Metin KARABAŞOĞLU

Metin KARABAŞOĞLU

Denge

‘Vezn,’ baştan sonra Rahmân’ın nimetlerini insana hatırlatan Rahmân sûresinin bize tekrar tekrar hatırlattığı bir kevnî hakikattır. İnsan kâinat adlı şu harika diyarda sayısız nimetler içinde yaşıyor ise eğer, bu, âlemler Rabbinin her şeyi bir vezn ve ölçü içinde, bir mizan ve muvazene üzere yaratmasıyladır. Kâinat içinde insanın hem kendi iç dünyasında, hem sair insanlarla huzur ve rahmet üzere yaşaması, yine, bütün kâinatı kuşatan bu ölçü ve denge gerçeğine insanın da râm olabilmesiyle mümkün olacaktır.

Buna karşılık, insan, hayatının her adımında ‘vezn’e dair sınanmalar yaşar durur. ‘Her hak sahibine hakkını tam vermek’ anlamıyla adaleti, ancak ölçüyü ve muvazeneyi tutturmakla yükümlüdür insan; ama öte yandan, hayatın akışı içerisinde terazi sürekli ifratlar ve tefritler arasında salınır durur. Denge, insanın en merkezî imtihanıdır.

Bu imtihan, ‘her hak sahibine hakkımı tam vermek’ anlamının izinde âlemler Rabbinin hakkı olan iman ve ibadeti yalnız ve ancak O’na tevcih etmek mânâsını içerirken, orada dahi, bir ‘mizan’ imtihanı yaşar insan. Çünkü, insanı hadde hesaba gelmez nimetler ve rahmetler içinde yaratan Rabbe şükrünü ibadetle ifade eden insan, bu ibadetini farklı farklı suretlerde ifa etme durumundadır. Meselâ namaz, meselâ oruç, meselâ hac, hepsi de âlemler Rabbine ibadetin bir ifadesi olmakla birlikte, hepsinin de farklı bir makamı ve tatbikatı vardır. Dahası, bu küllî ibadetler içinde sadece namazın dahi, tekbirden selama, tesbihten tahiyyata, kıyamdan secdeye farklı farklı veçheleri ve rükünleri vardır. Farklı sûretlerden, farklı veçhe ve rükünlerden söz edildiği bir durumda ise, bir kez daha, insanın herşeyi yerli yerinde yapma, ölçüyü ve dengeyi tutturma sorumluluğu vardır.

Nitekim, Kur’ân âyetleri, gerek Peygamber aleyhissalâtu vesselamın hadisleri, ibadet yoluna girdikleri halde bu yolda sürçen ve hatta sapanların varlığını bildirir bize. Meselâ Hıristiyanlar, Allah’a daha iyi ibadet edebilme gayretiyle, Allah onlara böyle birşey emretmediği halde ‘ruhbanlık’ diye birşey icad etmiş; ama gereğini yerine getirmede muvaffak olamamışlardır. Meselâ Yahudiler, özünden ve ruhundan arındırıp katı ve ruhsuz ‘ceza kanunu’ maddelerine dönüştürdükleri Tevrat hükümlerini içlerinden olup kendilerine gelen İsa aleyhisselam gibi bir peygamberin aleyhine istimale dahi kalkışmışlardır.

Buna karşılık, Rahmân sûresiyle kâinatın bir vezn ve mizan üzere yaratılmış ve yaratılıyor olduğunu bildirip insana da ‘muvazene’yi emreden Kur’ân’ın mübelliği olarak Peygamber aleyhissalâtu vesselamın, bu muvazenenin hayatın her alanında, bu arada ubudiyetin ifası sırasında nasıl tatbik olunacağını bilfiil göstererek öğretmiştir sahabilerine. Keza, ondan aldıkları hakikat ve ubudiyet dersini tatbikte muvazene sorunu yaşayan ashabına yönelik uyarıları ile de öğretmiştir. Allah’a daha iyi kulluk adına Allah’ın kendilerine helâl kıldığı şeyleri terke yönelen; Resûlullah’a helâl olan şeyleri dahi kendilerine haram kılmaya kalkışan bir grup sahabisine yönelik “Ben sizin için en güzel örnek değil miyim?” sorusu ve “Kim benim sünnetimi beğenmezse benden değildir” ikazı, bunun en aşikâr örneğidir.

Bunun bu kadar açık biçimde bilinmeyen başkaca örnekleri de vardır. İşte onlardan biri, Hz. Ali’nin Resûlullah’tan işittiği üzere aktardığı, namaza dair iki yasağıdır. Hz. Ali’nin bildirdiği üzere, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, başka bazı şeylerin yanında, namazda “rüku ve secdede Kur’ân okumayı yasaklamıştır.”

Namaz, insanın Rabbine karşı kulluk borcunun en merkezî ifadesi olduğu; öte yandan Kur’ân’la hemhal olmak yine kulluğunu idrakin bir nişanesi olduğu halde, namaz gibi âzam bir ibadetin rüku ve secde gibi en derin iki rüknünde Kur’ân okumayı Resûlullah aleyhissalâtu vesselamın yasaklamış olması, elbette bir ‘muvazene’ dersi niteliğindedir. Kur’ân’ın kıraatı namazın şartlarından biri olduğu; nitekim her mü’min kıyam ânında, yani namazın her rekatinde ayakta durduğu sırada Kur’ân okumakla yükümlü olduğu halde, rüku ve secdede Kur’ân okumanın yasak kılınmasında bir büyük hakikat ve mizan dersi vardır.

Rüku ve secde, kulun âlemlerin Rabbi karşısında aczini ve fakrını ilan ettiği haldir. Kul rükuda Rabbiye’l-Azîm ismiyle, secdede ise Rabbiye’l-A’lâ ismiyle O’nu tesbih ederken; yaratılmışlar arasındaki bütün büyüklüklerin O’nun azameti karşısında hükümsüz ve geçersiz olduğunu, herşeyin mahlukiyet noktasında ve mabudiyetten uzaklık noktasında bir ve eşit olduğunu ilan ettiği gibi, O’nun yaratılmışlar arasındaki her türlü üstünlük tanımının da üstünde ve ötesinde bir kudsiyet ve münezzehiyeti olduğunu ilan eder. Bir anlamda, bütün yaratılmışlar adına, onların halifesi makamında kıldığı namazının rükuunda O’nun azametine karşı kendi küçüklüğünü, secdesinde ise O’nun ulviyetine karşı kendi eksikliğini ve kusurunu kabul ve teslim ettiğini bildirir. Bu açıdan, gerek rüku, gerek secde, varlığı kendinden olmayıp bizatihî sıfır olanın bizatihî Mutlak ve Vâcibü’l-Vücud Olan’ın kim olduğunu bildiğinin fiilî ifadesi niteliğindedir. Kul, kendi ‘sıfır’lığını kabul, teslim ve ilan ederek Sonsuzun huzurunda durmaktadır.

Rüku ve secde kulun aczini, kusurunu, zaafını, fakrını, noksanını ifade ederek Rabbini azamet ve ulviyetiyle tesbih etmenin makamı iken; elbette ki, sözlerin en büyüğü, en güzeli, en ulvîsi olarak Arş-ı Âzam’dan nüzul etmiş Kur’ân rüku ve secdede zikri ubudiyetin edebine aykırıdır. İşte bu yüzden, namazın kıyamında Kur’ân okumayı ve namaz dışındaki zamanlarında da Kur’ân’ı okuyup anlayarak hayatlarını onunla anlamlandırmayı ashabına ve ümmetine öğreten Resûl-i Ekrem, rüku ve secdede Kur’ân okumayı yasaklamıştır. Rüku ve secdede Kur’ân okumak, ubudiyette zirveye ulaşmak değil, ubudiyette edebi ihlal etmek, ibadette haddi aşmaktır. Her halin ve her makamın, o hale ve makama yakışan bir keyfiyeti, bir edebi, bir fiili, bir kelamı vardır. Rüku ve secde, insanın hem kendisinin hem başka bütün mahlukatın kusur ve aczini ilan ederek âlemler Rabbini tesbih ve tenzihin; ve O’nun karşısında fakrını ilan ederek O’ndan dua ve tazarrunun makamıdır. Kul, bu makamda, kullarının en sevgilisi olarak Habibullah’ın yaptığı üzere Rabbini tesbih ve tenzih durumundadır. Kul, O’nun azameti ve ulviyeti karşısında kendi küçüklüğünü ve süflîliğini ilan ettiği bu makamda, sözlerin en güzelini ve en ulvîsini dilinde taşıyamaz; kulluğun edebine yakışan, sözlerin en güzeli ve en ulvîsi olarak Kur’ân’ın kıyamda okunmasıdır.

Sözün kısası, Resûlullah aleyhissalâtu vesselam, rüku ve secdede Kur’ân okumayı yasaklamakla, Kur’ân’ın defaatle verdiği ‘muvazene’ emrinin nasıl tatbik olunacağını bize bir kez daha gösteriyor ve bize şunu öğretiyor: Her doğrunun bir yeri, her makamın bir edebi vardır. Sözlerin en doğrusu olarak Kur’ân da doğru yerde okunmalıdır.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
2 Yorum