Mesut ENDER-ARAŞTIRMALARIN DİLİ

Mesut ENDER-ARAŞTIRMALARIN DİLİ

Aylaklık ve Aylaklaşma

A+A-

Bektaşi'nin gömleği kirlenmiş.

Görenler ayıplamış: “Erenler, gömleğin çok kirli, yıkasana!”

Bektaşi: “Neden yıkayacakmışım ki, nasıl olsa yine kirlenecek.”

“Sen de tekrar yıkarsın.” demişler; “Yine kirlenir.” diye cevap vermiş Bektaşi.

“Yine yıkarsın.” denilince, Bektaşi artık tahammül edemez ve şunları söyler.

“İmanım!” demiş, “Biz bu dünyaya gömlek yıkamaya mı geldik?”

***

Birey ve toplum düzeyinde gittikçe aylaklaşıyoruz.

Bu tüm dünyanın problemi…

Bu yeni bir durum değil; her asrın mutlaka bir aylak sınıfı olmuştur.

Her asırda aylaklık üzerine yazılmış çizilmiş kitaplar veya makaleler var.

Her asrın aylak tiplemesi o asrın şartlarına göre değişiyor.

Ancak kesişme noktaları iktisadi olarak çalışanlarla çalışmayanlar, az kazananlarla çok kazananlar arasındaki karşılaştırmalara göre belirleniyor.

20 yılını devirdiğimiz bu yüzyılda aylaklık bambaşka bir görünüme sahip oluyor.

Aylaklık konusunda, 1705 yılında literatür özeti hazırlayan Mandaville bir ilktir; “Arılar Masalı” onun eseridir.

Bu eserde, kibir ve lüks tüketimine olan düşkünlük, toplumun en saygın üyelerinin özellikleri olarak ifade edilmektedir. (Ruben, E. B. (2013) İktisadın Unuttuğu İnsan, Bağlam Yayıncılık, İstanbul.)

Benzer sayılabilecek görüşlere sahip Alman iktisatçı Veblen’dir. “Aylak Sınıfın Teorisi” kitabında bu konuyu sosyo psikolojik açıdan inceler.

Veblen, bu kitabında “aylak” birey davranışlarını ele alarak bu kavramı bilimsel literatüre kazandırmıştır.

Veblen’e göre, “aylaklık”, miskinlik ya da uyuşukluk anlamında değil, üretken olmayan tüketim davranışını ifade etmektedir.

Bunun başlıca nedeni ise üretime dönük uğraşıların, değersiz algılanmasından kaynaklanmaktadır. (Veblen, T. B. (2016). Aylak Sınıfın Teorisi, Çev. Eren Kırmızıaltın ve Hüsnü Bilir, Heretik Yayınları, Ankara.)

Aylaklık, gösterişi öne çıkaran ve yeni olma çabasından çok, eski kalma korkusuna dayanıyor.  Bu nedenle kişiyi görünür kılan fiziksel ve teknolojik her yenilik ve yeni teknolojiye sahip olma güdüsü baskındır.

Aylaklar, çoğunlukla zenginler ya da zenginliğe özenenlerin gösteriş yapma güdüsü olan “gösterişçi tüketim” kalıplarına sahiptirler.

Veblen’e göre, tam da bu noktada aylak birey, beğenilen ürünleri tüketme konusunda adeta bir uzman hâline dönüşmektedir.

Aylak kesim tarafından dayatılan estetik anlayışı ve asil yaşam tarzları, gösterişçi aylaklık ya da gösterişçi tüketimin kurallarını, diğer insanlara dikte ettirmektedir. Dolayısıyla, değerli malların gösterişçi tüketimi, aylak centilmen için bir saygınlık aracına dönüşmektedir.  (https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/886882).

Yani tam da Nasrettin hocanın “Ye kürküm ye!” olgusuna yapılan bir yorum gibi.

Aylak, tam bir gösteriş budalası, sınırlarını bilmeyen, gerçeği kabullenmeyen tiplemedir.

***

Yetmez’i bilmek ama yetinmeyi bilmemek

Bu tartışmaları 20. yüzyılda bırakıp 21. yüzyılın aylaklarına bakmaya ne dersiniz?

Şimdinin aylakları “Yetmez”i bilir, ama “yetinmesini” bilmeyen bir cins kuşak.

Fotoğrafın görünen kısmında doyumsuz, hırslı ve lüks yaşamla birlikte poz verirken, fotoğrafın negatif tarafında tam bir “ayranı yok içmeye…” tarzıdır; beş meteliği bile yok.

Damcıoğlu’nun tüketim ve aylak yaşamayı öne çıkaran Kemalizm iktisadi politikalarının bir amacı olan “Lüküs Hayat” ta sözünü ettiği gibi:

“Lüküs hayat lüküs hayat
Bak keyfine yan gel de yat
Ne ömür şey
Oh ne rahat
Yoktur eşin lüküs hayat

Günümüzün aylakları ikiye ayrılıyor: Klasik aylaklar ve e-aylaklar

Biri, zaman kullanımı bakımından aylaklardır ve nesli tükenmek üzeredir.

Bunlar elleri cebinde, ağzında sigarası, yerdeki teneke kutularını tekmeleyerek yürüyen, başı önde yerden bir şey bulacakmış gibi aşağı bakan Charlie Chaplin’in modellediği aylaklardır. Bunlar fiili olarak aylaklığı yaşayan tiplerdir.

Ya da 1970’lerin Türk filmlerinin Cilalı İbo’su gibi.

İkincisi ise e-aylaklardır. Elinde mouse, webde, sayfalarda rastgele dolaşan, amaçsız daldan dala konan, saatlerin nasıl geçtiğini bilmeyen e-aylaklar.

Geçmiş asırların fiziksel aylaklığı yerini son 20 yıldır internetin yaygınlaşması ve sosyal medya kullanımıyla birlikte e-aylaklığa bıraktı.

Bunlar, varlıklarını sanal âlemde, sosyal medyada ve oyunlarla kanıtlamış oluyorlar.

İnternetten alışverişe doymayan, her gün kapısında bir kargo elemanını görmekten mutlu olan; aldıkları giysileri hemen giyip kendi gruplarında paylaşıp havasını basan; yazık ki ay sonunda faturaları ödeyecek meteliği de kalmayan kişilerdir.

Bu yetmez; oyun gruplarında onlarca tanımadığı kişiyi arkadaş edinen, sanal alemde binlerce dostu ve arkadaşı olduğu halde düğününe veya cenazesine kimse gelmeyince şaşıran internet bağımlılarıdır.

“Ben de varım!” diyerek sınırsız mahrem-namahrem neleri varsa sanal dünyada paylaşıyorlar.

Onlar için dünya, sosyal medyadan oluşan bir küredir. Elektronik aylaklık öylesine bir fecaate sürüklüyor ki insanları, tüketim çılgınlığından ahlaki konulara kadar önemli bir pazar konumunda.

Eşi de, aşı da, dostlukları da aylakçadır.

Zaman öylesine bol gelir ki, bitmek bilmediğinden sıkılabilir.

***

Aylak insanların önemli özelliklerinden biri kendilerine odaklanmak yerine ötekine odaklamalarıdır.

Kendi dar ve küçük dairesindeki vazifelerden kaçıp, başkalarının tenkidi üzerine bir hayat kurgularlar.

Ailesinde veya kendi dünyasındaki problemleri çözmek yerine filenin sultanlarının veya futbol kulüplerindeki transferlerin durumuyla yakından ilgilidirler.

İlgi alanları etki alanlarıyla yer değiştirmiştir.

Aylaklar bir kaçış içindedirler; vazifeden ve sorumluluklardan kaçmaktır.

Aylaklığın ortaya çıkması ile boş zaman kullanımı arasındaki ilişki nedeniyle boş zamanlarla ilgili tartışmalar batıda ve doğuda sürmüştür.

Daha doğrusu zaman algısının izdüşümü ile yakından ilgilidir.

Bu nedenle “Boş zamanlar sosyolojisi” alt disiplini sosyoloji bilimi içinde kendine yer bulmuştur; hatta psikoloji alanında da yer bulmuştur.

Aylaklığın temelinde yatan etkenlerin temeli boş zamanlar sosyolojinin konusu olan “boş zaman” kavramıdır.

Kapitalist dünya gelişen teknolojiyle zamanını boşa çıkaran insanlar için önemli bir zaman doldurma/öldürme alanı oldu.

Alışveriş merkezleri hafa içinde kadın müşteriler, hafta sonunda aile müşterileriyle dolup taşıyor.

Ev işlerini makinelere havale eden insanlar bu teknolojiye şükredeceklerine ellerine geçen boş zamanın kurbanı durumundalar.

Sosyoloji sözlüğü “Boş zamanı” şöyle tanımlar;

“Serbest zaman, yaşamın beraberinde getirdiği gerekliliklerden sonra kalan serbest zamandır. Yirmi dört saatten, uykuyu, çalışma saatlerini ve diğer ihtiyaçları çıkardığımızda kalan fazla zamandır.”

Resmi olarak yaşıyoruz. Zamanımızı parsellemişler; iş hayatımızın kurallarını biz koymuyoruz, bizim için birileri bu kuralları koyuyor ve dayatıyor.

Boş zamanlar bu planlama içine sıkıştırılmış vakitlerdir.

Tabi kalıyorsa.

Ne iş yaparsanız yapın ister memur olun ister esnaf; hepimiz resmi planlamanın birer parçalarıyız.

Öyle keyfinize göre iş çıkaramazsınız.

Keyfinize göre boş zaman oluşturamazsınız.

Şimdi kalkıp da özgür olduğunuzu mu sanıyorsunuz?

Kendi hayatını kendi kararıyla düzenleyemeyen insan ne kadar özgürdür.

Allah’ı unutan bu çağın insanına yalancı ilahların yaptığı program ve bu programın altında ezilen, aklı, ruhu ve kalbi paramparça olan insana bu az bile…

“Aylak” ve boş zaman ilişkisi

Kestirmeden söyleyeyim:

Literatürümüzde, mana-yı örfi olarak, “aylak insan”, “lüzumsuz, mâlâyani ve âfâkî işlerle” meşgul olan tiplerdir.

Bu ister gerçek alemde olsun, ister sanal alemde; fark etmiyor.

Aylaklık kişinin kendisini unutmasıdır.

Bir kedinin ip yumağıyla meşguliyetinden bir farkı yok.

Aylak insanın felsefi dayanağı Bediüzzaman’ın şu cümlesine saklanmış:

“Arz âlemine felsefe gözüyle bakan insan, küre-i arzı başıboş, yularsız, şemsin etrafında serseri gezen bir hayvan gibi veya tahtası kırık, kaptansız bir kayık gibi görür ve dehşete, telâşa düşer.” (Yirmidokuzuncu. Lem’a, İkinci Bab)

Böyle bir insan aciz, zayıf ve fakir olduğu halde dayanacak hiçbir manevi kuvveti yoksa sizce ne yapabilir?

Her şeyi, her nesneyi, her cismi hatta her yıldızı bile başıboş ve kendine yoldaş bulduğunu sanacaktır.

Zavallı; dayanışma yapacağını sandığı varlıklar kendisinden daha acizken onlara bağlandığını sandığı pamuk ipliğinden başka bir şey değil!

“Boş zaman” büyük bir nimet iken, yanlış kullanımı nedeniyle aylak insan hakkında o nimeti nikmete dönüştürüyor.

“Boş zaman” kapitalist dünyanın, her defasında insanın kendini unutması ve ihtiyaçlarının ötesinde harcama yapması için uydurduğu bir azman dilimidir.

Fena ve fani bir adam olan Marx, boş vakti “insan gelişiminin alanı” olarak görür.

Ona göre, “boş zamanı olmayan, tüm yaşamı uyku, yemek ve benzeri şeylerin getirdiği fiziksel kesintiler dışında kapitalist için çalışmakla geçen kişi, yük hayvanından bile aşağıdır. Kendi dışına yönelik zenginlik üreten bir makinedir.”

Gördünüz mü?

Veblen, Marx’tan daha keskindir ve şöyle der:

“Aylak Sınıfın Kuramı” adlı eserinde boş zamanı, varlıklı sınıfın kendini sunum alanı, boş zaman etkinliklerini de bir tüketim metaı olarak görür.

Soruna, “gösterişçi tüketim” olgusu açısından yaklaşan Veblen, modern toplumda her şey gibi boş zaman eylemlerine katılımın da nesneleştiği, alınır satılır hale geldiğini ve tüketim toplumunun ilkelerince belirlendiğini ifade eder.

Veblen’e göre egemen/aylak sınıfın malları emek verilerek elde edilmemiştir; "şiddet ve hile" ile kazanılmıştır. "Aylak/eğlence sınıfı” “leş” yiyicidir. Zaten "gösteriş için tüketim" zenginlerin boş yaşam tarzının belirticisidir.

“Lüzumsuz” işler –geçen hafta yayınlanan yazımızda geçtiği gibi- ihtiyaç olmayan ya da ihtiyaçmış gibi görünen işlerle zaman harcayan insanlardır.

İnsanı geliştirmek için harika bir araç olan boş zaman ne yazık ki aylaklıkla katledilir bir duruma geldi.

Aylaklar boş zaman katilleridir.

Bilinçli bir aylak, birincil derecede sorumluluklarını yapması gerektiği halde, başkalarının afaki işleriyle meşgul olur; kaynatır.

Aylaklık doğrudan zaman kullanımıyla ilgilidir.

Aylakların zamanı boldur.

Yapacakları çok mühim işleri vardır ve zamanını buna harcarlar.

Öte yandan kapitalizmin insanı meşgul eden iş hayatından arta kalan zamanda insanları oyalamak için ürettiği oyuncaklar aylak insanların artmasına neden oluyor.

Buna kültür endüstrisi diyoruz.

Film, müzik, TV, radyo, diziler, magazin, çizgi roman gibi kitlesel tüketime göre hazırlanmış eğlence ürünlerinden oluşuyor kültür endüstrisi.

Kitlelerin boş vakitlerini eğlenceli kılmak, her şeyin yolunda gittiği yanılsaması ile konformist bir bütünleşiklik hali meydana getirmek üzere faaliyet gösteriyorlar.

Adorno ve Horkheimer bunlardan söz ederken internet veya sosyal medya diye bir şey de yoktu.

Kültür endüstrisi, kültürel üretimin standart/ kolay tüketilebilir tarzda hazırlanarak kitle tüketimine açılmasını sağlıyor.

Dikkat ettiniz mi; zaman gittikçe kısalıyor.

Hayır, psikolojik olarak ve de meşguliyetlerin artmasıyla izafi olarak kısalıyor.

Kendinizden hatırlayın; cep telefonuyla “biraz meşgul olacakken”, bakmışsınız saatler geçmiş.

Nasıl; yabancı değil, değil mi?

Aylak sınıf ve boş zaman kullanımı açısından Bediüzzaman’ı nasıl okumalı?

Aylak sınıf oluşumuna karşı en etkili mücadelenin içten yanmalı bir motor gücü gibi, “self-control” veya “self regulation” (Kendi kendini kontrol ve düzenleme) becerileri kazandıran manevi bir güç gerektiği açık.

Bu güç merkezi bir güçtür ve asla tükenmez.

Bu bir kuvve-i imaniyedir.

Kısa vadeli lezzetleri uzun vadeli büyük ödüllere tercih eden, sefil insan nefsinin zamane aylaklarına önemli tavsiyelerdir.

Bediüzzaman’a göre zaman ve zamanın hakikati “Levh-i Mahv-İsbat”tır.  Yani “zaman” Rabbin insan üzerindeki kudret yazılarını yansıtan bir yazboz tahtasıdır. (Otuzuncu Söz)

Bediüzzaman, İktisad Risalesi ile insanlardaki israf ve rastgele harcama budalalığına çözüm sunarken, zamanı etkin kullanma bakımından insanları sürekli uyarmaktadır.

Yani Bediüzzaman’ın en büyük düşmanlarından biri aylaklıktır.

“Bilirsin ki, ömür kısadır, lüzumlu işler pek çoktur.”

Aylaklığı bırak; zamanını etkin ve verimli kullan.

Lüzumsuz malumatla kafanı doldurmak yerine, sana verilecek olan ebedi hayatına malzeme hazırla.

Boş zaman sana iki cihan saadetine vesile olacak işler yapman için armağan edilmiştir.

“Acaba benim gibi sen dahi kafanı teftiş etsen, malûmatın içinde ne kadar lüzumsuz, faidesiz, ehemmiyetsiz, odun yığınları gibi câmid şeyleri bulursun. Çünkü ben teftiş ettim, çok lüzumsuz şeyleri buldum.”

“Lüzumsuz, faidesiz, ehemmiyetsiz, odun yığınları gibi câmid” şeylerden kaçınmakla avarelikten kurtulmak mümkün. Bu malumatların çoğu tefekküri ibadete kapalı olan fenni malumatlardır. O halde:

“O fennî malûmatı, o felsefî maarifi faydalı, nurlu, ruhlu yapmak çaresini aramak lâzımdır.”

“Sen dahi Cenâb-ı Haktan bir intibah iste ki, senin fikrini Hakîm-i Zülcelâlin hesabına çevirsin, tâ o odunlara bir ateş verip nurlandırsın. Lüzumsuz maarif-i fenniyen, kıymettar maarif-i İlâhiye hükmüne geçsin.” (27. Mektup Üçüncü Zeyil)

“Ömür sermayesi pek azdır; lüzumlu işler pek çoktur.”

Boş zamanı etkili ve etkin kullanmanın tek yolu “amaçlı” bir yaşamdır.

“Neciyim, nerden gelip nereye gidiyorum, vazifelerim nedir?” sorularının cevabını adam akıllı vermektir.

İhtiyaç olmayan, lüzumsuz düşüncelere sokmaktan burnumuzu korumaktır.

“Birbiri içinde mütedâhil dâireler gibi, her insanın kalb ve mide dairesinden ve ceset ve hane dairesinden, mahalle ve şehir dairesinden ve vatan ve memleket dairesinden ve küre-i arz ve nev-i beşer dairesinden tut, tâ zîhayat ve dünya dairesine kadar, birbiri içinde daireler var. Her bir dairede, herbir insanın bir nevi vazifesi bulunabilir.”

“Fakat en küçük dairede en büyük ve ehemmiyetli ve daimi vazife var. Ve en büyük dâirede en küçük ve muvakkat ara sıra vazife bulunabilir. Bu kıyasla, küçüklük ve büyüklük makûsen mütenasip vazifeler bulunabilir.”

"Fakat büyük dairenin câzibedarlığı cihetiyle küçük dairedeki lüzumlu ve ehemmiyetli hizmeti bıraktırıp lüzumsuz, mâlâyani ve âfâkî işlerle meşgul eder. Sermaye-i hayatını boş yerde imha eder. O kıymettar ömrünü kıymetsiz şeylerde öldürür. Ve bazen bu harp boğuşmalarını merakla takip eden, bir tarafa kalben taraftar olur. Onun zulümlerini hoş görür, zulmüne şerik olur." (Meyve, Dördüncü Mesele)

Bediüzzaman’dan aylaklara çağrı

Bir aletin yanlış kullanımı o alete yapılmış bir zulümdür. Bıçak gibi bir kesme aletini amacı dışında kullanmak gibi.

Akıl, kalp ve ruh ve organlarımızı yerli yerinde kullanmak adalet iken, amacı dışında kullanmak onlara bir zulümdür.

“Yanlış kullanım” (misuse) bir zulümdür.

Doğru kullanım için bize bu nimetleri bahşeden O Celâl ve İzzete uygun davranılmazsa, bir dar-ı mücazat aylak insanı bekliyor.

Hem bu dünyada maksadının aksiyle karşılaşırken hem de ebedi hayatta gerekli cezayı alabilir.

“Bazen dünyada dahi ceza verir. Kurûn-u sâlifede cereyan eden âsi ve mütemerrid kavimlere gelen azaplar gösteriyor ki, insan başıboş değil; bir celâl ve gayret sillesine her vakit maruzdur.” (Haşir Risalesi)

“Âyâ, bu insan zanneder mi ki başıboş kalacak? Hâşâ! Belki insan ebede meb'ustur ve saadet-i ebediyeye ve şekavet-i daimeye namzettir. Küçük büyük, az çok, her amelinden muhasebe görecek. Ya taltif veya tokat yiyecek.” (Onsekizinci Lem’a)

“Hiç mümkün müdür ki, semâvât ve arzı halk eden bir Sâni-i Hakîm, semâvât ve arzın en mühim neticesi ve kâinatın en mükemmel meyvesi olan insanları başıboş bıraksın, esbab ve tesadüfe havale etsin, hikmet-i bâhiresini abesiyete kalb etsin? Hâşâ!” (Yirminci Mektup, İkinci Makam, Beşinci Kelime)

***

Nefis (aylaklık) cümleden edna; vazife cümleden a’la!

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
3 Yorum