Prof. Dr. Musa Kazım YILMAZ
İslam’da İlmin ve Âlimlerin Değeri
1) Kur’an- Kerim İlmin ve âlimlerin kıymetini en yüksek düzeyde şöyle ifade eder: (قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الَّذٖينَ يَعْلَمُونَ وَالَّذٖينَ لَا يَعْلَمُونَؕ اِنَّمَا يَتَذَكَّرُ اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ) “De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak akıl iz‘an sahipleri bunu anlar.”[1] Bu ayet genel olarak –hangi konuda olursa olsun– ilmin, yani doğru bilginin Allah katında mutlak bir değer olduğuna işaret eder. Ne var ki ayet, âlimlerin değerini ortaya koyduğu gibi ağır sorumluluklar altında olduklarını da ifade ediyor. Allah zımnen, “Ey âlimler, sorumluluğunuzun farkında olun” demek istiyor. İlmin değeri şuradan belli ki, kâinatta en yüksek hakikat olan iman da ilim sayesinde kazanılır. Nitekim İslâmî kaynaklarda ilim, “Bir şeyi gerçek yönüyle kavramak, gerçekle örtüşen inanç/itikad” şeklinde tarif edilir.[2]
2) Kur’an-ı Kerîm’de gerek dinî gerekse din dışı konularla ilgili olarak ilim kelimesi ve türevlerinin 750 defa geçmesi, bilginin ve bilimsel faaliyetlerin önemine işaret eder. Ayrıca Allah Kur’an’ın da Allah’tan Peygamber’e gelmiş bir ilim olduğunu ifade ederken şöyle buyuruyor: “Eğer sana gelen ilimden sonra Yahudilerin ve Hristiyanların arzularına uyarsan, bilesin ki artık Allah sana ne dost ne de yardımcı olacaktır”.[3]
Kur’an yine birçok vesileyle ilmî faaliyeti teşvik etmiş ve ilim adamlarının değerini vurgulamıştır. Şu ayetler dikkat çekici: 1) “Size ‘Artık oturduğunuz yerden kalkın, dağılın!’ dendiği zaman da kalkıp dağılıverin ki Allah, içinizden gerçekten iman etmiş olanların makamını bir derece ve imanla birlikte kendilerine ilim de verilmiş olanların makamlarını ise derecelerle yükseltsin”[4]; 2) “Eğer bilmiyorsanız bilenlere sorun.”[5] Bu iki ayet de ilim adamlarının değerini açıkça ortaya koymaktadır.
3) Müfessir Zemahşerî, ilk nazil olan surelerden olan Alak (İkra’) Suresinin ilk ayetlerini tefsir ederken şöyle der: “Allah insanlara bilmediklerini öğretmiş ve onlara en değerli şeyi, yazı nimetini ihsan etmiştir. Böylece onları cehalet karanlığından ilim aydınlığına çıkarmıştır. Bu durum, Allah’ın rahmaniyetini ve rahimiyetini belirgin şekilde gösterir. Eğer yazı olmasaydı ilimden ve ilmin insandan insana aktarılmasından söz etmek imkânsız olurdu.”[6]
4) Hz. Peygamber’in (sav) ilmi övmesi ve teşvik etmesiyle ilgili birçok hadis-i şerîf vardır.[7] Âlimleri peygamberlerin vârisleri olarak gösteren şu hadis onlardan birisidir: “Kuşkusuz âlimler Peygamberlerin varisleridir. Peygamberler arkalarında miras olarak para değil ancak ilim bırakırlar.” [8] Bu hadis hem bilginin değerine hem de ilim adamlarının, bilgilerini insanlığın hayrına kullanmakla sorumlu olduklarına işaret eder.
Bununla beraber, ilim bizâtihi bir değer olsa da, hem Kur’an’da hem birçok hadiste ilmin amelle bütünleşmesi gerektiğine vurgu yapılmıştır. Allah, (إِنَّمَا يَخْشَى اللَّهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاءُ) “Gerçek şu ki, kulları içinde ancak âlimler, Allah’tan gerektiği gibi korkarlar”[9] buyurarak, âlimlerin Allah’ı tanımada, marifet ikliminde ve O’na itaat etmede çok önde olduklarını ifade ediyor. Ancak bu ayetin, “Ey âlimler, neden hakkıyla Allah’tan korkmuyorsunuz?” şeklinde işarî bir uyarı da barındırıyor
5) Diğer taraftan, konuyla ilgili olarak Kur’an-ı Kerim şöyle buyuruyor: “Ey iman edenler! Niçin yapmayacağınız şeyleri söylüyorsunuz?”[10] Hz. Peygamber (sav) de şöyle buyuruyor: "Kim kendisinde Allah'ın rızası aranan bir ilmi sadece dünyalığa sahip olmak için öğrenirse, o kimse kıyamet gününde cennetin kokusunu bile duyamaz."[11] Şu halde davranış ve uygulama anlamında olumlu sonuçlar doğurmayan veya kötülüklere alet edilen bilgi, kıymeti bilinmemiş ve şükrü eda edilmemiş bir nimet olup ayrıca büyük sorumluluk gerektirir. Nitekim bir hadiste, sadece basit dünyevî emellere ulaşmayı amaçlayan ve bu suretle bilgisini kötüye kullananlar (اَلْعُلَمَاءُ السُوءْ) “erdemsiz bilginler” diye anılmıştır.[12] Bediüzzaman On Sekizinci Lem’a’da ulemâü’s-sû için şu tespitleri yapar: “Ahirzamanın fena adamları bir kısım ulemâü’s-sûdur ki, hırs sebebiyle bâtınlarını haramla doldurmak için bid’alara yardım eden ve fetva verenlerdir.”
6) İslam’ın başlangıcında okuma-yazma bilenlerin sayısı az olduğu için Resûlüllah (sav) yazı bilenleri vahiy kâtipliğine tayin etmiştir. Ancak kâtip sıkıntısı devam ediyordu. Bu sıkıntıyı gidermek için özellikle Bedir savaşından sonra Müslümanlara okuma-yazmayı öğretme işini, esir alınan müşriklere vermiştir. Bedir’de esir alınan müşrikler birçok Müslümana okuma-yazma öğretmişlerdi.
Hz. Peygamberi diğer peygamberlerden ayıran en önemli özelliklerden birisi de ilme ve irfana verdiği değerdir. İlmi teşvik eden ve ilim adamlarına değer atfeden çok sayıda hadis vardır. Bu sebeple asr-ı saadette, İslam’ın başkenti olan Medine-i Münevvere, yalnız Arap liderler için değil dışarıdan gelen araştırmacılar için de cazip bir merkezdi. Medine’yi cazip kılan orada kurulmuş bulunan fabrikalar veya teknik cihazlar değildi elbet. Evet, ilme ve ilim adamlarına düşman olan ve cehalet karanlığında boğulmakta olan bir dünyada, Medine’de ilme ve ilim adamlarına saygıdan söz ediliyordu; orada yeni bir ufuk açılmıştı. Zaten “Medine-i Münevvere” ismi de ilmî aydınlanmayı ifade eder. Bu konuda oldukça dikkat çekici rivayetler de vardır.
7) Bir gün Ebû Hüreyre (ra) Medine çarşısından geçerken sokaklarda ve gölgeliklerde boş oturanları gördü. Onlara latif bir tarizde bulundu ve: “Siz neden burada boş boş oturuyorsunuz, Mescitte dağıtılan Resûlüllah’ın mirasından pay almaya gitsenize” dedi. Bu sözü duyan gençler Mescid-i nebeviye doğru koştular. Fakat bir müddet sonra geri döndüler ve Ebû Hüreyre’ye, “Biz mescitte miras taksimi filan görmedik, sen neden böyle bir şey söyledin?” dediler. Ebû Hüreyre, “Peki mescitte kimse yok muydu?” dedi. Onlar, “Bazı adamlar vardı, kimisi namaz kılıyor, kimisi Kur’an okuyor, kimisi de halka olmuş ilim öğreniyorlardı” dediler. Ebû Hüreyre, “Yazıklar olsun size… İşte Muhammed’in (sav) mirası dinar ve dirhem değil, ilimdir; siz gidin o ilim halkalarında oturun” dedi.[13]
8) Bediüzzaman’ın ifadesiyle “kâinatın hilkatindeki Makâsıd-ı İlahiyyeyi bilen ve bildiren” Resûl-i Ekrem (sav) ilmin değerini o kadar yüceltmiştir ki, sadece Müslümanlar değil diğer insanlar da ilim öğrenmeye ve ilim adamlarına saygılı olmaya yönelmişler. Bir hadisinde şöyle buyuruyor: “Dünya ve onun içinde olan şeyler değersizdir. Sadece Allah'ı zikretmek ve O'na yaklaştıran şeylerle, ilim öğreten âlim ve öğrenmek isteyen öğrenci bundan müstesnadır."[14] Yine buyurdu ki: "İlim tahsil etmek için yolculuğa çıkan kimse, evine dönünceye kadar Allah yolundadır."[15]
İşte Fahr-i kâinatın (sav) bu buyruklarını duyan Acemler, Yunanlılar, Suriyeliler, Iraklılar ve Kuzey Afrika’dan gelen rengârenk insanlar Medine’de ve diğer İslam başkentlerinde oluşturulan ilim meclislerine koşuyor, sahabenin çocuklarından ve torunlarından ders almak ve ilim öğrenmek için gece gündüz Mescid-i nebevide ilim halkalarında oturuyorlardı.
[1] Zümer, 39/9.
[2] Ragğıb el-Isfahânî, Müfredâtü’l-Kur’an, (العلم) maddesi.
[3] Bakara, 2/120.
[4] Mücadele, 58/11.
[5] Nahl, 16/43.
[6] Zemahşerî, el-Keşşaf, 6/404; Riyâd, M. 1998.
[7] Tirmizî, İlim, 19.
[8] Buharî, İlim, 10.
[9] Fatır, 35/28.
[10] Saf, 61/2.
[11] Ebû Davûd, İlim, 12.
[12] Darimî, Mukaddime, 29, 34. [İslâm’da ilmin yeri ve Müslümanların bilime katkıları konusunda bilgi için bkz. Kur’an Yolu Tefsiri, Zümer Suresi, 9. Ayet.]
[13] Taberânî, el-Evsat, Hadis No: 1429.
[14] Tirmizî, Zühd, 14.
[15] Tirmizî, İlim, 2.
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.