Nizamettin MELİKOĞLU

Nizamettin MELİKOĞLU

Risale-i Nur Bazı Ayet ve Hadislerin Müşkil Meselelerini Külli Bir Kaide ile Çözüme Kavuşturur

Risale-i Nur Kur’an-ı azimü’ş-şan’ı tefsir ederken zaman zaman bizlere tefsir veya hadis usulu ile alakalı bazı düsturları da verir. Sonra bu düsturları bir misalle bastederek Kur’an’ın özellikle müşkil meselelerinin anlaşılmasında beynimizde yeni ufukların açılmasına yardımcı olur. Ya da meselenin çözümsüz bir çelişki gibi görünmesinin arkasındaki hakikatı bir düstur şeklinde bizlere aktararak bunun emsali olan ayet ve hadislerde uygulamamıza yardımcı olmasına yol açar. Bundan sonrasını ise kendi ğayret ve istinbatımıza havale eder.

Risale-i Nur’un en umumi ve evvel vazifelerinden biri de bilim ve akademi çevrelerine karşı Kur’an’ı azimu’ş-şan’ın ve Ehadis-i nebevi’nin en zor meselelerinin ilmi müdafaasını yapmak olmasından, bu meseleleri izah ederken, meselenin anlaşılmasına yardımcı olacak bir düsturu veya külli hakikatı, ilmi/objektif bir şekilde bizlere aktararak bu müşkil meselelerin anlaşılmasını kolaylaştırır.

Risale-i Nur’da geçen sözkonusu düsturlardan biri şudur; ‘Ümmetin geçireceği safahatı küllî bir sûrette bir hadîs beyan ettiği vakit, bazen o küllînin birtek hâdisesini, misal olarak tarihi gösterir.’[1] Yani hadisin işaret ettiği hakikat, sadece tarihin bir safhasıyla sınırlı olmayıp birçok aşamayı kapsamaktadır. Farklı aşamalardan haber veren farklı rivayetler, bir bütünün parçaları şeklinde incelenmezse, mesele anlaşılamayacağından hadise karşı şüpheli bir yaklaşımı beraberinde getirecektir. Dolayısıyla لِلْكُلِّ حُكْمٌ لَيْسَ لِكُلٍّ ‘Bütünde bulunan hüküm, o bütünün hiç bir ferdinde tek başına yoktur.’[2] kaidesinin feneriyle meseleye bakıldığında mesele hallolacaktır.

Yukarıda bahsini ettiğimiz düsturun örneklerinden biri, tarih içerisinde müşkil olmuş meselelerden/hadislerden olan Mehdi ve Deccal hakkındaki rivayetlerdir. Aslında bu konu bütün ümmeti ve bütün asırları ilgilendiren bir mesele olmakla bereber, hadis, ya sorulan soruya mutabık kalarak veya başka bir sebepten dolayı, bu umumi hadisenin sadece bir safhasını nakletmiştir. Bu safhaya ait rivayet, diğer safhaları nakleden hadislerle yanyana getirildiğinde, zahiren çelişkili bir durum veya müşkil bir vaziyet ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla tarihi süreçleri değerlendiren hadis rivayetlerine bütünlüklü bakamayan biri, bu konuda ortaya çıkan problemi halledemez.

Herbir asırda nasıl ki Mehdi misal zatlar ortaya çıkıp müslümanların sıkıntılı hallerden kurtulmalarına vesile olmuşlarsa, bunun gibi Deccal misal şahıslar da İslam toplumunu hatta küresel çapta insanlığın rahat ve huzurunu tehdit edip, tahrip etmeye çalışmışlardır. Yani bu mana, İslam tarihinin bütün dönemlerinde hükmetmiş bir hakikattir. O halde bu dönemler hakkında gelen rivayetleri ince bir çalışma yapmadan tevile kalkışanlar, hangi hadisin hangi aşamadan bahsettiği konusunda isabetli davranması zordur. Dolayısıyla hadislerin manalarını tasdik eden hadiseler birebir ortadayken, sırf hadislerin senedlerinin cerh edilmiş olmasından dolayı, Afyon mahkemesinde sorgu heyetinin yaptığı gibi, ideolojik yaklaşarak veya zahiri/sathi bir metodla meseleye yaklaşım, tarihte hükmeden uzun ve külli bir hakikati, manaları ortaya çıkmış hadisleri örtmeyi beraberinde getirecektir.

Bundan dolayı Bediüzzaman hazretleri bu konudaki usul ve metodolojiyi göstererek, meselenin bütünlüklü bir bakış açısıyla çözülebileceğini söylemiştir. Yani bu konudaki bütün rivayetlerin yanyana getirilip, hangi rivayetin hangi tarihi aşamadan bahsettiğinin tespitinin yapılarak problemin çözülebileceğini ve bu hakikatli rivayetlerin telef olmaktan kurtulabileceğini belirtmiştir.

Aksi halde küresel fitneleri ve bunun günümüzdeki izdüşümü olan Epstein dosyasını ve bu dehşetli çetenin dünya siyaseti üzerindeki etkisini, 19. ve 20. Yüzyılı etkisine alıp dünyanın neredeyse yarısını etkisi altına alan marksist ve komünist ideolojiyi, yine bu ideoloji ve bolşevik devrimin arkasındaki küresel çeteyi, İslam dünyasını en altın çağında tarümar eden Cengiz ve Hülagü fitnesini, yine bu küresel çapta rol oynayan komite veya şahısların islam dünyasında izdüşümleri olan despot idareci ve yönetimleri görmezden gelmek veya Resulullah (s.a.v.) in bu hadiselere işaretleri olup islam dünyası ve insanlığı bu muazzam tehlikelerden sakındırdığı halde, bunları yok saymak ne kadar hikmet dairesine mutabık hareket edilmiş olur?

Hadiste olan bu müşkil meselenin benzerlerini Kur’an’da da görmekteyiz. İnsanın yaratılışı veya peygamber kıssaları anlatılırken, olay kronolojik olarak değil, yaratılış sürecinin veya kıssanın makam ile alakalı olan safhası aktarılır. Açıkta kalan diğer safhalar da farklı surelerde makamlarına göre aktarılır. Dolayısıyla Kur’an bir hadiseyi anlatırken, klasik bir şekilde burada başladı, burada bitti şeklinde değil, hadisenin o makamla alakalı olan bölümünü aktarır. Kur’an’ın edebi tarzı nasıl ki dönemin ne şiirine, ne de nesir tarzına benzediği için, daha önce kimsenin yapmadığı ve sonra da kimsenin taklid edemiyeceği şekilde konuları işlemiştir.

Onun için Kur’an insanın yaratılış sürecini anlatırken kimi zaman topraktan, kimi zaman çamurdan, kimi zaman yapışık çamurdan, kimi zaman da kurumuş çamur şeklinde bahseder.

خَلَقَهُ مِنْ تُرَابٍ “Allah onu topraktan yarattı.’(Al-i İmran, 3/59)

وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ مِنْ سُلَالَةٍ مِنْ ط۪ينٍۚ ‘Andolsun biz insanı, çamurdan (süzülüp çıkarılmış) bir özden yarattık.’ (Mü’minun, 23/12)

هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ مِنْ ط۪ينٍ ‘Sizi bir çamurdan yaratan O'dur.’ (En’am, 6/2)

اِنَّا خَلَقْنَاهُمْ مِنْ ط۪ينٍ لَازِبٍ ‘Şüphesiz biz kendilerini yapışkan bir çamurdan yarattık.’ (Saffat, 37/11)

خَلَقَ الْاِنْسَانَ مِنْ صَلْصَالٍ كَالْفَخَّارِۙ ‘Allah insanı, pişmiş çamura benzeyen bir balçıktan yarattı.’ (Rahman, 55/14)

وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَأٍ مَسْنُونٍۚ ‘Andolsun biz insanı, (pişmiş) kuru bir çamurdan, şekillenmiş kara balçıktan yarattık.’ (Hicr, 15/26)

Bu ayetleri münferit olarak inceleyen kişi, konuyu karmaşık olarak görebilir. Ancak burada da yine لِلْكُلِّ حُكْمٌ لَيْسَ لِكُلٍّ ‘Bütünde bulunan hüküm, o bütünün hiç bir ferdinde tek başına yoktur.’ düsturuyla meseleye yaklaşıldığında, konunun çözülebildiği görülebilecektir. Zira insan vefat ettikten sonra, bedeninde meydana gelen fizyolojik değişimin aşamaları, ayette zikredilen bütün bu aşamaları tasdik eder niteliktedir. Çünkü vefat eden birinin cesedindeki sıvı kaybolduktan sonra, ceset sertleşir ve kara bir balçıktan kuru bir çamura, daha sonra yapışkan bir çamura, daha sonra kuru bir çamura, daha sonra çamur özüne ve en nihayet toprağa dönüşür. Cesedin vefat ederken geçirdiği bu fizyolojik aşamalar, yaratılış sürecindeki aşamaların tam tersidir.

Netice olarak Kur’an ve Ehadis-i Nebeviyeyi tedebbür ve tezekkürle okumamız gerekmektedir. Kişi sırf tarihi bir hadiseyi elde etmek için Kur’an’ı okuyamaz. Çünkü Kur’an da bir kıssa, fizyolojik veya jeolojik bir hadise, sırf hadiseyi aktarmaktan ziyade, hadise ile alakalı Allah c.c. nün o hadisede tecelli eden esması ve irşadi maksadlar için aktarılır.

[1] Said Nursi, Şualar, s. 433.

[2] Said Nursi, Muhakemat, s. 126.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.