Habibi Nacar YILMAZ
Üstad, Determinizmi Nasıl Yerle Bir Ediyor?
Nurları ilk okumaya başladığımız kitapları, şöyle bir gözden geçiriyorum bazen. Hemen hepsini çizerek, yanlarına yazılar yazarak, özet çıkararak okumuşuz. Pek çok da fihristimiz olmuş.
Bazı kısımların yanına da mevzusu gelince "biyolog üstad, kimyager üstad, coğrafyacı üstad" yazmışız. Üstad, yeri geldiğinde, fennî meseleleri ele alıyor ve onları evir çevir yaparak,onlardan tevhide yollar açıyor. Yaratıcısı yokmuşçasına anlatılan fennî hakikatlere, yeni bir Kur'anî bakış açısı getiriyor. Bakışlardaki zûlmânî perdeyi kaldırıyor, kalın gaflet perdelerini paramparça ediyor. "Bu, şu şekilde olmuş; şu sonuca bu sebeplerle ulaşılmış." gibi her şeyin aslını, yapılışını hakiki fail olarak sebeplere bağlayan determinist yaklaşımların sahte ışıklarını söndürüyor.
Her şeyin üstündeki onlarca gaye ve kasdî hikmetler gösteriyor ki; bu, bundan, şu da şundan olmamış. Her şeyin hakiki faili, her şeyin sahibi olan Zât-ı Zülcelâl'dir.
Eski dönemde; her şeyin bir sebebe bağlı olmasından hareket eden ve sebepleri, hakiki bir failmiş gibi gösteren felsefenin determinist yaklaşımına karşı, tevhid ehli, birtakım izahlar getirmişler. Birkısmı, madde ezelî olamayacağına göre, mutlaka bir yaratıcısı vardır; diğer kısmı, maddeyi inkâr ederek huzuru aramışlar; birkısmı da "O, ondan; o da ondan." şeklinde devirle nihayete kadar gitmenin mümkün olmadığını, bunu bir yerde kesip maddeyi Vacib-ül Vücuda vermenin zaruretini anlatmaya çalışmışlar. Bütün bunlara karşı üstad hazretleri Kur'anî bir tarzla ortaya çıkıyor. Ve "O, ondan; şu da şundan olmamıştır; her şey, bizzat Cenab-ı Hakk'ın yaratmasıyla olmuştur." diyor.
Sebepler vardır, fakat onlar âdi, âciz, şuursuz birtakım bahanelerdir. Bu güzel ve sanatlı eşyanın hakiki faili olamazlar. Birtakım hikmetler için vazedilmeleri, bazı silsilelerin ucu olmaları, onları hakiki fail ve mal sahibi yapmaz.
Evet, Cenab-ı Hakk sebepleri,birer kanun şeklinde silsile olarak koymuş; fiilleri, o silsilelere bağlamış. Fakat sebeplerin böyle takdir ve tayini, Cenab-ı Allah'ın bu işin aksini yapamadığından değil; onun takdirinin böyle olmasındandır.
Güneş'in doğması; çiçeklerin açması ve buğday başaklarının olgunlaşmasına ve neticede bizim doymamıza vesile kılınmış. Bu kasdî olay sayesinde Güneş'in doğdurulmasının arkasındaki hikmet ve maksadın buğday başaklarını olgunlaştırmak olduğunu görüyor ve anlıyoruz. Sebeplerin olduğu bir dünyada Allah'ın hikmetini başka türlü nasıl anlayacaktık?
Başağımızın olgunlaşması ve çiçeğimizin açılması için, Güneş sebebinin takdiri ve bunun aksinin olmaması, bazılarını determinizme, yani Cenab-ı Allah'ın koyduğu bu kanunllara uymak mecburiyetinde olma fikrine kadar götürmüş. İslâm âlimleri bu hatalı görüşe, Cenab-ı Allah'ı "mucib-i bizzat sanmak" adına koymuşlar.
Halbuki Cenab-ı Allah dilediği şekilde yaratabilir. Yine kendi iradesiyle başka türlü irade de edebilir. Bizim kâinattaki değişmezlere verdiğimiz isimler, kanun oluyor. Cenab-ı Allah, kanun dediğimiz bu değişmezleri değiştirebilir. Bunun örnekleri de var. Değiştirmemesi, bir irade veya kudret âcizliğinden değil; iradenin böyle tecelli etmesindendir.
Sebepleri ve sebeplere takılan bütün fiilleri yaratmayı ifade için:"Ağacı yapan kim ise, üzerindeki meyveyi icat eden de O'dur. O, her şeyin Halıkı'dır."cümlesini kullanmak zorundayız. Bunu ifade etmede, ipin ucunu bir kere kaçırdığımız, yani icad noktasında sebeplere yöneldiğimiz bir kere de olsa, mesela "Ağaç çok harikulâde bir mekanizma ile kendi meyvelerini yapıyor." diye düşündüğümüzde; devamında "O halde ağacı bu harikulâdelikte yaratan Allah'tır." deme hakkını kaybederiz.
Niçin kaybederiz?
Çünkü meyveleri nasıl harikulâde bir mekanizma ile ağaç yapabiliyorsa; ağacı da başka bir harikulâde mekanizma ile başka bir şey, mesela tohum yapıyor olabilir.Ve tohumu da yapan başka bir sistem mutlaka vardır. Yolumuz, sonunda "Her şeyi sebepler yapıyor; yani Allah'ın doğrudan yarattığı bir şey yok."noktasına kadar gidilebilir. Bir kere icat noktasında elimizi kaptırınca iş nereleri varıyor, görüyorsunuz.
İşte, üstad bu determinist yaklaşımı kökten çözen ve onu yerle bir eden bir formülü, Mesnevi, Zerre kısmında"Halk-ı eşya hakkında mucibe-i külliye sâdık olmadığı takdirde, salibe-i külliye sâdık olur."cümlesi ile ifade ediyor. Yani yaratma silsilesinin hiçbir yerinde, safhasında sebeplere ait, kıl kadar hisse yoktur. Sebep ve neticeleri itibariyle her şeyi ya Allah yaratmıştır ya da Allah, hiçbir şeyin halıkı değildir. Başka bir ihtimal veya iki şıkkın ortası yok. Bir tarafı da sebeplere verelim, diyemezsin. Ya hepsi, sebeplerindir ya da Halık, sadece Allah'tır.
Niçin böyledir?
Bu kâinat bir muhteşem fabrika gibi muntazam çalışıyor. Bu âlemdeki eşya arasında, fabrikanın aletleri, cihazları, bölümleri arasındaki ilgiden çok daha ileri seviyede bir yardımlaşma bir dayanışma görülüyor. Hiçbir şey, tek başına müstakil bir varlığa sahip değil. Her şey, birbiriyle el ele verip beraber çalışıyorlar.Yani "Eşyanın arasında muntazam tesanüd ile halk ve yaratmak, tecezziyi kabul etmez bir küldür." de ondan böyle diyemeyiz.
Evet dostlar, önümüzde iki şık var: Ya diyeceğiz ki bütün bu varlıklar Allah'ın emri, iradesi, ilmi ve kudretiyle birbirinin imdadına koşuyor; birlikte tam bir dayanışma içinde çalışıyorlar. Yahut diyeceğiz ki bunların hiçbiri Allah'ın emrinde değil.Bu ikinci hâlde birlikte çalışma ve dayanışma şuurunu her varlığın kendi ilmine, iradesine vermemiz gerekiyor. Bunların tümünün ilimden ve iradeden mahrum olduğundan kimsenin şüphesi yok. O hâlde bu "salibe-i külliye"(Hiçbir şeyi Allah yaratmamış) şıkkı, imkânsız ve muhaldir. Diğer şık olan "mucibe-i külliye" yani her şeyi Allah'ın yapması ise, vacip ve makul olacaktır. Başka ihtimal yok.
Selam ve dua ile.
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.