Doğu dünyasında Hz.Peygamber (asm), peygamber resimleri ve Konfüçyanist Çin Hükümdarı’nın şâhitliği

Sanat ve dinler tarihinde Hz. Peygamber (asm)-5

Ebu Zeyd el-Hasan bin Yezid es-Sirâfî “Ahbar-ı Sîn ve’l-Hind Zeyli (Miladi 900 yılları)” kitabında şöyle bir seyahati birinci elden anlatır:

Basra’da Hebbar bin el-Esved[1] soyundan İbn-i Vehb diye tanınan Kureyşli bir adam vardı. Basra 857 yılında tahrip edilince Siraf’a gitti. Orada Çin’e gitmek isteyen bir gemi vardı. Ücretle bu gemiye binip Çin’e hareket etti. Sonra Çin’in büyük hükümdarının yanına gitmek istedi. (870 yılında) Kanton’dan iki ay kadar uzaklıktaki Humdan şehrine gitti. Bir müddet hükümdarın sarayının kapısında kaldı. Ona dilekçe gönderiyor, Arapların peygamberinin soyundan geldiğini söylüyordu. Bir zaman sonra hükümdar onun bir evde misafir edilmesini, ihtiyaçlarının temin edilmesini istedi. Hanfu (Kanton) vâlisine bir mektup yazıp onun nesebini araştırmasını, Arapların peygamberinin akrabasından olup olmadığını tüccarlara sormasını istedi. Kanton sahibi onun iddiasının doğru olduğunu Çin hükümdarına yazdı. Hükümdar onu huzuruna kabul etti, bol mal verdi. İbn-i Vehb bu mallarla Irak’a döndü. Yaşlı ve kavrayışlı biriydi.

İbn-i Vehb’in söylediğine göre, Çin hükümdarının yanına varınca hükümdar ona Araplara ve onların Acemlerin devletlerini nasıl kaldırdığına dair soru sormuş, o da:

“Allah’ın yardımı, Acemlerin ateşe tapmaları, güneşe, aya secde etmeleri sebebiyle” demiş. Hükümdar:

“Araplar en büyük, en geniş, en zengin, adamları en akıllı, en ünlü bir ülkeyi ele geçirdiler” demiş. Sonra hükümdar ona:

“Diğer hükümdarların sizin nezdinizde durumları nedir?” deyince İbn-i Vehb:

“Biz onlar hakkında bilgiye sahip değiliz” demiş. Bunun üzerine hükümdar şöyle demiş:

“Bize göre önemli hükümdarlar 5’tir. İçlerinde en büyük devleti olan Irak’a hâkim olandır. Zira Irak (Bâbil) dünyanın kalbidir. Diğer hükümdarlar onun etrafındadır. Biz ona ‘Hükümdarlar Hükümdârı’ deriz. Sonra bizim hükümdarımız gelir. Bize göre o bütün insanların hükümdarıdır. Ondan daha siyasi, ülkesini iyi idare eden, halkı kendisine daha çok itaat eden yoktur. Biz insanların hükümdarıyız. Bizden sonra yırtıcıların yani Türklerin hükümdarı gelir. Sonra filler hükümdarı olan Hind hükümdarı gelir. O, hikmet sahibidir. Zira hikmet (ilim, din) oradan çıkmıştır. Sonra Rum hükümdarı gelir. O, mükemmel adamların hükümdarıdır. Yeryüzünde onun adamlarından daha mükemmel, güzel yüzlü adamlar yoktur. İşte ileri gelen hükümdarlar bunlardır. Diğerleri sonra gelir.”

İbn-i Vehb sözüne şöyle devam etti:

Sonra Çin hükümdarı tercümana dönerek;

“Ona söyle Efendini yani Hz. Peygamber’i (ASM) görsen tanır mısın?” dedi. Ben:

“Onu nasıl görebilirim? O şimdi Allah’ın katında” dedim. Hükümdar:

“Ben kendisini değil, resmini kastediyorum” dedi. Sonra:

“Evet” dedi, bir sepet istedi. Sepet önüne konunca ondan bir rule çıkarıldı. Tercümana:

“Ona Efendisini göster” dedi. Bu rulede peygamberlerin resimlerini gördüm. Salât ve selam getirmek için dudaklarımı oynattım. Hükümdar onları tanıdığımı bilmiyordu. Tercümana:

“Niçin dudağını oynattı?” ona sor dedi. Ben:

“Peygamberlere salât, selam getiriyorum” dedim. Bunun üzerine:

“Onları nereden tanıyorsun?” dedi. Ben:

“Onlar hakkında anlatılanlardan. İşte Nuh, Allah suya emredip yeryüzünü su kaplayınca gemide yanında bulunanlarla kurtuluyor, selamete eriyor” dedim. Güldü ve:

Nuh’un adını doğru söylüyorsun. Yeryüzünün sulara garkolmasına gelince bunu bilmiyoruz. Tufan yeryüzünün bir kısmını kapladı. Bize ve Hind ülkesine ulaşmadı” dedi.[2]

İbn-i Vehb şöyle devam eder:

“Ona cevap vermek, delil getirmek istedim. ‘İşte Mûsâ ve asası, Beni İsrail” dedim. Hükümdar:

“Evet, ülkesinin küçük olması, kavminin ona fesat çıkarmasına rağmen” dedi. Sonra:

İşte İsa, eşek üzerinde, etrafında havarileri” dedim. Hükümdar:

“Az müddet peygamberlik yaptı. Müddeti 30 aydan biraz fazladır” dedi. Diğer peygamberler hakkında bahsettiklerimizle yetindi.

İbn-i Vehb, her bir peygamberin resminin üzerinde uzun uzadıya yazılar gördüğünü, bu yazılarda her birinin adının, ülkesinin, peygamberlik sebebinin anlatıldığını tahmin ettiğini söyler. Sonra devamla:

“Hz. Peygamber bir deve üzerine binmişti. Etrafında develere binmiş ashabı vardı. Ayaklarında Arap nalını, bellerinde misvakları vardı. Ağladım.” Bunun üzerine hükümdar tercümana:

“Ağlamasının sebebini sor” dedi. Ben:

“Bu, Peygamber Efendimiz, amcamızın oğlu” dedim. Hükümdar:

“Doğru söyledin. O ve kavmi en geniş ülkeye sahip oldu. Ancak bu geniş ülkeyi o göremedi. Ondan sonrakiler gördü” dedi. O rulede çok sayıda peygamberin resmini gördüm. Bazıları başparmağıyla şehadet parmağını yan yana getirmiş eliyle işaret ediyordu.[3] Sanki hakkı gösteriyordu. Kimisi ayaktaydı, parmaklarıyla semaya doğru işaret ediyorlardı. Ve saire. Tercüman, onların kendi peygamberleri, Hindlilerin peygamberleri olduklarını söyledi.

Çin hükümdarı sonra halifeler, onların kıyafetleri, dinler ve dinlerin büyükleri hakkında benim bildiğim kadar sorular sordu:

“Size göre dünyanın ömrü ne kadar yıldır?” dedi. Ben:

“Bu konu ihtilaflıdır. Kimi 6.000 sene, kimi daha az olduğunu söyler. Bazıları ise biraz daha fazla olduğunu iddia eder” dedim. Hükümdar çok güldü. Ayakta duran veziri de bu cevabımı pek beğenmemişti:

“Peygamberinizin öyle söylediğini zannetmiyorum, yanıldın” dedi.[4] Ben:

“Evet, böyle söyledi” dedim. Tavrından cevabımı beğenmediğini anladım.

Sonra hükümdar tercümana:

“Ona sözünü iyi seç. Zira hükümdarlar düşünmeden konuşmazlar. Senin söylediklerinde siz dahi ihtilaf ediyorsunuz. Siz peygamberinizin sözünde ihtilafa düşüyorsunuz. Halbuki, peygamberlerin sözlerinde ihtilafa düşülmez. Sözleri kabul edilir. Bu ve buna benzer şeyleri anlatırken şüpheden kaçın” dedi.[5]

Peygamberlerin resimlerinin Batı dünyasında Roma İmparatoru Heraklius’ta olması, Doğu Dünyası’nda Çin İmparatoru’nda olması gösterir ki, Doğu ve Batı milletleri Hz. Peygamber’i resmine kadar tanımakta, yaptığı ve yapacağı şeyleri bilmektedir. Peygamberlerinin haber verdiği ve resmettiği üzere…

Hıristiyan dünyanın ikonize ederek ibadethanelerine ve evlerine kadar yerleştirdikleri “Beklenen Peygamber” algısının, Çin tarihi ve toplumu ve ibadethanelerinde izlerinin varlığı tam bir araştırma ve inceleme konusudur.

[1] Hebbar bin Esved, sahabelerin şair olanlarından birisidir. Mekke Fethi’nden sonra İslam’a girenlerdendir. Sind’i ilk defa ele geçiren Benî Hebbâr’dan Ömer b. Abdülazîz b. Münzir (ö. 250/864 [?]) Hebbâr b. Esved’in torunlarındandır. (DİA, Hebbar bin Esved maddesi) Hebbar bin Esved ile, torunlarının bir Hind ve Sind ilişkisi olduğu tarihi süreçteki vak’alarla görünüyor.

[2] Tûfan hadisesi Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslâm gibi semavî dinlerin yanı sıra mahiyeti farklılıklar taşısa da Afrika kıtası ile Asya’nın bazı bölgeleri hariç birçok kültürde; Filistin, Yunanistan, Asur, Amerika, Avustralya, Hindistan, Tibet, Çin, Malezya, Litvanya gibi çeşitli ırklara ve bölgelere ait çok sayıda halkın geleneğinde de bulunmaktadır (NDB, s. 178; Eliade, Histoire, I, 75; IDB, II, 280). Tûfanın mitolojik bir hikâye veya asılsız bir efsane olduğu görüşü ise bunun yaygınlığı ve kutsal metinlerde yer alışı dikkate alındığında savunulabilir değildir. Tûfan hikâyesi Güneydoğu Asya’da, Malenezya’da ve Polinezya’da yaygındır. Avustralya’da tûfan anlatımlarında bütün suları yutan dev bir kurbağadan bahsedilir. (H. Cazelles, III, 573; EUn., V, 405). [DİA; TÛFAN maddesi.] Kur’an, tufanın küresel çapta olduğuna şu âyetle işaret eder: “ Nihayet emrimiz geldiği ve tennur (tandır veya geminin kazanı) tutuşup parladığı zaman dedik ki; "Erkeği ve dişisi olan her canlıdan ikişer tane, aleyhlerinde hüküm verilmiş olanların dışında, aileni ve iman etmiş olanları geminin içine yükle". Zaten beraberinde iman edenler çok az idi.” (Hud suresi, 40) Eğer tufan, Mezopotamya veya Orta Doğu’ya has olmuş olsaydı, evcil olan veya olmayan hayvanlar yeryüzünde çokça bulunduklarından nesli tükenecekmişçesine “birer çift gemiye al” demenin manası olmazdı. Demek tufan ya bütün dünyayı tamamen saran (Eski Dünya ve Yeni Dünya milletlerinin ittifakıyla) veya en azından Eski Dünya kıtalarını kaplayan bir âfetti, şeklinde söz konusu âyetten anlaşılmaktadır. Çin hükümdarı, bu konuda yanılmaktadır.

[3] Yoga hareketlerinden birisi olan bağdaş kurarak oturma ve bütün parmakları bir araya getirme davranışı, aslında Çin peygamberlerinin bu resimdeki başparmakla işaret parmağını birleştirme davranışının saptırılmış halidir. Peygamberlerin ellerinin o şekli dikkatle incelendiğinde, Arapça “Allah” lafzının yazılışını ortaya koyar.

[4] Burada İbn-i Vehb, hadisi eksik hatırlamakla yanılmıştır. Hâfız el-Münavi hadisi “ Âdem’den kıyamete kadar ömr-ü beşer 7.000 senedir” şeklinde rivayet etmiştir. (Feyzü’l-Kadir, c.3, s. 547: 4278) Aynı hadisi Taberâni Me’cemu’l-Kebir’inde, İbnü’l-Sünnî Amelu’l-Yevm ve’l-Leyle adlı kitabında “Dünya 7.000 seneliktir” şeklinde tahric etmiştir. Hadis merfu olarak Abdullah bin Ziml (RA) kanalıyla mervidir. İbn-i Hacer el-İsabe’de şöyle der: “Abdullah bin Zimle’l-Cühenî’nin bu hadisini Süleyman bin Atâ el-Kureşi el-Harrânî ile Müslim bin Abdullah el-Cüheni rivayet etmiştir.” (Sahabe-i Kiram Ansiklopedisi, c. 3, s.18, Abdullah bin Ziml maddesi) Müslim bin Abdullah’ın sahabe ile aynı kabileden olması, rivayetin sıhhatini artıran bir husustur. Bediüzzaman Said Nursi, bu hadisi, Kur’an nurunun kâinata, yeryüzüne, insan türüne hayat olması ve hükmetmesi noktasında ele alarak hadisteki 7.000 yılın her bir gününün, Kur’andaki “1.000 yıllık bir gün”(Secde suresi,5), “50.000 yıllık bir gün” (Mearic suresi, 4) şeklindeki eyyâm kategorisinde ele alınabileceğini, Sünen-i Ebu Davud’da geçen “Ümmetim istikametle gitse, ona bir gün var ” hadisinin bildirdiği tarihi süreçlere dayanarak inceler. İnsan türünün ömrünün, hadisin bildirdiği ve ayetlerin işaret ettiği İlâhî gün kavramları dahilinde güneş günü merkezli olarak 7.000 x 27 =189.000 olabileceğine işaret eder. Fakat Bediüzzaman vahyin hükmetmediği 334 yıllık Fetret Devri’ni 7.000 yıldan çıkartıp 6.666 Kur’an âyeti ve hayat ilişkisi noktasından meseleye bakarak 6.666x27= 179.982 yıl olarak hadisin anlaşılabileceğini ifade eder. (Barla Lahikası)

Matematik, biyoloji ve istatistik bilimi noktasından eğer hadise bakılırsa 7.000 yıllık bir insanlık ömrü gayet makuldür. Çünkü 2018 yılı dünya nüfusu 7.632.819.325’di. 2000 yılı nüfusu 6.145.006.989 idi. 1970 yılı nüfusu 3.700.577.650 idi. 1900 yılı nüfusu 1.600.000.000 idi. Bu rakamlara dikkat edilirse, dünya nüfusu 118 yılda yaklaşık 5 kat artmış. Bu artışı bütün insanlık tarihi genelinde her 100 yılda 2 kat artma şeklinde alıp geriye doğru yarıya düşme olarak ele alırsak, 1.000 yıl önce dünya nüfusunun 1.600.000.000/1.024 = 1.562.500 olması, 2.000 yıl önce 1.525 kişi olması gerekir. İnsanların 20-25 yılda bir üremesi açısından bakılırsa bu hesaplama gayet doğrudur. Eğer yaşanan kıtlıklar, salgın hastalıklar, doğum-ölüm oranları yakınlığı gibi durumlar da hesaba katılıp 200 yılda 2’ye katlanma kabul edilirse 1.000 yıl önce dünya nüfusu 1.600.000.000/32= 50.000.000; 2.000 yıl önce 1.562.500, 3000 yıl önce yaklaşık 48.000 olarak çıkar. Bu hesaba göre insanlığın yaklaşık ömrü 6.700 yıla tekabül ediyor. Hadisin verdiği rakamla birebir örtüşmektedir. Bir milletin geometrik seri şeklinde artan nüfusunun 200 yılda iki katına çıkmaması biyolojik olarak mümkün değildir. Eğer 1000 yılda 2 kat artan bir nüfus modeli sistem olarak ele alınırsa, ki bu akla çok uzaktır, insanlığın ömrü M.Ö. 33.000 yılı geçemez. Bu manada matematiğin kesinliği, üremenin geometrik seri şeklindeki gözle görünen yapısı, bir ailede çok sayıda doğumun sıklıkla görülmesi, eski toplumların nüfus çokluğuna ve kuvvete dayalı yapısı, çok evliliğin sık görülmesi gibi birçok husus ve ilgili birçok bilim beraber incelendiğinde hadisin verdiği 7.000 yıllık sürecin bilimsel açıdan hiçbir sakıncası olmadığı, gayet makul ve kabul edilebilir ve gerçeğe uygun olduğu rahatça görülmektedir. Faraza bu 7.000 yıl tabirinin birebir geçerli olmadığı net delillerle ispat edilse dahi İslam ve din literatürü açısından insanlığın ömrü Bediüzzaman Said Nursi’nin Kur’an ve hadisten delilleriyle gösterdiği üzere 180.000 yıla (güneş yılı merkezli) hatta 2.400.000.000 yıla ( 1 günü 1000 dünya yılı olan büyük yıldız merkezli ) çıkabilen bir ömür yelpazesini kabul etmektedir.

[5] Süleyman et-Tâcir, Doğu’nun Kalbine Seyahat (Çin ve Hind Ülkeleri Hatıraları ve İlaveleri), çev. Ramazan ŞEŞEN, s.45-47

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
4 Yorum