Erdem AKÇA
Neden sevmeye, habbe (tohum) ile aynı kökten gelen muhabbet denilmiş?
İLİM IŞIĞINDA AŞK VE MERHAMET, ŞEVK VE ŞEFKAT-4
Kişiye ebedî hayatı kazandıran, dünya hayatını da saadetli kılan bir resulü kendinden daha fazla sevmemek Kur’anda, fâsıklık ve münafıklık alameti; Allah’tan sonra en çok onu sevmek, onun sevdiği tarzda olmaya çalışmak ise “ihlas” alameti olarak gösterilir. Allah’ın resulü gibi olma çabasında bulunmaya Kur’anda “fî sebilillâh cihad” denilir. Ki bu çaba, kişinin kendi benliği ve hayatından, ana-babasından daha değerli, daha güzel, daha kıymetli ve sevilmeye layık olarak gösterilir. Tevbe sûresi, 24. Âyet bu manada bir Müslümanın gönül dünyasında Allah-Resul-Cihad sevgisinin ilk 3 sırayı oluşturduğunu bildirir. Bu sıralamayı herhangi bir şekilde bozanın “fâsık” olduğunu, Allah’ın azabını ve hiddetini hak ettiğini ciddi bir üslupla ifade eder.
Evet, kişiyi dünyaya getiren değil, Cennete götüren ve ebedî saadetlere erdiren daha sevgilidir; gerçek baba da hak katında O’dur. Zâten Kur’an, Hz. Nübüvvet’i (SAV) “ümmetinin babası”, hanımlarını ise “ümmetin anneleri” olarak bu sırra dayanarak gösteriyor.[1]
Ebû Eyyûb el-Ensârî (R.A) bir hak âşığına rüyada görünür ve şöyle der: “Kişinin nefsini ve benliğini aşarak yaptığı her iş cihaddır.” Hz. Risalet’ten (SAV) aldığı dersle bu hakikati söyleyen Hazret, insanı nefs ve ene’ye itaate çağıran, dünya ve maddede boğan her fiil ve fiil sahibinin birer ebediyet katili, hak yolu eşkıyası olduğunu; buna mukabil cihadın, ebediyet ve sonsuz saadet yolunun temizleyicisi ve yol açıcısı olduğunu göstererek cihadın herkesten ve her şeyden daha değerli ve önemli olduğunu ifade etmiş. Hem yine demiş: “Bizim açımızdan iman, cihaddır, cihad da imandır. Biz Resulullah’tan (SAV) böyle öğrendik.”
Soru: Neden sevmeye, habbe (tohum) ile aynı kökten gelen muhabbet denilmiş?
Cevap: Çünkü sevme, bir sığınma, ihtiyaç ile başka birine tutunma ve yönelmedir. Bunu en iyi anlatan temsil sarmaşıktır. Sarmaşık bitkisi, bir habbeden çıkar, büyür ve bir ağaca tutunmakla ayakta durarak varlığını devam ettirir. Aksi halde ayaklar altında ezilir. Muhabbetin en şiddetli hali olan aşk kelimesinin Arapça’da sarmaşık manasına gelmesi bu temsilin bir hakikat olduğunu bildiriyor.
Evet, insanın kalbi, yaşanmışlar âlemi olan mâzi ve hazır zamana bağlıdır. Kâinat bir ağaçtır; insan kalbi de bu ağaca tutunan, sarılan, bu ağaçta görünen İlâhî güzellik ve mükemmelliklere yapışan bir sarmaşıktır. Üstad Bediüzzaman bu hakikatleri şöyle anlatır:
“Bâki-i Hakiki yalnız Sen’sin. Mâsivâ (Allah’tan başka her şey), fânidir. Fâni olan, elbette bâki bir muhabbete, ve ezelî ve ebedî bir aşka ve ebed için yaratılan bir kalbin alâkasına medâr (yörüngesi ve sebebi) olamaz.”[2] Alâka, sarmaşığın ağacın özsuyu ile beslenmesidir. Bu manada Kur’an, annesinin rahmine asılıp kanıyla beslenen zigot halindeki cenine, “alak” diyor.[3] Ki, alâka ile aynı köktendir.
Hem Üstad yine der: “Güzel değil batmakla gâib (görünmez) olan bir mahbûb! Çünkü zevâle mahkûm hakiki güzel olamaz. Aşk-ı ebedî için yaratılan ve âyine-i Samed olan kalb ile sevilmez ve sevilmemeli!” [4]
İman, kalbin habbeleşmesi, hakka karşı sevgi ile Ona ihtiyaç ile dolmasıdır. İslâm ise, hakka teslimiyettir; hakk âşığının hakkın hikmetli ve şefkatli kolları olan sünnetullaha kendini bırakması, Ona bu şekilde sarılması, Onunla ebedî bir vuslatı yakalamasıdır. İhsan ise, her an, her tarafta hakkın güzelliğini, güzelleştiriciliğini görmedir. Bir hadis-i şerif bunu şöyle açar: “İhsan, senin Allah’ı görüyor gibi kulluk etmendir. Sen, Onu görmesen de O seni görüyor ya…”[5]
Şevk ise, ruh kuşunun kanatlanması, gayb ve şehâdet âlemi içinde mutlulukla uçmasıdır. Lügatta şevk, bir pervane ve kelebeğin bir nur ve ışık kaynağına kendini ölesiye bir heyecanla yöneltmesi ve atmasıdır. Bu temsilî cephesiyle şevk de, Allah’ın manevi bir kuşu olan her bir ruhun, Allah’ın nurlu tecellilerini, kâinatın her tarafında görmeye başlamasıyla yaşanmaya başlanan, gittikçe artan bir histir. Kişinin dünyasında “Allâhu nûru’s-semâvâti ve’l-ard”[6] (Allah, göklerin ve yerin nurudur) âyeti perde perde açıldıkça ruhta şevk zuhur eder.
Kur’an şevk-nûr ilişkisini şöyle verir: “Onların nuru, onların önlerinde ve arkalarında koşar.”[7] Nurun kendisindeki bu coşku ve heyecanın, dünyada o nuru kalp ve ruhlarında taşıyan müminlere de bir şevk ve heyecan vereceğini her akıl sahibi anlayabilir. Hadid sûresi 12. âyetinin bildirdiği üzere “Münâfıklarda, nur olmaz”; onlarda şevk ve manevi heyecan olamaz. Tevbe sûresi bu sırrı izah noktasında şöyle der: “Münâfıklar, leştir.”[8]
Nûr, ihlasa erenin vasfıdır. Nûra ermenin alameti ise, leş tarzı bir tembel ve ölü hayat değil; kıpır kıpır, faal, coşkulu, heyecanlı bir maddi ve manevi hayat sahibi olmaktır. Aksi halde Ebû Eyyûb el-Ensarî (RA) ve Ebû Şeybete’l-Hudrî (RA) gibi her biri 70-80 yaş civarında, hasta, yorgun, bindiği ata iple bağlanarak ancak yol alabilen ihtiyarların 3.347 km yol tepip sıcacık Medine’den İstanbul gibi soğuk, karlı, yağmurlu bir memlekete gelmeleri ve gelebilmeleri ne ile izah edilebilir? Para arzusu, câriye tutkusu, şöhret beklentisi için mi? Bunlar olamaz. Çünkü burada öldüler. Her akıl ve kalp sahibinin de anlayacağı ve diyeceği şu ki, onları Medine’den kelebekler gibi İstanbul’a uçuran Allah’ın aşkı ve şevkidir, Onun nuru ve rızasıdır. Başka hiçbir şey değildir. Kendilerinin kavuştuğu nura ve hidayete insanların da kavuşmalarını istemeleridir. Tarihî kaynaklar içinde hiçbiri Ebu Eyyûb el-Ensârî’yi 76 yaşının altında gösteremiyor; 80 hatta 90 diyenleri bile bulunuyor. O yıpranmış, hastalıklı bedenin o zor şartlarda buraya gelişi bir ruh yüceliğinden ve İlâhî bir ikramdan başka ne olabilir ki! Bu, manzara nefsini ve benliğini hakka adamanın adı değil midir?
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.