Elif GÜNEŞTEKİN

Elif GÜNEŞTEKİN

Esirden Zerreye, Zerreden Semaya

Latifiyet, Uzay-Zaman ve İlk Tecellî Üzerine İnce Bir Tefekkür

BİSMİLLÂH

Bir dokuma tezgâhını düşünelim.

İğne hareket eder.

İplik gerilir.

Desen yavaş yavaş ortaya çıkar.

Kumaş büyüdükçe şunu anlarız:

Dokuma henüz tamamlanmamıştır.

Bu basit görünen hakikat, kâinata tatbik edildiğinde şaşırtıcı bir derinlik kazanır.

Çünkü bugün fen göstermektedir ki feza donmuş bir yapı değildir. Genişlemektedir. Mekân sabit bir sahne değil; dinamik bir yapıdır. Uzay-zaman eğrilmekte ve açılmaktadır. Bu, kâinatın tamamlanmış bir “bina” değil; sürmekte olan bir “fiil” olduğunu gösterir.

Şu hâlde mesele değişir:

Eğer kâinat bir dokuma ise,

zaman iğne gibi ilerliyorsa,

zerrât iplik gibi diziliyorsa,

Bu dokuma hangi zemin üzerinde icra edilmektedir?

وَ كَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَٓاءِ

âyeti, şu madde-i esîriyeye işarettir ki, Cenab-ı Hakk'ın Arş'ı, su hükmünde olan şu esîr maddesi üzerinde imiş. (İşârât-ül İ'caz 188.sh - Risale-i Nur)

“Su hükmünde” denilmesini tetkik edelim;

Su akışkandır, latiftir, kuşatıcıdır; fakat engelleyici değildir. İç içe bulunmaya mani olmaz. Bu misal, kâinatın icraat sahasının sert ve çarpışmalı değil; latif ve nüfuz edici bir zemine dayandığını gösterir.

Böylece iğne–iplik–kumaş teşbihi bir mecaz olmaktan çıkar;

kozmik bir okuma anahtarına dönüşür.

Su neden misal verilir?

Çünkü su: balığın yüzüşüne engel olmaz. Taşların arasına nüfuz eder. Hayatı taşır.

İç içe bulunmaya mani olmaz.

İşte esir de böyle tasvir edilir.

Her iki misal de de Çarpışmadan Beraberlik vardır.

“Evet hava, su, insanın yürüyüşüne, cam ziyanın geçmesine, şuaın röntgen vasıtasıyla kesif cisimlere bile nüfuzuna ve akıl nuruna, melek ruhuna, demirin içine hararetin akmasına, elektriğin cereyanına bir mani' yoktur.” (Mesnevi-i Nuriye 138.sh - Risale-i Nur)

Üstadımın bu ifadelerinden şunu farkederiz.

Hava var, ışık var, ses var, elektrik var.

Hepsi aynı mekânda.

Ama birbirine mani değiller.

Ve anlaşılır ki latif olan, kesife engel olmaz.

Kuşatır fakat sıkıştırmaz.

Esirin “mevcudat arasına nüfuz etme sırrı” budur.

“Esîr maddesi yaratıldıktan sonra, Sâni'in ilk icadlarının tecellisine merkez olmuştur.” (İşârât-ül İ'caz 188.sh - Risale-i Nur)

“Yani esîri halkettikten sonra, cevahir-i ferd'e kalbetmiştir.” (İşârât-ül İ'caz 188.sh - Risale-i Nur)

Bu cümle çok büyük bir kozmik tasvir içerir.

Sıralamaya alırsak ; Latif bir zemin yaratılıyor (esir).

Bu zemin ilk tecellîlerin merkezi oluyor.

Bu zemin cevher-i ferde (zerrevi yapıya) dönüşüyor.

Zerrât teşekkül ediyor.

Âlem dokunuyor.

Bu, “esir → zerre → âlem” silsilesi olarak değerlendirebiliriz.

Mehazın Devamında;

“Ecram-ı ulviyenin kanunlarını rabteden ve ziya ve hararetin emsalini neşr ve nakleden fezayı doldurmuş bir madde mevcuddur.” (İşârât-ül İ’caz 189.sh – Risale-i Nur)

Burada üç şey söyleniyor:

Gök cisimleri arasında bir bağ var. Işık ve ısı taşınıyor. Feza boş değil.

Bu, kopuk bir evren değil;

Bağlı bir dokudur.

Kainat genişliyor. Uzay-zaman dokusu eğriliyor.

Alanlar parçacıklardan daha temel kabul ediliyor.

Kozmoğrafya cihetiyle bakıldığında, galaksiler kendi iç yapıları itibarıyla büyümemekte; aralarındaki mesafe, uzay-zamanın genişlemesi sebebiyle artmaktadır.

Yani Genişleyen galaksilerin zatı değil; aralarındaki saha ve mesafedir.

Bu ne demek?

Zemin genişliyor.

Bu da bize şunu düşündürüyor:

Mekân sabit bir kap değil, sürekli açılan bir sahadır.

Genişleme yeni mesafe doğuruyor.

Bu mesafe nereden geliyor?

Hakiki yokluk faaliyet yapmaz.

Demek ki burada “adem” mutlak yokluk değil, henüz açılmamış imkân sahasıdır.

Bu da sürekli yaratmaya işaret eder.

Eğer esir: her yere nüfuz ediyorsa, zerrâtın arasına giriyorsa, kanunları bağlıyorsa,

O hâlde âlem kopuk değildir.

Çokluk içinde vahdet vardır.

Latifiyet arttıkça çatışma azalır.

En latif mertebede, çarpışma yerine ahenk başlar.

Esir yalnızca fizikî bir zemin değildir. İrtibatın zemini, naklin vasıtası, kanunun bağlayıcısı, tecellînin merkezi olarak tasvir edilebilir.

Kâinat: bitmiş bir eser değil, dokunmakta olan bir kitaptır.

Genişleyen kumaş, açılan imkândır.

Ve latif zemin üzerinde icra edilen bu faaliyet, tesadüf değil; tertipli bir dokumadır.

Eğer bu dokuma devam ediyorsa,

Sormamız gereken daha ince bir sual vardır:

Hâlâ o ilk latif zeminin içinde miyiz?

Esîr, sadece başlangıçta yaratılmış ve sonra zerreye dönüşüp kaybolmuş bir safha mıdır?

Yoksa hem zemin olarak kalmış hem de zerrevî mertebelerde tezahür etmiş midir?

Zira mehazın devamında:

“Ecram-ı ulviyenin kanunlarını rabteden…” denilmekle,

Kanunların bağlandığı bir saha olduğu bildiriliyor.

Kanun maddî değildir. Kanun bir emirdir.

Emir ise icra zemini ister.

Eğer gök cisimleri arasında bir rabıta varsa, eğer ziya ve hararet naklediliyorsa, eğer feza boş değilse, O hâlde bu bağ, sadece mekanik bir temas değildir;

Umumî bir zemin üzerinde işleyen bir ahenktir.

Bugünkü fen de boşluğun boş olmadığını söylemektedir.

Alanların parçacıklardan daha temel olduğu,

Uzay-zamanın eğrildiği ve genişlediği ifade edilmektedir.

Fakat dikkat edilirse genişleyen şey galaksiler değildir;

Genişleyen uzayın kendisidir.

Bu şu manaya gelir:

Zemin açılıyor.

Saha genişliyor.

Dokuma ilerliyor.

Yeni mesafe doğuyor.

Bu mesafe mutlak yokluktan çıkamaz.

Zira hakiki yokluk icra yapmaz.

O hâlde burada “adem” mutlak yokluk değil;

Henüz fiile çıkmamış bir imkân mertebesidir.

Bu da bize sürekli bir yaratılış hakikatini düşündürür.

Her an yeni bir açılış.

Her an yeni bir nakış.

Her an yeni bir tecellî.

Şimdi latifiyet sırrına yeniden dönelim.

Latif olan kesife engel olmaz.

Hava ışığa mani değildir.

Su balığa mani değildir.

Eğer esîr en latif mertebe ise,

O hâlde bütün zerrât onun içinde olabilir.

Ve eğer bütün zerrât aynı latif zeminde vazife görüyorsa,

Çokluk içinde kopukluk olmaz.

Bu da vahdeti mümkün kılar.

Çünkü parçalar ayrı ayrı değil;

Aynı saha içinde icra edilen fiillerdir.

Esîr yalnızca fizikî bir madde değil;

İrtibatın zemini, naklin vasıtası ve kanunun icra sahasıdır.

Arş’ın “üzerinde” olmak ifadesi de, Mekân üstü bir hâkimiyet ve idareyi işaret eder.

Yani zemin vardır; lakin zemini idare eden de vardır.

Dokuma vardır; elbette ki isbat eder ki dokuyan da vardır.

Zaman iğne gibi ilerler.

Esma iplik gibi açılır.

Zerrât düğüm olur.

Uzay-zaman kumaş olur.

Âlem desen olur.

Ve dokuma hâlâ devam etmektedir.

“Madde-i esîriyenin yine esîr olarak kalmak şartıyla, sair maddeler gibi muhtelif teşekkülâtı ve ayrı ayrı nevi’leri vardır. Buhar ile su ve buzun teşekkülâtları gibi.” (İşârât-ül İ’caz, 189.sh)

Bu ifadede iki büyük anahtar vardır:

Yine esîr olarak kalmak şartıyla

Buhar–su–buz misali..

Buhar, su ve buz farklı varlıklar değildir; aynı mahiyetin farklı mertebeleridir.

Değişen öz değil, yoğunluk ve teşekkül şartlarıdır.

Sıcaklık değişir, dizilim değişir.

Basınç değişir, teşekkül değişir.

Ama mahiyet sabittir.

Bu misal bize şunu düşündürür:

Esîr başka bir şeye dönüşüp kaybolmuyor; mertebe kazanıyor.

Eğer su hâl değiştiriyorsa, şartlara göre farklı görünüyorsa,

Esîr için de benzer bir kozmik mertebe mümkündür.

Belki de: en latif mertebesi, kuşatıcı zemin..

Daha yoğun mertebesi, enerji alanı

Daha yoğun mertebesi, zerrevî teşekkül

Bu durumda zerrât, esîrin dışında bir varlık değil; esîrin yoğunlaşmış mertebesi olabilir.

Bugünkü fen de şuna benzer bir tablo çizer: Alan temeldir. Parçacık alanın titreşimidir.

Enerji seviyesi değiştikçe yapı değişir. Alan kalır. Titreşim değişir.

Bu, su misalinin kozmik bir izdüşümü gibidir.

Latifiyet arttıkça: Nüfuz artar, Çarpışma azalır, Umumiyet genişler.

Kesafet arttıkça: ayrışma belirginleşir, çarpışma artar, sınırlar keskinleşir.

Belki de çokluk hissi kesafetin ürünüdür.

Latif mertebede ise Vahdet daha berrak görünür.

Eğer esîr mertebeler taşıyorsa,

O hâlde âlem kopuk parçalar değil;

Aynı mahiyetin farklı yoğunluk katmanlarıdır.

Kâinat genişliyorsa,

Latif mertebe açılıyor olabilir.

Zerrât teşekkül ediyorsa,

Yoğunlaşma gerçekleşiyor olabilir.

Böylece kâinat iki yönlü bir hareket taşır:

Açılma (latifiyet)

Yoğunlaşma (teşekkül)

Bu iki yön birbiriyle çelişmez;

Aynı dokumanın iki cephesidir.

Eğer esîr:

Hem zemin olarak kalıyor,

Hem mertebeler kazanıyor,

Hem yoğunlaşıp zerre oluyor,

Hem kuşatıcı saha olarak devam ediyorsa,

O hâlde en kesif madde ile en latif saha arasında mahiyet bağı kopmamıştır.

Bu bağ, vahdetin sırr-ı esasıdır.

Kâinat; ayrı ayrı maddeler topluluğu değil, aynı hakikatin farklı mertebeleridir.

“Ecram-ı ulviyeye dikkat edilirse, tabakaları arasında muhalefet görünür. Evet yeni teşekküle ve in’ikada başlamış milyarlarca yıldızlardan ibaret Kehkeşan ile anılan tabaka-i esîriye, sabit yıldızların tabakasına muhaliftir. Bu da manzume-i şemsiyenin tabakasına ve hâkeza yedi tabakaya kadar birbirine muhalif tabakalar vardır.” (İşârât-ül İ’caz 189.sh – Risale-i Nur)

Buradaki “muhalefet” kelimesi, çatışma veya düzensizlik anlamında değildir.

Yapı ve karakter farklılığı demektir.

Yani; aynı değil, farklı düzenlere sahip, ayrı teşekkül özellikleri taşıyan kozmik katmanlar.

Bu ifade, kâinatın tek tip ve homojen bir yapı olmadığını ifade eder.

Kur’ân’da geçen “seb‘a semâvât” (yedi gök) ifadesi, müfessirler tarafından farklı şekillerde yorumlanmıştır. Atmosfer katmanları, gezegen yörüngeleri, kozmik dereceler, manevî mertebeler

Risale- i Nur da ise, gözleme dayalı bir dikkat çekiştir:

Ecrâm-ı ulviye incelendiğinde tabakalı bir yapı görülür.

Bu ifade, yalnız zâhir mânâda ‘kat kat gök’ tasvirinden ziyade; mertebeli bir kâinat fikrine işaret eder.

Bugünkü astronomi de evrenin katmanlı bir yapı sergilediğini göstermektedir.

Semaya nazar-ı dikkat edildiğinde, mertebeli bir yapı açıkça görülür.

Manzume-i Şemsiye’de (Güneş Sistemi) yerel bir çekim dengesi hâkimdir. Gezegenler belirli yörüngelerde, hassas bir nizam içinde hareket eder. Bu ölçekte hâkim olan kuvvet ve düzen, sınırlı bir sistem bütünlüğü gösterir.

Kehkeşan denilen galaktik sistemde ise tablo değişir. Milyarlarca yıldız, yıldız doğum bölgeleri, gaz ve toz bulutları, farklı hız ve yoğunluk dağılımlarıyla çok daha geniş bir organizasyon sergiler. Burada ölçek büyür; denge ve hareket karakteri farklılaşır.

Galaksi kümeleri ve kozmik ağ seviyesine çıkıldığında ise, devasa madde dağılımı ve büyük ölçekli yapı örgüsü görülür. Yoğunluk bölgeleri, boşluk alanları ve kütle çekim merkezleri farklı bir kozmik düzeni ortaya koyar.

Böylece her mertebede:

Fiziksel şartlar değişir,

Yoğunluk farklılaşır,

Enerji seviyesi farklıdır,

Hareket karakteri değişir.

Bu tam anlamıyla “muhalefet”tir.

Fakat düzensizlik değildir.

Mertebeli nizamdır.

Metinde geçen “tabaka-i esîriye” ifadesi, esîrin de homojen tek tip bir zemin olmadığını düşündürür.

Daha önce geçen:

“Madde-i esîriyenin muhtelif teşekkülâtı vardır.”

İfadesiyle birlikte okunduğunda şu tablo çıkar:

Latif zemin tek bir form değildir.

Mertebeleri vardır.

Bu mertebeler farklı kozmik yapılar doğurabilir.

Tıpkı:

Buhar → su → buz

Aynı mahiyetin farklı yoğunlukları olduğu gibi,

Esîr de farklı teşekkülât gösterebilir.

Farklılık vahdete zarar vermez.

Bilakis, mertebeli bir düzen:

Aynı kanunun farklı ölçeklerde işlemesini gösterir.

Aynı iradenin değişik sahalarda tecellî ettiğini gösterir.

Bir saray düşünelim:

Temel farklıdır.

Duvar farklıdır.

Kubbe farklıdır.

Fakat hepsi aynı mimarın eseridir.

Kozmik tabakalar da böyledir.

“Yedi tabaka” ifadesini sembolik bir mertebe sistemi olarak okursak, bugün evrende gözlenen; mikro ölçek (zerrevi yapı), yıldız ölçeği, galaksi ölçeği, kozmik ağ ölçeği gibi dereceli yapılarla bir paralellik kurulabilir.

Bu, metnin fenni bir teyididir; birebir teknik eşleme değildir.

Kâinat: tek katmanlı bir düzlem değil, mertebeli bir teşekküldür.

Her mertebe farklıdır; lakin umumî nizam birdir.

Muhalefet başıboşluk değil;

Dereceli bir tertiptir.

Ve bu mertebeli yapı,

Latif zeminin farklı yoğunluk derecelerinden ibaret olabilir.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.