2”, “F.H.K-P. Örtmek-3” ve “Levlâke mi?” başlıklı yazılarımızda vasıflarını ve faziletlerini bir nebze anlatmaya çalıştığımız bu seçkin sahabeler, küfrün, şirkin, şerrin ve zulmün her türlüsü karşısında imanlarından asla vaz geçmediler. En şiddetli fırtınalar ve kasırgalar karşısında eğilip bükülmeden dim dik durup kahramanca direndiler. …

Tekrar olmasın; kısaca ve özetle, Risalet güneşinin etrafında kenetlenen o ilkler, Allah’ın Resulüne (sav) canları ve malları pahasına sahip çıktılar. Bütün dikkatleri O’nun üzerindeydi. Fırsat bulabildikleri her ân’ı O’nunla beraber geçirmenin, mescidinde bulunabilmenin, yanında ve yakınında olmanın çabası içindelerdi. Kimisi Peygamber Efendimize vahyin gelişine şâhit oldu, kimisi hakkında âyetler indirildi. Pek çoğu O’nu, vahyin tebliğ edilmesi vazifesinde gördüler. Çoğusu, O’na gelen İlâhi emirleri, kitabı ve hikmeti öğretirken öğrencisi oldular. Peygamberi kendi canlarından aziz bilip, Allah’ın ipine, yani Kitaba ve Sünnete sımsıkı sarılıp mukaddes bir emânet olarak muhafaza ettiler.

Onlar İslâm’ın o en ön safındakilerdir; İslâm’ı, Hazreti Peygamber Efendimizden (sav) görüp öğrendikleri gibi “Emrolunduğun istikamet üzere dosdoğru ol” emrini derinden yaşadılar, öğrettiler ve yaydılar. Peygamberin ve O’na verilen Kitabın, hikmetin ve vahyin hakikatine vâris olup bütün çağlara öğretmen ve yeryüzünde ulaşabildikleri en ücra beldelere kadar taşıyıcı oldular. Onlar Peygamberle (sav) saadeti yaşadılar ve yaşadıkları çağa da saadet kattılar. Farklı renk, mizaç ve özelliklerde olmalarına rağmen, Peygamberin tabiriyle (meâlen), her biri gökteki yıldızlar gibiydiler; Nübüvvet yolunu tâkip edecekler için doğruyu, hakkı ve hakikati, aldatmadan, saptırmadan, yanıltmadan, bozmadan, katmadan ve karıştırmadan saf, duru ve doğru birer kılavuz…

Hazreti Peygamberin, risâletini tebliğ etmesiyle rahmet meltemlerinin esintileri kalp ve ruhlara nüfuz ederek önce o çok yaman Mekke döneminde başlayıp yavaş yavaş genişleyen, Medine’ye hicretle beraber artarak devam eden devrede binlerce bahtiyar bu seçkin arkadaşlığa nâil oldu. Allah’ın en sevgili kulu Hazreti Muhammed’e (sav) dost ve arkadaş, yoldaş ve sırdaş olmak; Bu uğurda kim can vermezdi ki? Cenâb-ı Allah yüce kitabında işte o sahabeyi medh ediyor; “Muhammed Allah’ın resulüdür; onlar ki O’nunla beraber olanlar…” (Fetih/29) âyetinin öznesi olmayı, bu büyük mazhariyeti kelimeler târif edemez.

Onlar Allah’a ve Peygamber’e (sav) mutlak itaat ederek, Kur’an-ı Hakim’i ve Rahmet Peygamberi’nin (sav) sünnetini rehber edinerek Kitaba vâris, sünnetle âmil, hâmil, nâkil ve nâşir oldular. Bu hizmetleriyle İsm-i Hakim ve Rahim’e mazhar oldular. Ümmetin ittifakıyla, peygamberlerden sonraki makam sahabenindir ve kıyamete kadar geleceklerden hiç kimse onlara yetişemez.

***

Ümmet, Peygamber’den yansıyan ışıkla dünya semasını aydınlatarak doğru yönü gösteren “yıldız” sahabeleri zamanla birer birer kaybetti. O yıldız sahabeler hayatta oldukları müddetçe her yerde baş tacı edildiler. Müslümanlar sonraki yüzyıllarda dini derinden, hassas ve doğru yaşamak maksadıyla, kelâmdan fıkha, tasavvuftan tarikate, felsefeden hikmete, birbirinden farklı usûl, ekol ve yollar ihdas ettiler. İnsanlar kendi mizaç ve meşreplerine göre asırlarca bu yollarda sülûk ettiler. Aynı hakikat, kimi kalben, kimi aklen, kimi bâtın, kimi zâhir, kimi kısa, kimi uzun, kimi sığ, kimi derin, kimi dikenli, kimi çamurlu, kimi tefrit, kimi ifrat olmak üzere, birbirinden farklı özelliklere, mizaç ve kabiliyetlere göre farklı renklere ve boyalara çalındı.

Zaman içinde hem İslâm coğrafyasından çıkan hem de hariçten dahil olan çeşitli fikir, düşünce ve cerayanlarla müslümanların bâzen zihinleri iğfal oldu ve sendelediler. Bâzen ilmen ve zihnen donmuşluk yaşandı. Bâzen birkaç yüzyıl süren duraklama devirlerinde zihinler tembelleşti. Bâzen hakikatin üstü örtüldü ve küstü. Hülâsa, hikmet ve hakikat İslâm toplumlarından çekildi. Birkaç asırdan beri süregelen bu hâlin kaçınılmaz sonu: inkırâz, çözülüş ve çöküş oldu!..

***

Avrupa merkezli Batı, orta çağın sonundan itibâren sanayisini kurup endüstrileşmeye başladı. Bir yandan kendi aralarında asırlarca süren mezhep kavgaları ve sınıf mücadeleleri ederken, sanayi alanındaki gelişmelere paralel olarak iktisâdi, fikri, siyâsi sahalarda ve sanat dallarındaki gelişmelerle 19 ncu yüzyılda hatırı sayılır güçler elde etti. Bugün bizim de etkisinde bulunduğumuz modern hayatı, kendi ahlâki, felsefi, siyâsi ve iktisadi değerleriyle ürettikleri ve el’ân dünyaya hâkim olan kapitalizmin temelleri üzerine inşâ etti.

Batı, haçlılardan beri İslâm’a ve müslümanlara karşı içinde oluşan hınçla, başta Osmanlı Devleti olmak üzere İslâm ümmetini her alanda ve her koldan amansız darbelerle yıkmaya başladı. Kibirli ve küstah zihniyet kendi kültür ve medeniyetini dayatıp sefahati teşvik etmek suretiyle kurdu gövdeye soktu. Kurt gövdeye girmiş, fitne uyanmış, beden zayıflamaya başlamıştı. Fesat bünye içinde yayılıyordu!..

ZAMANIN SON FASLINDA…

“Ümmetimin ihtilâfı zamanında sünnetime sımsıkı sarılan kimse avucunda kor ateş tutan gibidir.” (C.Sağir, 3799-6/261, 9172)

“Ümmetimin fesâda gittiği zamanda kim benim sünnetime sarılsa ona yüz şehit sevabı vardır.” (İbni Adiy, el-Kâmil fi’d-Duafâ, 2:739; el-Münzirî, et-Terğîb ve’t-Terhîb, 1:41; Taberânî, el-Mecmeu’l-Kebîr, 1394; el-Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, 7:282.)

Üstte verilen her iki hadis-i şeriften anlaşıldığına göre, İslâm ümmeti, zamanın son faslında büyük fitnelere ve fesâda mâruz kalacak. Zikredilen hadislerin verdiği haber, dehşetinden dolayı bütün peygamberlerin ümmetlerini sakındırdıkları, dinsizlik cereyanlarının çok güçlü olaağı, her türlü şerrin, sapkınlığın ve isyânın birbirine kuvvet vererek ve bir arada yaşanacağı, âhir zaman denilen insanlık târihinin en yaman devresidir. Nebevi ihbarlarda anlatıldığına göre o zamanda emsâlleri daha önce hiç görülmemiş, ardı arkası kesilmeyen fitneler ortaya çıkacak ve insanın yaşadığı her yere yayılacak.

Öteden beri ümmetin daima sakınıp titrediği bu fitneler zamanında imanı korumak elde kor ateş tutmak gibi çok zor olacak. Bugün işte o zor zamandır ki zaten şahitliğini yapıyoruz; Zamanın bu son devresinde, bir yandan cazibedâr fitneler bütün çekiciliğiyle akıl ve irâdeleri felç ederek insanlığı kitleler halinde felâket (dünyevi) ve helâkete (uhrevi) doğru sürüklüyor.

Saadet asrından sonraki şu bin küsur yıl boyunca çeşitli yollarla toplumların dini hayatına girerek hakikati perdeleyen akımlar ve anlayışlar, dinin iki temel kaynağına muhatap olmaya engel oluşturmuş! Nefisler de tefer’un ederek küçük birer firavun haline gelmiş, ne söz ne de nasihat dinlemez olmuş, hevâ’lar ve süfli arzular ilâh edinilmiş! Bir yönüyle hazin ve acıklı, diğer yönüyle dehşet verici vaziyeti Asrın Sahibi şu sözlerle tarif etmişti: “Bu zamandaki kırk elli vefiyattan ancak bir-ikisi imânla kabre giriyor.”

Sondakilerin durumu tıpkı baştakilere benziyor! Her iki dönemde de insan azmış, haddini aşmış ve sefahat toplumlara hâkim olmuş. Şefkat ve merhamet insanların hayatından çekilmiş, kalp ve vicdanlar tefessüh etmiş. İnsanlık rahmetin diriltici nefesine ne kadar da muhtaç bir durumda…

KUDSİ VAZİFENİN SEÇİLMİŞ HİZMETKARLARI

“Kesin olarak bilesiniz ki bu kitabı biz indirdik ve onu mutlaka koruyan da yine biziz.” (Hicr/9)

Yukarıda verilen âyetin (meâlen) sarih beyânına göre, Cenâb-ı Allah, kendi kelâmı olan Kur’ân’ı koruyacağına göre, işâri beyânıyla da O’na ilişileceğini haber vermektedir. Allah, bir ismi de zikir olan “Kur’ân’ı indirip koruduğu” gibi, işâreten de O’na ve hakikatlerine hizmet edenleri de koruyacaktır. Bu uğurda mücadele ve mücahede edenleri muhafaza edip işlerini kolaylaştıracaktır. Bu hususla ilgili bir ifade şöyledir: “Kardeşlerim, hiç merak etmeyiniz. Katî kanaatim geldi, bizler bir inayet altında, gayet ehemmiyetli bir hizmette ve ihtiyar ve iktidarımız haricinde bir Dest-i Gaybî tarafından istihdam ediliyoruz. Bu çalışmada zahmet pek az, ücret pek çok.” (Emirdağ Lâh.-II, s: 25)

“Sonra biz, o kitabı kullarımızdan seçtiklerimize (Muhammed’in ümmetine) miras olarak verdik. Onlardan kendine zulmedenler vardır. Onlardan ortada olanlar vardır. Yine onlardan Allah’ın izniyle hayırlı işlerde öne geçenler vardır. İşte bu büyük lütuftur.” (Fâtır/32)

Peygamber Efendimiz (sav) nübüvvet silsilesinin son halkası olduğuna ve bir daha peygamber gelmeyeceğine göre, yukarıdaki ayette beyan olunan, peygamberliğin tebliğ ve irşad vazifesini tevarüs ederek devam ettirenler olacak. O halde bu mukaddes miras kimlere verilecek!..

“Hayır, o, kendilerine ilim verilenlerin kalplerindeki apaçık âyetlerdir. …” (Ankebut/49)

Meâlleri verilen iki âyet-i kerime beraber düşünülürse bir ipucu yakalanacak: Fâtır/32. âyetinde “kullardan seçilenlerin Kitab’a vâris (mirasçı) kılındığı” beyân olunmuş. Bu âyetle aynı mânâdaki hadis-i şerif meâlinde ise “Alimler peygamberlerin mirasçısıdır” (Buhari, İlim: 10; Ebû Dâvud, İlim:1; Müsned: 5:196) buyurulmuştur. Kim(ler) sualin cevabının Ankebut/32. ayette olacağı anlaşılacaktır. Şu halde her iki ayet ve ilâveten hadisten mülhem olarak şu neticeye varılabilir: Seçilip mirasçı kılınan ve kendilerine ilim verilmiş olanlar, Kitaba, kendisine Kitab verilen Peygambere (sav), O’nun tebliğ ve irşâd ile, Kitabı ve ism-i Hakim’e mazhariyet itibariyle hikmeti öğretme vazifesine vâristirler. Onlar seçkindir, bu kudsi vazife için seçilmişlerdir.

MUKADDES DAVANIN VARİSLERİ

Bu varisleri Risale-i Nur’dan iz sürerek arayalım: Risâle-i Nur, verâset-i nübüvvet yoluyla doğrudan doğruya hakikat’ül hakâika yol açmış Cadde-i Kübrâ-i Kur'âniye'dir. (Nur Çeşmesi)

En kudsî bir mücâhede-i mâneviyeyi tazammun eden ve sırr-ı verâset-i nübüvvetle velâyet-i kübrânın feyzine mazhar ve sahabenin sırr-ı meşrebine medâr olan Risâle-i Nur…” (Latif Nükteler)

Hem Risâletü’n-Nur’un velâyet-i kübrâ olan sırr-ı verâset-i nübüvvet feyzini veren ders-i hakâik dâiresindeki ilm-i hakikat dahi …” bu ve benzeri mânâdaki pek çok beyânlarıyla Hazreti Bediüzzaman, bu zamanda peygamber vârisliği olan, imân ve Kur’ân hakikatlerine dâir ilim ve derslerin, İslâm’a hizmet usûl ve esaslarının Risâle-i Nur’da zuhûr ettiğini kerrât ile ifâde etmiştir.

“Sahabelerin velayeti, velâyet-i kübra denilen, veraset-i nübüvvetten gelen, berzah tarîkına uğramayarak, doğrudan doğruya zâhirden hakikata geçip, akrebiyet-i İlâhiyenin inkişâfına bakan bir velâyettir ki, o velâyet yolu, gâyet kısa olduğu halde gâyet yüksektir. (Hakikat Nurları – 93)

ÜMMETİN SONU: SONDAKİLER

Nurlardaki bahislerden bir kısmını verdiğimiz üzere, Üstad-ı Muhterem Bediüzzaman’a göre Risâle-i Nur(un şahs-ı manevisi) verâset-i nübüvvet vazifesiyle muvazzaf ve müşerreftir. Me’hazı ve kaynağı Kur’ân ve Nübüvvetin nuru olan Risâle-i Nur’lardaki hakikatler, gönderildiği zamanda azgınlaşmış nefis ve hevâları susturup, kalp ve ruhları ıslah ile, dalâletlerle ifsâd olmuş akıl ve zihinleri ilzâm ve iknâ edebilecek muhtevaya sahiptir. Şu târifle kat’i kanaatle denilir ki, Risâle-i Nur, asrında mehdiyyet vazifesini görecektir ve görmektedir.

O halde zamanın son mevsimindeki Kur’ân hizmetkârları ve o şahs-ı manevinin cüzleri olan Nur talebeleri, Kur’ân-ı Hakim’in i’câzını beyân ve imân hakikatlerini neşir ve sünnet-i seniyeyi ihyâ etmek olan verâset-i nübüvvet hizmetindeki ilk ve asıl üstadları sahabeler gibi, İsm-i Hakim ve Rahim’e mazhariyetle, “sahabenin sırr-ı meşreb-i uhuvvetkâranesini gösteren meşreb-i hıllet ve meslek-i uhuvvet” esaslarıyla ortaya çıkacaklar. “Kendilerine ilim verilmişlerden olan” Bedi’üzzaman, -tâbir câizse- âdeta zamanı bükerek son asrı saadet asrına bağlayıp geçen asırdan itibâren içinde bulunduğumuz zamanın ve sonraki asırların Kur’ân hizmetkârlarına sahabe kardeşliği modelini ihdas etmiştir.

Bugün yaşadığımız çağ hürriyetin, ferdiyetin, bilginin ve sür’atin asrıdır. Zamanın bu aralığında Risale-i Nûr’un önerdiği hizmet usûlüyle, ferdi hürriyet muktezasıyla kimse irâdesini başkasına teslim etmeye mecbur olmadan, herkes tıpkı sahabeler gibi Kur’ân’a ve onun beliğ, veciz ve yüksek mânâlarına vasıtasız bir şekilde muhatap olabilmektedir.

Kur’ân ve imân hizmetlerindeki hiyerarşi, tarikatlerin aksine ast-üst ilişkili olarak dikey veya prizmatik değil, sahabelerdeki gibi kardeşlik esasına bağlı ve bünye içindeki her cüz eşit olmak suretiyle yataydır. Tarikat ve tasavvuf usûllerinde, hakikat şeyh veya mürşide mutlak itaat edilerek onun eliyle veya dersiyle, remizle ve sembollerle bilvâsıta değil, hakikatin bizzat kaynağından ders alınacaktır. Çünkü asırda zaman nehri çok hızlı akıyor. Çağımız insanının önce alet ilimlerini tahsil edip ardından uzun yıllar sürecek nefis terbiye ve tezkiye usûlleriyle yol almaya ne vakti ne de imkânı da yoktur.

Kanaatimce, gerekçeleri yazımızda izah olunduğu üzere, önceki birkaç asırdan itibaren, hâlen yaşanan ve gelecek asırların psikolojik ve sosyolojik şartlarıyla, dini eğitimin gerek usûl yönünden, gerekse muhtevası bakımından zaman tarikat zamanı değildir.

GERİYE NE ve/ya KİM KALDI?

Hazreti Mevlâna Celâleddin “Ne kadar şey varsa dünle beraber kaldı, Bugün yeni şeyler söylemek lâzım” sözüyle çok güzel ve doğru söylemişti. Bu cümleden olarak İslâm ümmetinin ilim, irfân ve hikmete dâir müktesebâtının vârisleri olan ehl-i ilim, ehl-i Hak ve ehl-i vicdanın ittifakıyla elbette ki Risâle-i Nur kaldı; Hem de halen gözleri kamaştıran rengârenk parıltısıyla…

Risâle-i Nûr’un şahs-ı mânevisini teşkil eden her bir nur talebesinin üzerinde, yukarıda bahsedilen sebeplerle, fetret devrine benzeyen bu şartlarda kaç yüzyıldan beridir bulutlanmış ve/ya perdelenmiş olan doğru islâmiyeti, âhir zamanda tam da sahabeler gibi, Kur’ân-ı Hakim’in gösterdiği istikameti olan sünnet-i seniye dairesinde ihyâ ederek, dâima doğru yönü gösteren pusûla gibi, islâmiyete lâyık doğrulukla hayata tatbik edip, dâhildeki dini anlayış ve yaşayışı irşâd ile ta’dil ve tashih, hârice ise tebliğ etme yükümlülüğü vardır.

Bu mehdiyyet vazifesinin özelde Müslümanları, genelde ise bütün insanlığı Kur’ân’ın hayat bahşeden esaslarıyla mânen ihyâ edip kalp, ruh ve akıllarına rahmet meltemleri estirir gibi, Kur’ân eczânesinden çıkarılıp hazırlanmış devâlarla, şahsi hayattan toplum hayatına, dini-ilmi eğitimden, ekonomiye ve siyâsetin geniş dâirelerine kadar hayatın her alanına yayılmış vazifeleri vardır. Bugün İslâm coğrafyası çok çeşitli belâ ve musibetlerle alevler içinde, çok çetin zorluklarla çalkalanıyor. Doğudan batıya, ümmetin tamamı, yıldız sahabeler gibi şaşırtmadan sırat-ı müstakimi göstererek doğru yola ulaştıracak pusûlalara şiddetle ihtiyaç içindedir.

Görevlendiren, vazife tevdi edeceği kişileri elbette seçecektir. Bu kişiler sıradan olmayacak ve hatta olmamalı. Kendileri farkında olmasalar bile, ifâ edecekleri görevin şartlarına ve özelliklerine göre donatılırlar. Onları yapacakları görevlere hazırlamak için bazen zora koşarak güçlendirilir, bazen de zorluklar karşısında inâyetle görünür-görünmez (melâike, nurâni ve ruhâni) kullarını ve sebepleri yardımlarına koşturulur.

“… bu müthiş zamanda ve dehşetli düşmanlar mukâbilinde ve şiddetli tazyikât karşısında ve savletli bid’âlar, dalâletler içerisinde bizler gâyet az ve zayıf ve fakir ve kuvvetsiz olduğumuz halde, gâyet ağır ve büyük ve umumî ve kudsî bir vazife-i imâniye ve hizmet-i Kur’âniye omuzumuza ihsan-ı İlâhî tarafından konulmuş...” (21.Lem’a)

Dünün sahabesi Allah’ın adını yüceltmek için elinde kılınçla, yüreğinde dağlar gibi imânıyla cihâd etti. Bugünün sahabesi ise, kalbinde imânla, aklında ilimle ve elinde kalemle Kur’ân ve imân hakikatlerini insanlığa tebliğ için, Hak’kın yüksek hatırına Hak’kı ayakta tutmak için aynı inanç ve gâyeyle ilmen cihâd etmektedir. Çünkü, “Allah yolunda olan, Allah’ın sözünün yücelmesi için savaşandır.” (C.Sağir: 3707, 6/187-H.No: 8891)

Başta da söylendi; Peygamberlikten sonraki makam sahabelerin ve ehl-i beyt’indir; onlara asla yetişilemez. Fakat ümmetin fesâda maruz kaldığı şu dehşetli zamanda, Hazreti Peygamberin bıraktığı iki şeye (Kur’an ve sünnet) sımsıkı sarılıp doğru İslâmiyetin ta kendisi olan sahabe meslek ve meşrebiyle, sünnet-i seniyyeyi ihyâ edip sahabenin ihlâs himmet, gayret ve fedakârlığıyla hadis-i şerifin müjdelediği yüz şehid sevâbına nâil olmaları umulur. İşte onlar sahabelerin bu asırdaki mümessilleridir ki Hazreti Peygamberin sahabelerinin derecesine en yakın olanlardır.

Bu makamın sahibi âhir zaman mehdisi olan Risâle-i Nur’un şahs-ı mânevisidir. Bu husus, “Eimme-i Erba’a (dört mezheb imamı), Sahabeden ve Mehdi'den sonra en efdallerdir denilir” (Mektubat / 267) ifadesiyle, Hazreti Mehdi’nin makamının sahabeden hemen sonra olduğu beyân edilmiştir.

Ümmetin, zamanın son dönemindeki çetin şartlarda yapılacak imân ve Kur’ân hizmetinin makbûliyetine dâir şu hadis-i şerif te oldukça mânidârdır: “Ümmetimin durumu yağmurun durumu gibidir; başı mı daha hayırlı sonu mu bilinmez.” (C.Sağir: 3746, 5/516-H.No: 8161)

Tabii ki ilklere, ön saftaki sahabenin derecelerine yetişilemez. Fakat Hazreti Peygamberin dilinden sahabeyle beraber zikredilmek ne büyük lütuf ve ne büyük devlet. Ne mutlu onlara; ne mutlu âhir zamanın sahabelerine...

Ahir Zamanın sahabe ruhlu dost ve kardeşlerime bir kaç tavsiye:

1- Bu zamanda Kur'ân hizmetine omuz verip bu mukaddes mirası taşıyan seçkin bahtiyarlar Kur'ân'ın ve Hazreti Peygamberin şefaatine nâil olmaya namzettir inşaallah. Zât-ı Risâlet Efendimizin dâvâsının ilk vârisleri olan sahabe-i kirâmın âhir zamandaki sevdalılarına rehberlik edecek hizmet prensipleri olarak İhlâs ve Uhuvvet Risâleleri, istikâmetin muhâfazası için ise Hutuvât-ı Sitte Risâlesi hârika dersler ve düsturlar ihtivâ eder. Bu ölçüler Hazreti Bedi'üzzaman'ın Kur'ân-ı Hakim’den ve Sünnet-i Nebeviden istihrac ettiği emir ve talimatlardır.

2- Hazreti Peygamberin şahsında, tebliğ, irşad, emr-i mâruf ve nehy-i münker vazifesi görecek olanlar için "(Sen) Rabbinin yoluna hikmetle ve en güzel öğütle dâvet et ve onlarla en güzel şekilde mücadele et! ..." (Nahl/125) buyurulur. İsm-i Hakim'e mazhariyetin gereği, her hususta hikmete tâbi olarak her işi hikmetli yapmaktır.

3- Hazreti Muhammed'in (sav) Allah'ın Resûlü olduğu beyân edildiği Fetih Sûresinin 29. âyetinde, "O'nunla berâber olanların birbirlerine karşı pek şefkatli ve merhametli oldukları" buyurulur. Onunla beraber olanların varisleri olarak bizim de hem birbirimizle muamelemizde hem de hâriçtekilerle ilişkilerimizde Rahmet Peygamberinin (sav) ümmeti olduğumuz, O’nun dinine ve dâvâsına hizmet ettiğimiz her hâlimizde görülüp anlaşılabilmelidir.

4- Bu hizmet Tevhidin ilânı ve ispatı ile Allah-u Teala'nın Nâm-ı Celil'ini yüceltmenin cehdi ve gayretidir ki mânevi cihâd'ın ta kendisidir. Kur'ân-ı Hakim'in i'câzını beyân etme vazifesi olan bu kudsi ve mübârek hizmetin her bir hademesi birbirinin imân kardeşi ve en yakın dostudur. Saf Sûresi 4. âyetinde meâlen "Allah, kendi yolunda birbirlerine kenetlenmiş (sağlam) bir yapı gibi saf bağlayarak savaşanları (cihâd edenleri) sever..." diye buyurulur. Saflar hem sımsıkı hem de birbirine omuz ve kuvvet vererek olmalıdır. Bu sıkı duruşu ve güçlü bağı gevşeterek çözülüp dağılmasına sebep olabilecek hikmetsiz her türlü söz ve davranışta bulunmaktan ateşten kaçar gibi kaçınılmalıdır.

5- Risâle-i Nûr'un tavsiye ettiği tarz-ı harekâtı müsbet olduğu gibi başından sonuna kadar üslûbu da nezihânedir. Âl-i İmrân 159. âyette Peygamberimizin insanlara karşı tutumundaki şefkat ve re’fet meâlen "O vakit Allah´tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi…" diye beyân edilir. Kur'ân-ı Hakim'e hizmet mesleği gerek bünyede, gerek talebeleri arasında ve etraflarında rahmet ve şefkat meltemleri estirmiyorsa, hâlimizde, söz ve eylemlerimizde kabalık katı yüreklilik ve şefkatsizlik var ise, rahmet de gelmez, tevfik-i İlâhi de imdâda yetişmez. Ayette buyurulduğu gibi, etrafımızdakiler dağılıp gider. Bugün şâyet öyle bir hale düçar olmuş isek söz ve davranışlarımızı ve tavr-ı beyânımızı hakikat ve vicdan kantarına vurmalıyız. Nezâket, zarafet ve incelikler Peygamberi Efendimizin (sav) tebliğ ve irşâd usûlü ve tavsiyeleri asla ve kat'a terk edilmemelidir.

Allah korusun, Allah korusun! Aksi halde, yarın Hak’kın divânında hayırsız mirasyediler diye hesap sorulur!

Selâm Kur’an hizmetinde olanlara,

Selâm hidayet ve istikâmette sâbiti-i kalp ve kadem olanlara,

Selâm Hüdâ'ya tâbi olan ve ulaştıranlara…

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
16 Yorum