Adalet ve rızaya dayalı yönetim anlayışı

Adaletin sağlanmasında, toplumun kültürel standartları ile birlikte insanın biyolojik eğilimlerinin belirleyici rolü bilinmektedir. Günümüzde dini değerlerimiz ile demokrasi arasında doku uyuşmazlığı olup olmadığı yoğun bir şekilde tartışılıyor.

Dini kaynaklarımızdan temel kitap Kur’an-ı Kerim adalete çok vurgu yapmış ancak yöntemi insanlara bırakmıştır. Toplumun değerlerine saygı göstermeyen bir yöntem adaleti sağlayamaz. Çoğulculuk, katılımcılık, özgürlükçülük demek olan demokrasinin uygulamalarına baktığımızda faydacı adalete karşı bir çözüm sunamıyor. Diğer taraftan İslâm tarihine baktığımızda din adına uygulanan istibdat örneklerini görüyoruz.
Çağımızda yeni sorulara eski cevaplar karşılık veremiyor. Yeni cevaplar üretmemiz gerekiyor.
Amaç barış ise adaletsiz barış olmaz. İnsanların kendilerini güvende hissetmedikleri ortamda barış sağlanamaz. O halde adalet için mücadele edelim ki barış sağlanabilsin.

ADALET GENETİK MİDİR?

Adil olma eğilimi insanda biyolojik eğilim olarak vardır. Ancak nasıl adil olunacağının öğrenilmesi gerekir. Anaokulu çocukları için uygulanan çikolata testinde sınıf dolusu çocuğa dörder çikolata veriliyor. Bütün çocuklar neşeli bir şekilde paylaşıp oynuyorlar. Başka bir gün 3-4-5’er adet olarak aynı çocuklara ayrı ayrı çikolata veriliyor. Bu defa çikolata olan çocuklar arasında kavga ve tartışmalar başlıyor. Çocuklarda bu davranış, öğrenmeden çok biyolojik eğilim olarak değerlendirilebilir. Benzer durum erişkinler için de geçerlidir. Adil paylaşımın olmaması insanda savunma duygusunu uyandırır. Savunma duygusu tehdit kaygısını artırır ve güveni azaltır. Güvenin azaldığı yerde düşmanlık duyguları uyanır. Böylece tartışma ve çatışmalar yaşanmaya başlar.
Hukuk, kanunların koruduğu menfaatler demektir. Bununla adalet yapmaya çalışır. Ahlak ise vicdanın koruduğu menfaatlerle adalet yapmaya çalışır. Aslında ahlak için vicdani hukuk da denilebilir. Modernizm “Ahlaka ihtiyacımız yok, ahlaklı olmak rekabeti önler ve üretim maliyetini artırır” diyerek ahlakın güncelliğini kaldırdı. Ahlaki normların bencil çıkarlar doğrultusunda değişmesi ile iç hukuk veya vicdan dediğimiz içimizdeki bekçinin, zihinimizdeki jürinin ölçüsü bozuldu. Modernizm toplumu bencil çıkarlar peşinde koşan bireylerden oluşan bir topluluk olarak tanımlayarak adalet terazisini alt üst etmiş oldu.

Günümüzde şiddetin, intiharların, boşanmaların, uyuşturucu kullanımının, gay ve lezbiyen akımlarının batı toplumlarında dalga dalga yayılmasının adalet ölçülerinin bozulması ile ilgili olduğu dikkatli tespitlerle anlaşılmaktadır. ABD’de çocuk ıslah evlerinde suçlu çocuklara merhamet ve empati duygularını öğretmeden toplum içine bırakmama, adli psikiyatri uygulaması olarak bilinmektedir.

ADALET DUYGUSUNA TESİR EDEN ETKENLER

Adalet duygusu zarar gördüğünde, insanların ilişkileri de zedelenir. O halde bu duyguyu güçlendirmemiz gerekmektedir. Peki, adalet duygusunu etkileyen faktörler nelerdir? En başta, kişinin ruhsal durumu, adil davranmasına olumlu ve olumsuz anlamda tesir etmektedir. İnsandaki üç temel eğilim, adalet duygusunda önem taşır. Bunlardan ilki, kişinin hoşlandığı şeyi sorgulamadan hemen inanma eğiliminde olmasıdır. Bu sebeple ilgi duyduğu nesne ya da özneye karşı tarafsız olamaz. Mesela, kendi ailesinden birisine ya da sevdiği bir yakınına karşı kolay kolay adil olamaz. Hâkimlerin yakınlarını yargılayamamalarının özünde de bu gerçek yatmaktadır. İkincisi, insanın kolaya kaçma eğilimidir. Her şeyi çabucak halletme isteği, adalet duygusuna zarar verir. Üçüncü eğilim ise, çatışmasız, acı vermeyen çözümlerden yana olmaktır. Bu eğilimler, kişinin karar verme süreçlerinde belirleyicidir. Mesela, eşini seven bir kadın onun hatalarını görse de masum olduğunu düşünmekten vazgeçemez. Bu noktada realite körlüğü yaşayabilir. Aynı şey, çocuğu uyuşturucu kullanan ebeveyn için de geçerlidir. Çocuğunun içe kapanıklığını, eve geç gelmesini, derslerinde başarısız olmasını basit gençlik sorunları gibi algılayan ebeveyn, acıyla yüzleşmeye hazır olmadığından sevdiği hakkında kötü ihtimalleri düşünmek istemez. Bu durum, kabul edildiğinde acı verecek gerçeği reddetmektir.

ZAAFLAR VE ADALET

Zaaflar adaleti etkiler ve düşünsel uyumsuzluk meydana getirir. Karar verme mekanizmasında adaletsizlik olduğunu gören insan, onu düzeltmek için ilkel bir sertlikle, otorite uygulayarak adaleti sağlamaya çalışır. Bu noktada fikirler ve özgürlükler bastırıldığı için insanlar yasa dışı bir zemine kayabilirler. Aynı şekilde ülke yönetiminde toplumun bir kesiminin hakkını görememek de realite körlüğüdür. Gerçeği göremeyen yöneticiler eğitilmemiş bir sertlik uyguladıklarında terörü artıran bir etki oluştururlar. Onun için terörü önlemenin orta ve uzun vadedeki çözümü, ayrımcılığı gidermektir. Tehditle bastırılan olaylar durulur gibi gözükse de, insanlar ikna olmadıklarından adaletsizliğe tepki duyarlar ve karşılıklı olarak şiddeti artıran tavırlar ortaya çıkar. Ama haksızlığa uğrayanlar akıllı kişilerse, iyi organize olur ve kendilerini haksızlık karşısında daha rahat savunurlar.

ADALETİ SAĞLAMA YÖNTEMİ NE OLMALIDIR?

İnsanlar arası ilişkilerde ve toplumda adaleti sağlamak güzeldir ama bunun nasıl sağlandığı da çok önemlidir. Mesela, tarihteki birçok haksızlık, ‘eşitlik’ adı altında yapılmıştır. Özgürlük kavramını yücelten sistemler, bütün özgürlükleri kısıtladıklarının farkına bile varmazlar. Böyle olunca da adına ‘Barış Harekâtı’ denilen savaşlar yaşanır. Bunların hepsi insanın psikolojik savunma mekanizmalarıdır. Bu ruh halleri, yargı gücünü zayıflattığı gibi açık akılla düşünmeyi ve muhakemeyi engeller.

DİKTATÖRYA ADALETE ZARAR VERİR

Diktatörler, kuşatma duygusunu en çok yaşayan kişilerdir. İnsanları ezmekten hiçbir rahatsızlık duymazlar. Çünkü her türlü hareketi haksız saldırı olarak nitelendirirler. Bu tip kişiler, ellerine güç geçtiği zaman, karşı tarafı sorgulamaya çalışılar. İnsanları ‘şüpheli’ kategorisinde tutmaktan zevk alırlar. Bir ülke yönetimi düşünün ki, yasalara uyan, askerliğini yapan, vergisini veren, hiçbir kuralı bozmayan bir insanı ‘şüpheli’ sınıfına sokar ve onu kimi haklardan mahrum eder. Bunu, özellikle korkak ve diktatör yöneticiler yapar. ‘Her şey benim kontrolümde olsun’ düşüncesinin hâkim olduğu püriten ahlakı benimseyen insanlar, karşılarındakinin ruhunu bile kontrol etmek isterler. Bu ahlak anlayışının en yaygın biçimine, Ortaçağ kiliselerinde rastlanmıştır. İnsanlara onların iyiliği için acı çektirilmiştir. Neticede bu ahlak anlayışı, demokrasinin doğmasına vesile olmuştur. Çünkü her ne için olursa olsun, baskı, özgürlük ve adalet duygularına ters düştüğü için hürriyet meraklılarını yeni arayışlara iter.

ÖNYARGI VE ADALET

İnsanın adil olmasını zorlaştıran bir diğer durum, önyargılı olmaktır. Peşin hükümler, insanı eksik ve hatalı bilgilerden hareket edip genelleme yapmaya, başkalarına karşı olumsuz tutum geliştirmeye ve düşmanca davranmaya götürür. Zihinsel şartlanma, bilgilerin beyinde rahatça dolaşmasını engellediği gibi, farklı verilere de kapalıdır. Bilgi edinme konusunda yetersiz olan bu insanların karar mekanizmaları yanlış çalışır. Mesela, bazı kimselerde kıl takıntısı vardır ve kıllı kişilere karşı antipatik davranırlar. Diyelim ki, kıllı insanlardan hoşlanmayan bir yönetici varsa, bu özellikteki bir çalışana karşı olumsuz tavır takınabilir. Bu, bir önyargıdır. Zihinsel şartlanmanın en güzel örneklerinden biri de, pek çok kişinin bildiği Nasrettin Hoca’nın ‘ye kürküm ye’ hikâyesidir. Günümüzde hâlâ geçerliliğini koruyan bu fıkraya göre, saygı insanî değerlere, fikre değil de, dış görünüşe gösterilmektedir. Bu durum, insanların önyargılarına örnektir.

Diğer taraftan dogmatik bağlılık da önyargıları besler. İdeolojik takıntıları olan kimse, kendisi gibi düşünmeyenleri düşman kabul eder. Halbuki bir insanın bir başka kişiyi sevmemesi onun düşmanı olduğu anlamına gelmez. Herkes herkesi sevmek zorunda değildir. Dogmatik saplantıları olanlar, eleştirildiklerinde, oradaki niyeti görmediklerinden kendilerini inançlarına küfredilmiş gibi hissedebilirler. Saplantılı kişiler, zihinsel sorgulama yapamadıklarından kritik bilgiye ulaşmakta güçlük çekerler. İnsanın yargı gücünü zayıflatan, aklını kapatan, adalet duygusuna zarar veren hallerin en önemlisi olan önyargı, insanı yanlış hükme götüren etkendir.

KANUN DEVLETİ VE HUKUK DEVLETİNDE ADALET

Adalet, kanun devleti ile hukuk devletinde ayrı ayrı algılanır. Mesela, kanun devletinde belli yasalar vardır ve kamu bu yasalara itirazsız uyar. Diyelim ki, çıkarılan bir yasada “Elma yemek yasaktır” derseniz, kanun devletinde kimse “Hayır! Ben elma yemek istiyorum” diyemez. Eğer bunu yaparsa, kamu düzenini bozduğu gerekçesiyle hapse atılabilir. Kanun devletinin kurallarının olması, böyle bir adaletsizliği haklı göstermeye yetmez. Hukuk devletinde ise, insanlara hukukî kurallar baz alınarak davranılır.
Adalet, güçlü ile zayıf, iyi ile kötü, mazlum ile zalim arasındaki dengeyi sağlamak bakımından çok önemlidir. Toplumsal barış için yasalarla korunan adalet düzeni, insanın iç dünyasındaki sulh için ise, duyguların adaleti ehemmiyet taşır. Duyguları adil bir biçimde, yerinde ve zamanında kullanabilmek; toplumsal adaleti sağlayacak ve dolayısıyla hukuk devletinin oluşumuna ve yaşamasına zemin hazırlayacaktır.

AMAÇ ADALETSE YÖNTEM NEDİR?

Demokrasinin temelini halkın kendi geleceğini kendi tayin etmesi oluşturur. Özgürlükçülük, çoğulculuk, katılımcılık genel ilkelerdir.
Adaletin olmadığı yerde korku artar, güven azalır; öç alma isteği, düşmanlık duyguları yükselir, barış ve dostluk duyguları zayıflar. Hangi yöntem kullanılırsa günümüzde adalet sağlanır? Ortaçağın despotizmi din adına bile olsa adaleti sağlayamıyor. İletişim çağında korkutarak insanları yönetmek mümkün değil. Özgürlüğü tatmış insaniyet her ne adına olursa olsun artık susturulamaz. Çağın yöntemi açıklık, özgürlük, ikna ve inandırmaya dayalı işbirliği sağlayabilmedir. Böylece kutuplaşma, çatışma, bağnazlık ortadan kalkar. Kendi fikrine güvenen insanın baskı-tehditle sonuç almasına ihtiyaç yoktur. Kendi değerlerine inanan insan tartışmadan korkmaz, fikrine güvenen insan zora başvurmaz. Diyalog kapısının açık olması özgürlük ve çoğulculukla mümkündür. Farklı düşünenlere tolerans gösteremeyenler fikrini savunmaktan aciz olanlardır.
Cumhuriyet, egemenliğin halka ait olduğu bir hükümet biçimi. Cumhuriyet seçkinlerden oluşan elitist aristokrat bir grubun elinde ise ve aristokratik cumhuriyet halkın rızası yani egemenliğine dayalı değilse, demokratik bir cumhuriyet olamaz. Rızaya dayalı olmayan her sistem sistem, adı ne olursa olsun adaleti sağlamaktan çok uzak kalır.

Vakit

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.