Muhammed Numan ÖZEL
Bir Kitapla Değişen Ömür | Mehmet Güleşçi Ağabey
İnsan bazen bir ömür yaşar… ama aslında hiç yaşamamıştır.
Bazen de bir gece vardır… bütün bir hayatı değiştirir.
Mehmed Güleşçi’nin hayatı, işte o “bir gece”nin hikâyesidir.
Her şey dışarıdan bakıldığında normaldi.
Okumuştu… öğretmendi… matematik ve fizik gibi kesin ilimlerle meşguldü.
Ama insan sadece akıldan ibaret değildi ki…
Kalbinde bir boşluk vardı. O boşluk, onu felsefeye götürdü. Filozfları okudu. Batı’nın akıl üzerine kurulu sistemlerini inceledi. Her kitap yeni bir kapı açıyor gibiydi… ama o kapıların hiçbiri hakikate çıkmıyordu. Aksine… Her cevap, yeni bir soru doğuruyordu.
Her düşünce, zihninde yeni bir karanlık bırakıyordu. Bir süre sonra mesele bilgi olmaktan çıktı… Mesele, varlık meselesine dönüştü.
“Ben kimim?”
“Bu hayat ne için?”
“Bu düzenin sahibi kim?”
Sorular büyüdü…
Cevaplar küçüldü…
Ve sonunda, insanın en büyük yalnızlığı başladı: Kalabalıklar içinde kaybolmak değil… Kendi zihninde kaybolmak…
Uykular kaçtı. Huzur gitti. İç dünyasında fırtınalar koptu. Hakikati arayan bir akıl, şüphelerin esiri olmuştu. İşte tam bu noktada, kader sahneye çıktı.
Elazığ’da, sıradan bir gün…
Sıradan gibi görünen bir kitap…
Ama aslında hiçbir şey sıradan değildi.
Elindeki kitap:
Bediüzzaman Said Nursî'nin Sözler Risalesi
O gece, bir gaz lambasının solgun ışığı altında sayfaları çevirmeye başladı.
Başlangıçta sadece okuyordu…
Sonra anlamaya başladı…
Sonra hissetti…
Ve bir süre sonra fark etti ki:
O kitabı okumuyordu…
Kitap onu okuyordu. O sözlerde seyahat eden seyyah sanki Mehmet Güleşçi'ydi. Her bir sayfada, paragrafta âdetâ kendini buluyor, görüyordu. Yıllardır zihnini kemiren sorular, bir bir cevap buluyordu. İçindeki düğümler çözülüyordu. Kalbi, uzun zamandır ilk defa sükûnetle tanışıyordu. Çünkü Namık Kemâl'i zehirleyen herkesin belki de daha da fazlasının kitaplarını okumuştu. Zihnindeki bu karanlık Risale-i Nur Külliyatı'nın en temel kitaplarından olan Sözler ile âdetâ kaçacak yer arıyordu artık.
Gece ilerledi… Ama o durmadı… Bir gecede yarısını bitirdi. Ertesi gece tamamını… Ve kitabı kapattığında söylediği söz, bir insanın yeniden doğuşuydu:
“Aradığımı buldum… İliklerim, kemiklerim doydu…”
Bu, bir cümle değil… Bir teslimiyetti. Artık o eski insan değildi. Ertesi gün yaptığı şey, bu değişimin ne kadar köklü olduğunu gösteriyordu: Onu buhrana sürükleyen felsefe kitaplarını topladı… ve yaktı. Çünkü bazı şeyler okunarak değil… Bırakılarak anlaşılır.
Aynı yıl içerisinde, bu hakikatin sahibine yöneldi. Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerini ziyaret etti. O ziyaret, sadece bir görüşme değildi… Bir istikametin ilanıydı. Artık onun için hayatın anlamı değişmişti.
Meslek başka bir şey olmuştu…
Maksat bambaşka… Artık o bir öğretmen değildi sadece… O, bir hakikat eri olmuştu. Elazığ’dan Kars’a, Erzurum’dan başka diyarlara… Üstâd'ım Bediüzzaman ile görüşmesinde orada hazır bulunan bir başka muallim daha vardı Nur'un Muallimi Mustafa Sungur'du o da. Mehmet ve Mustafa Sungur Ağabeyler.. İkisi de insanların tebliğ ve irşadında görev almış nurlu maarif kadrosundandı. Mustafa Sungur ağabeyin şahitliğinde yapılan bu görüşmede Üstâd'ın muallimlere vermiş olduğu ehemmiyet orada bir kez daha ifade edildi[2] ve artık Mehmet Güleşçi mesleğini daha da severek ve hakikatlere birer vesile etmeye âdetâ yemin etmişti. Gittiği her yerde aynı şeyi yaptı: İnsanlara sadece bilgi vermedi…
Onlara iman nefesi oldu… Ama bu yol kolay değildi.
Sürgünler oldu. Takipler oldu. Baskılar oldu. Ama o geri dönmedi. Âdetâ Ali Ulvi Kurucu'nun Tarihçe-i Hayat içindeki mısraları Mehmet Güleşçi için de fısıldıyordu.
"Her ne kadar bu yol; bütün dağ, taş, çamur, çakıl, uçurum, daha beteri takib, tevkif, muhakeme, hapis, zindan, sürgün, tecrid, zehirlenme, i'dam sehpaları ve daha akıl ve hayale gelmeyen nice bin zulüm ve işkencelerle dolu da olsa... ...
Hayal ve hatıralara ürpermeler veren bunca tazyik, tehdid, tazib ve işkencelere rağmen; o ne eğilmez baş, ne boğulmaz ses ve nasıl kısılmaz nefestir!" [1]
Çünkü insan bir şeyi gerçekten bulursa… Artık kaybetmekten korkmaz. Kars’a sürgün diye gönderildi. Ama o sürgünü hizmete çevirdi. Üç ay kalır giderim diye gittiği yerde yıllarca kaldı.
Orada gönüllere dokundu.
Kalplere ışık oldu. Belki de en büyük sırrı şuydu: O, bulunduğu şartları değiştirmeye çalışmadı…
Şartların içine hakikati taşıdı. Bugün geriye baktığımızda, onun hayatı bize şunu söylüyor: Hakikat uzaklarda değil… Ama ona ulaşmak için samimi bir arayış gerekir. Ve o arayış, bazen bir kitap sayfasında son bulur… Ama aslında orada başlar.
Mehmed Güleşçi, bir kitapla değişenlerden değildi sadece…
O, bir kitapla yeniden doğanlardandı.
Ve belki de en önemlisi: O, bulduğunu kendine saklamadı… Çünkü bazı insanlar vardır; Hakikati öğrenir…
Bazıları vardır;
Hakikati yaşar…
Ama çok azı vardır ki…
Hakikati yaşarken başkalarına da hayat olur.
İşte Mehmed Güleşçi, o azlardan biriydi. Ve Güleşçi ağabey de imtihanını tamamladı ebedi âleme irtihâl etti. Cenazesi 1 Nisan 2026 Çarşamba günü ikindi namazına müteakip Barla'da kılınacak ve Barla mezarlığına defnedilecek.
Ruhuna el-Fatiha
Selâm ve duâ ile
Ömer Özcan-Ağabeyler Anlatıyor
[1] Tarihçe-i Hayat (8)
[2] DİNDAR ÖĞRETMENLERE ÇOK EHEMMİYET VERİRDİ"
"Üstâd'ımız, muallimler ziyarete geldiklerinde onlarla çok fazla alâkadar olurdu. Bu zamanın dindar bir muallime eski zamanın velileri nazarı ile bakıyorum, çünkü eski zamanda dinî terbiye ebeveyne verilmişti, bu zamanda o vazife muallimlere verilmiş, muallimin iyisi çok iyi, fenası da çok fena. Çünkü masum çocuklar muallimlerine çok dikkat ederler, âdeta mıknatıs gibi hocalarından ne görürse iyiyi de fenayı da çekerler. Muallimin iyisi minare başında, kötüsü kuyu dibindedir. Muallimler için ortası yoktur, ya âlay-ı illiyyinde veya esfel-i safilindedirler. Ortası yok' derdi. "Onun için dindar muallimlere çok ehemmiyet veriyordu. 'Eğer vaktim olsa, her gün dindar bir muallime on altın lira veririm. Çünkü dünyada benim çocuğum olmadığından, bütün dünyadaki çocuklara Şefkat cihetiyle alâkadarım' derdi. Muallimlere ders verirken merhum Hasan Feyzi, Mustafa Sungur, Abdurrahman YÜKSEL gibi zatları misal verirdi ve 'Sizleri de onlar gibi kabul ettim' derdi. Hem, 'Mustafa Sungur'un okuması mânâ-yı ismîden mânâ-yı harfi hükmüne geçti, onun okuması maarif-i ilâhî hükmüne geçti' derdi.
Mihmandar Hâtırâlar (392)
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.