Said ÖZADALI
Kâinatın Gayesi: Hamd ve Hakikat-i Muhammediye
Kızıl Îcâz Dersleri–5’e Bir Okuyucu Katkısının Açtığı Pencere
Kızıl Îcâz Dersleri’nin beşinci dersine gelen kıymetli bir okuyucu yorumu, üzerinde biraz daha durulmayı hak eden geniş bir hakikate işaret ediyor:
(Erdem Akça: “Kâinat, ‘hamd’ hakikati için kurulmuştur. İllet-i gâiye-i kâinat, hamd ve Hakikat-i Muhammediye’dir (SAV)”)
Bu veciz tespit önümüze şu mühim suali çıkarıyor:
Kâinat niçin yaratılmıştır? Hamd ile Hakikat-i Muhammediye arasında nasıl bir münasebet vardır?
KÂİNATIN NETİCESİ: HAMD, ŞÜKÜR VE UBUDİYET
Risale-i Nur’un kâinata bakışı, varlığı başıboş ve gayesiz bir maddeler yığını olarak görmez. Kâinat, Esmâ-i Hüsnâ’nın tecellilerini gösteren büyük bir kitap, muhteşem bir saray ve Rabbânî bir sergidir.
Her mahlûk kendisine mahsus diliyle Hâlık’ını tanıtır. Güzelliğiyle Cemîl ismine, rızkıyla Rezzâk ismine, şefkatiyle Rahîm ismine, hikmetiyle Hakîm ismine işaret eder.
Fakat bütün bu tecellilerin karşısında bir mukabele gerekir: Nimete karşı şükür, kemâle karşı takdir, cemâle karşı muhabbet, rububiyete karşı ubudiyet; bütün bunları kuşatan bir sena olarak da hamd ortaya çıkar.
Nitekim Risale-i Nur, “şükür ve ibadet ve hamd ve muhabbet”i kâinatın gayeleri arasında zikreder; başka bir yerde de, “Netice-i hilkat-i âlemin en mühimi şükürdür” hakikatini nazara verir.
Demek kâinat yalnızca var olmak için yaratılmamıştır. Kendi Yaratıcısını bildirmek, tanıttırmak ve O’nun kemâl ve cemâline karşı şuur sahibi kulların hamd, şükür ve ubudiyetine vesile olmak gibi yüksek neticeleri vardır.
ŞÜKÜRDEN HAMDE
Şükürde nimet daha görünür durumdadır. İnsan kendisine verilen ihsanı görür, Mün‘im’ini tanır ve teşekkür eder.
Hamd ise daha geniştir. Kul yalnızca kendisine nimet verildiği için değil, Allah bütün kemâl sıfatlarının sahibi olduğu için de hamd eder.
Böylece nazar nimetten Mün‘im’e, eserden Müessir’e, güzellikten Cemîl-i Mutlak’a yükselir.
Peki bu hamdi kim okuyacaktır?
Tam burada insan ortaya çıkar.
Dağ Allah’ı tesbih eder; insan o tesbihi okuyabilir. Ağaç kendi lisanıyla şükreder; insan onun şükrünü anlayıp kendi şuurlu şükrüne katabilir.
İnsan, kâinatın dağınık tesbihatını anlayabilecek ve onları küllî bir ubudiyet halinde Rabbine arz edebilecek bir istidada sahiptir.
Fakat insanlar içerisinde bu vazifenin en mükemmel temsilcisi kimdir?
Burada nazarımız Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a yönelir.
HAMDİN EN CÂMİ TERCÜMANI
Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, kâinat kitabını okuyup Rabbini tanıyan, tanıtan ve mahlûkatın tesbihatını şuurlu bir ubudiyetle temsil eden en büyük muallim ve tercümandır.
Böylece şu silsile ortaya çıkar:
Kâinat → hayat → insan → marifet → ubudiyet → şükür ve hamd → Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın câmi ubudiyeti.
Bu noktadan bakıldığında okuyucumuzun “İllet-i gâiye-i kâinat, hamd ve Hakikat-i Muhammediye’dir” şeklindeki işareti daha geniş bir mânaya kavuşmaktadır.
Ancak burada ilmî bir inceliği de muhafaza etmek gerekir:
Hamd ile Hakikat-i Muhammediye’yi birbirinden bağımsız iki ayrı gaye gibi düşünmek yerine, Hakikat-i Muhammediye’yi kâinatın hamd, marifet ve ubudiyet gayesinin en câmi tezahürü olarak okumak daha isabetli görünmektedir.
Çünkü kâinat Allah’ı tesbih eder; fakat o tesbihi anlayacak şuur gerekir. Kâinat nimetlerle doludur; fakat o nimetlere küllî şükredecek bir kul gerekir. Kâinat İlâhî isimleri gösterir; fakat onları okuyup insanlığa tanıtacak bir muallim gerekir.
İşte Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, kâinatın mânasını okuyan ve okutan en büyük muallim; ubudiyetini temsil eden en câmi kul ve hamdini Rabbü’l-Âlemîn’e arz eden en büyük tercümandır.
“MUHAMMED” İSMİ VE HAMD
Burada ayrıca düşündürücü bir letafet vardır:
حمد — Hamd
محمد — Muhammed
“Muhammed” ismi de hamd kökünden gelir; çokça övülen, medhedilen mânasını taşır.
Kur’ân’ın “Elhamdülillâhi Rabbi’l-âlemîn” ile açılması, Resûl-i Ekrem’in isminin hamd köküyle irtibatı ve onun kâinatın ubudiyetine tercüman oluşu beraber düşünüldüğünde geniş bir tefekkür ufku açılmaktadır.
Elbette yalnızca kelime benzerliğinden itikadî hükümler çıkarılmaz. Fakat Risale-i Nur’un kâinat–ubudiyet–hamd–risalet münasebeti içerisinde bu lügavî yakınlık da mânidardır.
NETİCE
Kâinatın her tarafında sessiz fakat muazzam bir tesbih vardır.
Çiçek güzelliğiyle, meyve nimetiyle, güneş ziyasıyla, canlılar hayatlarıyla kendi Hâlıklarını gösterirler.
İnsan bunları okur ve “Elhamdülillah” der.
Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ise bu hamdi en küllî şekilde okuyup insanlığa öğretir.
Bu sebeple Kızıl Îcâz’ın beşinci dersine yapılan o kısa okuyucu yorumunu biraz açarak şöyle ifade edebiliriz:
“Kâinat hamd için; insan bu hamdi şuurlu olarak okumak için; Hakikat-i Muhammediye ise bu hamd ve ubudiyetin en câmi tercümanı ve en yüksek temsilcisi olarak karşımıza çıkmaktadır.”
Ve belki bütün makaleyi şu cümlede hulâsa edebiliriz:
“Kâinatın dili tesbihtir; insanın cevabı hamddir; bu büyük hamdin en câmi tercümanı ise Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dır.”
Bir okuyucu yorumuyla başlayan bu müzakere bizi yeniden kâinatın yaratılışındaki büyük gayeye götürüyor:
Marifet, muhabbet, ubudiyet, şükür ve hamd…
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.