Yavuz BAHADIROĞLU

Yavuz BAHADIROĞLU

Siyasetin gözyaşları

Bediüzzaman Hazretleri, “Birinci Said Dönemi” dediği gençlik döneminde, ülkenin siyasi ataklarla düzelebileceğine inanmış, hemen hemen her türlü siyasi cereyanın içinde yer almıştı...
Bedelini çok ağır ödedi. Bedel ödetmek yerine o tarihte Bediüzzaman’ı dinleselerdi, Doğu “Kürtçü”, Batı “Irkçı” olmayabilir, Türkiye huzur içinde kalkınmasını gerçekleştirebilirdi...

Fakat siyasetin kılcal damarlarına nüfuz etmiş “zındıka komiteleri” (onun tabiridir) siyasi çözüme izin vermiyordu. Baştaki padişah ne kadar iyi niyetli olursa olsun “dirayetli” olmasına müsaade edilmiyordu. Bu süreçte Sultan Abdülâziz katledilmiş, Sultan V. Murad mason yapılıp yedeğe alınmış, Sultan II. Abdülhamid bir manevra ile tahtından indirilmiş, Sultan V. Mehmed Reşad etkisizleştirilmişti... Sultan Mehmed Vahideddin’in akıbeti ise malum...

Bu dönemde İstanbul tam bir keşmekeştir: Askerler siyaset yapıyor, bürokrasinin hantal yapısı devleti kımıldayamaz hale getiriyor, her siyasi, ya da etnik grup kendi hâkimiyetini kurmak için, akla hayale gelmeyecek oyunlar tezgâhlıyordu.

Kafalar çok karışık, hedefler çok dağınıktı: Her kafadan bir ses çıkıyor, ama kimse kimseyi duymak istemiyordu. Siyaset sözün tam mânâsıyla “menfaat” etrafında dönüyordu.
Bediüzzaman, “Menfaat üzerine dönen siyaset, canavardır” dedi ve kafasını netleştirdi...
Bir sürü deneyimden sonra fark etti ki, memlekete siyasi açıdan hizmet etme imkânı kalmamıştır...
Çünkü siyaset hayata hâkimiyet kuramamakta, memleket-millet için hayırlı olacağı düşünülen tüm çözümler, karanlık odakların (onun deyişiyle zındıka komitelerinin) gizli müdahaleleriyle engellenmektedir...

Yani Osmanlı’yı o dönemin “Ergenekon”u kuşatmış boğmaktadır...
Bediüzzaman bu gerçeğe ulaşınca, siyasi yolla ülkenin düzeltilemeyeceğini anladı...
“Avrupa oradan üflüyor, biz burada oynuyoruz” şeklinde tek cümle ile durumu özetledikten sonra, siyasete yeni bir bakış geliştirdi. Dedi ki: “İstanbul siyaseti İspanyol hastalığı gibi bir hastalıktır. Fikri hezeyanlaştırır. Biz müteharrik-i bizzat değiliz, bilvasıta müteharrikiz.”
Yani Türkiye doğrudan hareket noktası değil, kendi çözümünü bizzat üretmiyor...Peki ne oluyor?
“Avrupa üflüyor, biz burada oynuyoruz.” (Bediüzzaman).

Bediüzzaman’ın “Avrupa” dediği, Osmanlı’nın kılcal damarlarına sinen “komitacılık ruhu”dur.
Bu yaklaşım sebebiyle siyaset bir yandan “ikbal ve istikbal” odağına dönüşürken, öte yandan “Batı’yı körü körüne taklit”e yönelmiş, ülke menfaatini hesaba katmanın yerini “şahsi menfaat” hesabı almıştır...
Bu “yabancılaşma” ve “sapma” karşısında yapılabilecek en doğru hareket olarak da karşısına “insan”ı almıştır...

Ve o günkü İstanbul siyasetinden Allah’a sığınarak (“Eüzübillahı mineşşeytanı vessiyase” formülü), Erek Dağı yalnızlığına sığınmış, akabinde “insan merkezli” yeni bir proje üretip harekete geçmiştir.
Bediüzzaman’ın bundan sonraki tüm faaliyeti “Ne kadar doğru insan, o kadar doğru vatan” anlayışı çerçevesinde olmuştur.
Artık iman hakikatleri eksenli kitaplar telif etmekte ve o devrin ulaşım imkânlarını zorlayarak teliflerini en ücra köylere kadar ulaştırmaktadır.

Çünkü;
“Bir azm, eğer iman dolu bir kalbe girerse,
“İnsan da, o imandaki son sırra ererse,
“En azgın ölümler ona zincir vuramazlar,
“Volkan gibi coşkun akıyor, durduramazlar.” (Mehmed Âkif=ki, Dar-ül Hikmet-il İslâmiye’den Bediüzzaman’ın arkadaşıdır).

Böylece “İkinci Said Dönemi” başlamıştır.
Ama bu dönemde de rahat bırakılmayacak, zindandan zindana, sürgünden sürgüne gönderilecektir.
Yazdıkları “siyasi amaç”la irtibatlandırılmak istenecek, ancak bu konuda delil bulunamadığı için her defasında beraat kararı alacaktır.

Yukarıda da belirttiğim gibi, Meşrutiyet ve Cumhuriyet döneminde, Bediüzzaman’ı dışlamak yerine dinleselerdi, Türkiye’nin doğusu “Kürtçü”, batısı “Irkçı” olmayacak, büyük ihtimalle de PKK belasıyla karşılaşılmayacaktı.

Belki de Bediüzzaman gibi, kafası berrak düşünürlere gadrettiğimiz için gadre uğruyoruz. Bir anlamda bedel ödüyoruz. Ödediğimiz bedel öyle “teğet” geçilecek türden de değil, son derece ağır: Teröre 30 bin can ile toplam maliyet olarak (kaldırılan köyler, mezralar, göçler dahil) 300 milyar dolar civarında para kaptırdık.

Bir şekilde bertaraf edilen her PKK’li teröristin maliyeti 15 milyon dolar civarındadır!
Yıllar sonrasına bile sarkacak kadar güçlü bir kin tufanı bırakması da ayrı bir dert.
Sayın Başbakan, “Eşimi başörtüsü yüzünden GATA Askeri Hastanesi’ne ziyaretçi olarak bile almadılar, ağlattılar” diye yakınırken, ben siyasetin gözyaşlarının tarihsel sürecinin izini sürmeye çalışıyordum.

Bütün bunlara rağmen, Türkiye’nin katettiği siyasi, ekonomik ve demokratik mesafeyi asla küçümsemiyorum...
Bunu da milletimizin büyük ölçüde doğru seçim yapmasına borçlu olduğumuzu düşünüyorum.

Vakit

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
2 Yorum