Habibi Nacar YILMAZ

Habibi Nacar YILMAZ

O nizam-ı ekmel bu nazm-ı ecmeli ister

A+A-

On Dokuzuncu Nükteli İşaretin Yedinci Esasının özeti olan, son cümlesini başlıkta verdim. Bu kadar geniş anlamlı olmakla birlikte; çok ehemmiyetli ve uzun bir hakikati, kısa bir şekilde vermesi bakımından bu cümle, gerçekten emsalsiz. Elbette benim boğuk ve çapsız izahımla, layıkıyla anlaşılacak değil. Fakat dönüp dolaşıp okuyorum, bir türlü bırakamıyorum. Aklım ayrı bir gıdalanmakta, başta kalp ve diğer latifelerim günahlarımın engellemeleri de olsa kendilerine mahsus hisselerini almakta, bu kısım nurların diğer parçaları ile bütünleşince, ayrı bir deryaya dönüşmektedir.

O mükemmel nizamdan kasıt, şu kâinatta ve hususen başta insan tüm canlıları misafir eden şu küre-i zeminde, bir fabrika keyfiyetinde işleyen,bir saray şeklinde tanzim edilen ve ustasını, tanzimcisini binler dille gösteren bu harika sanat ve mükemmel tanzimdir.

Şimdi şu kâinatı, her cihetle  mükemmel bir saray keyfiyetinde tanzim edip tavanını çeşitli büyüklükte avize lambaları hükmündeki yıldızları ile süsleyip tabanı hükmündeki yeryüzünü, binler nakış hükmündeki işlemeli halılarla döşeyip ve her şeyi en ince ayrıntısı ile tanzim edip güzelce misafirlerine hazırlayan Cenab-ı Allah; hem bu kâinatı hem de kendini vasıflarıyla gösterecek, bildirecek, tanıtacak, misafirlere misafirlik âdâbını beyan edecek, hem de şu kâinatın  mükemmelliğine eş olacak güzellikte tabiri caizse bir katalog hükmündeki bir tarifeyi göndermemesi mümkün müdür?

Nasıl şu kâinatta mükemmel bir nizam vardır. Öyle de şu kâinatı güzelce tanzim edenini anlatan bu tarifede de yani dininde de o derece bir güzellik, yani bir "nazm-ı ecmel" vardır. 

Evet, kâinat güzelse,  bu güzellik onu yaratıp tanzim edenden geldiği açık ve inkar edilemediği gibi; kâinatı ve kâinatı tanzim edeni anlatan din de o derece güzel ve mükemmeldir. Bu güzellik ve mükemmellik, bir kuru iddia da değildir. Dost ve düşmanın beyanları hatta Batı'nın zekâ tarlalarının itirafları ile ve Kur'an'ın zamanın geçmesi ile gençleşen düsturlarının tazeliğiyle de sabittir.

Belağat ustalarına diz çöktüren, şiir ve hitabet ehline erişilemez yüksek üslûb dersi veren, zamanın yıpratıcılığına karşı da daima genç ve taze kalan, dünya ve ahiretin siyaset ve saadet düsturlarını ders veren bu şeriatın membası olan Kur'an, akl-ı selime de bu güzelliğini tespit ettirmiştir.

Bütün hayal ve hurafeleri felç eden, tam bir hidayet kaynağı olarak karanlıkları, bilinmezleri nuru ile aydınlatan, getirdiği hakikatli düsturlarıyla örnek ve yeni bir dünyanın kurulmasını temin eden, ezelden gelerek dünyada misafir olan, ebed âleminin de haritasını beşere hediye ederek yol gösteren bu şeriat, insan fıtratının kemal noktasıyla, âlây-ı illiyyinin  yollarını da bize gösteriyor. Bütün güzellikler ve güzel sıfatlar yani "nazm-ı ecmel" unvanı ona layık olmaz mı?

Eline kâinatı almış ve kainat kitabının bir nevi okuması, kâinattaki güzelliklerin tilaveti olduğundan, uyanık bir kalp ve ihatalı bir akılla Kur'an ayetlerinde gezdiğimizde; kelam sıfatından gelen Kur'an'ın epeyce âyeti ile, kudret sıfatından gelen kâinat sahifelerindeki tekvinî ayetlerini bize tevhidî bakışla ders verdiğini görür ve anlarız.

Lise yıllarımda katıldığım bir derste, "Kur'an nedir ve tarifi nasıldır?" sualinin cevabı okunmuştu. İlk defa dinlediğim bu ders, beni o kadar tesiri altına almıştı ki bir odaya geçerek bu kısmı not almıştım. Okulda çıkardığımız duvar gazetesinde bile yazmıştık ve ilgili öğretmenden tam not almıştık. Bu tarifteki ifadelere uzak duran bir şaşkının, geçen bu kısma ilişen cümlesini okuyunca; güneşin ışığı karşısında çürüyerek kokuşan bir tohumun istidadındaki bu bozukluk aklıma geldi. Demek burada suç, güneşte değildi. Kabiliyetini doğru kullanmayıp toprak yerine betonu tercih ederek güya kolaycılığa kaçmayı tercih eden adam, kocaman bir ağaç olmayı kaybettiğinin farkında mıdır acaba?

Fakat toprak altında kalıp orada biraz zahmete, bulanık suya, gübrenin kokusuna tahammül ettiği için ağaca dönen tohum gibi; insan da kolaycılığı ve zahirdeki keyfiliği bırakıp akıl ve kalbi ile bu güzel manaları anlamaya, çözmeye tahammül etse; esrara vakıf olsa, bir meyveli ağaca dönecek ve aklı bayram edecektir.

Maalesef müşahedem o ki özellikle gençlerde bu azim ve tahammül epeyce  örselenmiş, bu da onları zamanın sapkın ve aklı kurcalayan, bir üflemekle son bulabilecek, örümcek ağı dayanıklığındaki basit soruların ve yönelimlerin ağına düşürmüştür. Bu da bize büyük gayretler düştüğünün bir işaretidir. 

Evet, güzel kâinatın işaret ettiği, güzel yaratıcıdan gelen 'nazm-ı ecmel' (güzellikler manzumesi ) keyfiyetindeki dinimizin esası olan Kur'an'ın tarifinden bahsetmiştik. Bu muazzam tarifin birkaç cümlesini burada vermek isterim.

"Kur'an şu kitab-ı kebir-i kâinatın  bir tercüme-i ezeliyesi."

Kâinattaki her şey, kürelerden zerrelere kadar her sanat, yapıcısına işaret eden, kudret sıfatından gelen âyet hükmündedir. Kâinat, bu yönüyle âyetlerle örülmüş bir nakıştır. İşte bu tekvinî ayetlerin neye işaret ettiklerini, vazifelerinin ne olduğunu;  bir kitap gibi geniş anlamlı, bir fabrika gibi güzelce tanzimli bu harikaların asıl sahibinin kim olduğunu bize Kur'an ders veriyor. Bir nevi şu geniş âlemin müfessiri konumunda. Eğer Kur'an'ın bu izahları ve tefsiri olmasaydı, her şey karanlıkta ve bilinmez esrarıyla  kapalı kalacaktı.

"Âlem-i sehadette alem-i gaybın lisanı." 

Bence en can alıcı cümle bu. Biz bilinir görünür âlemdeki misafirleriz. Bir de gözümüzün sınırları içinde olmayan, bize görünmeyen âlem ve o âlemin sekeneleri var. Ayrıca  önümüzde ebede akan ve bakan bir yolculuk bizi bekliyor. İşte mevcut gözümüzle göremediğimiz, kıyasla da anlaşılmayan bu âlemi ve bu âlemin sekenelerini, ahvalini, bizi ilgilendiren keyfiyetlerini, bu imtihan dünyasının mahsulatının önümüzdeki neticelerini, iyilik ve kötülüklerin hangi havuza dökülüp harmanda başak vereceğini bize Kur'an öğretiyor. Böyle bir Kur'an 'nazm-ı ecmel' olmaz mı? 

Bu güzel kitaba alakasız durmak ölçüsünde çirkinleşiyor ve bedbahtlaşıyoruz. Asırları ve nice karanlık gönülleri aydınlatan bu iksir sesin; en sağır kulakları bile ayıltmaya yetecek ulvî sesi, ölü ruhları diriltecek hidayet kapıları, kapalı gözleri açmak, onlara hakikati göstermek için kâfi nuru vardır. Yeter ki gönlümüzü bu iksire açalım, aklımızı bu sese yönlendirelim, gözümüzü o nurdan ayırmayalım.

Evet dostlar, bu "nizam-ı ekmel" bu "nazm-ı ecmel"i istediği gibi, bu nizamın ve nazmın sahibi de bizden harekât ve sekânatımızda her ikisinin düsturlarına uyarak hakiki güzelliğe ulaşmamızı istiyor. Çünkü onlardan uzak kalmakta hiçbir lezzet ve hayır olmadığı gibi, tam aksine tam bir elem, zulmet ve manevî azap vardır.

Selam ve dua ile.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
2 Yorum