Habibi Nacar YILMAZ

Habibi Nacar YILMAZ

Ya tek ya zerreler adedince ilah

"İnsanlar, Cenab-ı Hakk'ın yarattığı odundan ancak tahta, tahtadan masa ve sandalye gibi şeyler yapabilmektedir. O Kadir-i Mutlak ise, odundan yaprak ve çiçek çıkarıyor, meyve yapıyor. Demek ki iş odun da değil, ustadadır. Aynı şekilde insanlar topraktan çömlek yapmakta, Sani-i Kâinat ise, topraktan insan yapmaktadır."

Rahmetli Kırkıncı Hoca'ya ait bu misalli izahlar, önemli bir hakikati, birkaç cümlede özetliyor. İnkârda mecal bırakmıyor gerçekten. Basit bir ağaç deyip geçtiğimiz sanatın arkasında, "her zaman hikmetle değişen ve düzgünlük içinde her vakit tazelenen" kocaman "kâinat projesi" var. Aynı ağacın basit bir nefes alışverişinin arkasında ise, (fotosentez) uçsuz bucaksız hava sayfası yatıyor. Ağacın bağlı oldu toprak sayfasının, "muhtelif, bütün tohumlar ve çekirdekleri tanıyan, onların bütün tarz-ı teşkilatını bilir, yapar; bütün onlara giydirilen suretleri tanır, dikebilir bir sanat ve kudret" kabiliyeti taşıması gerekiyor. Gözümüzün önünde cereyan eden bu keyfiyete, "akıl mantık ve muhakeme" ile bakınca, her an hikmet ve intizamla işleyen bu faaliyeti, ya onları, her şeyi bilen, tanıyan âdeta bir ilâh kabul ederek toprağın zerrelerine ya da "bir şeyden her şeyi ve her şeyden bir şeyi yapan, her şeyin Halıkına" vereceksin. Başka çaren yok arkadaş. Bunun anlatıldığı genç arkadaş, bu izah karşısında çareyi susmakta buldu. 

Tanıştığımız, konuştuğumuz, dinlediğimiz onlarca inkârcının, tereddütlünün ya dikkatsizliğinden ya inadından ya da inkârlarının iç yüzüne bakamamalarından, göremediği veya anlamadığı ve Risalelerde özellikle üzerinde durulan, evir çevir anlatılan bir hakikat, bu arkadaşlara anlatılınca, iyice etkileniyorlar ve kabul etmek zorunda kalıyorlar. Aynı hakikati bir doktora da anlatmıştım. Tepkisi, "Beni zorla Müslüman mı etmek istiyorsunuz?" şeklinde olmuştu. 

Tıpçı arkadaşa "Karanlıklar içinde bir anne karnında, insanın tam da dünyaya göre yapılışını ve ayarlanışını kime ya da neye vereceğiz?' şeklinde soru sormuştum. Cevabı "Orada çalışan atomlar, adımlarını bilerek atıyor." şeklinde olmuştu. O zaman, atomların tüm zamanlardaki insanları ve onlara rızık olacak bütün rızık menbalarını bilmesi, âdeta bir ilâh olması gerekmez mi?" deyince, bana yukarıda naklettiğim cevabı vermişti. Bu karşılık bana, Dokuzuncu Meselenin sonunda geçen "Bir Müslümanın imanı o kadar kuvvetli ve sarsılmaz, hadsiz hüccetlere (delillere)dayanıyor ki inkârda hiçbir özür kalmıyor, âdeta akıl kabulde mecbur oluyor." cümlelerini hatırlattı. Hani "İmanın idrâkine erişemiyorsanız, inkârın basitliğine de düşmeyiniz." tespiti de var ya. Gerçekten tam bir hakikatin ifadesi. 

Geçenlerde "Cennet de cehennem de yok." diyen birine de hatırlattım. Ölümden sonra karşılaşacağımız bir âlem hakkında "Kesin, yoktur." nasıl söyleyebilirsin ki? "Bence yoktur." demeye hakkın var. Bu, "İspata, izaha, delile, toptan akla ve nakle göz kapamak hâlidir, bir küfr-ü inadidir." deyip geçeriz. Fakat kesin hüküm şeklinde, yoktur demek, akıl işi midir? 

Gaflete, günaha, maddiyata dalmak sebebiyle darlaşan, maddede sıkışarak kuruyan; böylece mantık ve muhakemeden koparak, mâneviyat cephesi ölen akıllara, geniş, derin ve ihatalı imanî meseleleri anlatmak, kabul ettirmek çok zor gerçekten. Böyle birine, "Basit bir taştan yapılan, görmeyen gözü, duymayan kulağı, kalkmayan eli, konuşmayan ağzı, yürümeyen ayağı olan bir heykelin heykeltıraşsız olamayacağını aklın alıyor. Peki, yüz trilyon hücreden gören gözü, duyan kulağı, konuşan ağzı ve yürüyen ayağı, daha önemlisi ve garibi, merhamet ve şefkat, akıl ve vicdanla donatılmış ruhu olan insanın sanatçısız olamayacağını nasıl aklın almaz?" diye sorunca ne dedi biliyor musunuz?  

"İnsanın bir sanatkârı olması, çok mu önemli? 

Buyurun işte. Nereden yakarsınız, bakarsınız, siz karar verin.

Bu cevabın arkasında ne yattığını, başka birinin cevabında buldum.

Aynı konuda konuştuğumuz bir üniversite mezunu, yaşını başını da almış tecrübeli birisi, aynı meâldeki sorularımıza ne cevap verdi biliyor musunuz?

"Ya Habib Bey sizi tanıyorum biraz. Sizin gibi arkadaşlar "Evet, mutlaka bir Sanatçımız var, desek; orada bırakmıyorsunuz ki!

-Kimdir bu Sanatkâr? 
-Bizi niçin dünyaya gönderdi?
-Bizden ne istiyor?
-Yaratanın bir de peygamberi olması, bizimle konuşması lazım değil mi? gibi sorularla bizi imana, ibadete, Kur'an'a çağırıyorsunuz. Onlar da bize zor geliyor, işimize gelmiyor." diye cevap vermişti.

Bu  arkadaşların itirafları bana ilkin, "her günahın içinde insanı küfre götüren bir cihet de barındırdığını" aklıma getiriyor. Bu arkadaşlar ahiret hatırlatmalarına karşı, bir iki kedi köpek hikayeleriyle, birkaç soğuk tebessümlerini anlatarak müteselli oluyorlar. Rabbimizin sonsuz af ve mağfiret iklimine sığınmak akıllarına bile gelmiyor veya şeytan ve nefis her şeyi erteletiyor. Kısmen hepimizin başındaki bu erteleme işi ise, felaketin kapısının daima açık olduğunun ilanı oluyor. İkinci olarak da aklıma gelen Altıncı Sözün sonunda geçen "Feraiz-i İlâhi ise hafiftir, azdır. Allah'a abd ve asker olmak, öyle lezzetli bir şereftir ki tarif edilmez." cümleleri.

Evet dostlar, dikkat edelim "Allah'a abd ve asker olmak lezzetlidir, şereflidir."demiyor. "Lezzetli şereftir." diyor. Keşke bu lezzetli şerefin farkına fazlaca varabilsek.

Selam ve dua ile.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
2 Yorum