Erdem AKÇA

Erdem AKÇA

Miras Hukuku Sahasında

A+A-

Hukuk adına yapılan zulümler-3

İnsanın ömrü boyunca “Eşya Hukuku” devrede iken hayatı sona erdiği zaman “Miras Hukuku” devreye girer. Bu noktada mûrisin mirasının vârislere nasıl ve hangi esaslar üzerine taksim edileceği söz konusu olmaktadır. Türkiye’de şu an geçerli olan Miras Hukuku, 17 Şubat 1926'da İsviçre Medeni Kanunu örnek alınarak hazırlanan Medeni Kanun’un bir bölümüdür. İlgili kanunda bir miras “Kan Hısımları” ve “Sağ Kalan Eş” şeklinde bir ayrımla şu şekilde bir taksime tabi tutulmaktadır:

A. Kan hısımları

I. Altsoy

Madde 495- Miras bırakanın birinci derece mirasçıları, onun altsoyudur. Çocuklar, eşit olarak mirasçıdırlar. Miras bırakandan önce ölmüş olan çocukların yerini, her derecede halefiyet yoluyla kendi altsoyları alır.

II. Ana ve baba

Madde 496- Altsoyu bulunmayan miras bırakanın mirasçıları, ana ve babasıdır. Bunlar eşit olarak mirasçıdırlar. Miras bırakandan önce ölmüş olan ana ve babanın yerlerini, her derecede halefiyet yoluyla kendi altsoyları alır. Bir tarafta hiç mirasçı bulunmadığı takdirde, bütün miras diğer taraftaki mirasçılara kalır.

B. Sağ kalan eş

Madde 499- Sağ kalan eş, birlikte bulunduğu zümreye göre miras bırakana aşağıdaki oranlarda mirasçı olur:

1. Miras bırakanın altsoyu (çocuklarıyla) ile birlikte mirasçı olursa, mirasın dörtte biri (1/4),

2. Miras bırakanın ana ve baba zümresi ile birlikte mirasçı olursa, mirasın yarısı (1/2),

3. Miras bırakanın büyük ana ve büyük babaları ve onların çocukları ile birlikte mirasçı olursa, mirasın dörtte üçü (3/4), bunlar da yoksa mirasın tamamı (4/4) eşe kalır.

Kanun maddelerine dikkat edilirse bir kişi vefat ettiğinde eğer bir çocuğu varsa ve eşi hayatta ise, ölen kişinin anne-babası hayatta ise ölenin anne-babası evladının mirasından tek bir kuruş dahi alamamaktadır. Bu durumda faraza eşini sevmediği halde çocuğunun hatırına yıllarca eşine sabreden zengin bir kişinin mirasının ¼’ü eşine verilip ¾’ü oğlu veya kızına verilirken, anne-babasının evladının mirasından istifadesi torunlarının merhamet ve şefkatine bırakılmıştır. Günümüz Türkiye şartlarının verdiği materyalist, hedonist ve bencil eğitim göz önüne alındığında böyle bir torunun dede ve ninesine gerekli merhameti göstermesi çoğu durumda gerçekleşmemektedir. Ayrıca kişinin dul eşi, başka birisiyle evlendiğinde eski eşinin ¼ mirasını da alıp gitmektedir. Bu durum akrabalık ilişkileri açısından facialar doğuran bir durumu ortaya çıkarmaktadır.

Kanunun diğer maddesine bakıldığında kız ve erkek çocuklar arasında mirasta eşit pay sahibi olma gibi bir durum öngörülmektedir. Aile hayatı, kadın ve erkek arasında iş bölümüne dayandığı; neslin devamı evlilikle esas olduğu; doğacak çocukların en büyük ihtiyacı anne sevgisi ve ilgisi olduğu; bu sevgi ve ilgiden mahrum kalan nesiller sonsuz bir boşluk ve yetimlik hissi içinde büyüyüp sosyal hayatta ve kâinatta tutunamadıkları insanlık dünyasının milyarlarca tecrübesiyle sabittir. Bu çerçevede beşerî kanunlara dayanan toplumsal yapılı devletlerin çoğunda dahi kadın, ailede iç işleri bakanı olarak, erkek ise dış işlerinden sorumlu bir bakan olarak faaliyet gösterir. Kadın, sosyal hayatta iş olarak görev almaz. Ailenin ekonomik yükü erkeğin omuzlarındadır. Ailenin sosyal hayattaki yüzü, “baba” dır. Kadın ise ailenin “ahlakî” ve “içsel” yüzüdür. Bu çerçevede kızlar genellikle bir erkekle evlenerek geçim yükünü, eşine yüklerler. Erkek ise, bir kızla evlenerek geçim derdine yeni bir dert ekler. Bu noktada beşerî hukukun uygulaması kız ve erkeği mirasta eşit tutmakla, erkek çocuğa karşı bir zulümdür. Bunun neticesinde kız ve erkek kardeşler arasında miras kavgası yüzünden cinayetlere varacak durumlarla zaman zaman karşılaşılması, kardeşler arasında miras yüzünden birleşmeyecek ayrılıkların ortaya çıktığı bir realitedir. Çünkü erkek fıtratı, kız kardeşinin onu mağdur edecek şekilde baba ve annesinin mirasının yarısını alıp yabancı bir erkeğe götürdüğü şeklinde bir algıya kapılmaktadır.

Semavi hukuk ise, insan fıtratını kuşatan bir ilim ve hikmetten geldiği için herkese hak ettiği kadarını vererek adaleti sergiler. Semavi hukukta adalet, sadece suç işlendiği durumda eşitliği savunur. Fakat miras ve benzeri durumlarda insanın kişisel veya sosyal boyutlarıyla hak ettiği kadarını ona vermekle adaleti ortaya koyar. Bu çerçevede semavi hukuka baktığımızda kişinin altsoyu ve eşi hayatta dahi olsa vefat edenin anne-babası hayatta ise mutlaka anne-babasının her birine ya doğrudan 1/6 hisse ayırır veyahut çocukların hisselerinden arta kalan miktardan 1/6 hisse ayırır. Miras taksiminden bahseden Nisa suresindeki 11. Âyetin üslubu her iki ihtimale de izin vermektedir. Fakat kesin olan şudur: Mûrisin mirasından yaşlı ve muhtaç anne-babası asla mahrum edilmemektedir. İlgili âyetin sonunda Allah kendini Alîm ve Hakîm olarak tanıtır. Böyle bir taksimatın ilim ve hikmetin ta kendisi olduğunu vurgular.

Semavi hukuk kız ve erkek çocuklar arasında miras taksiminde, erkek için 2 hisse, kız çocuk için 1 hisse taksim eder. Bu şekilde evlenmekle, eşinin ekonomik külfetini de sırtlanan erkek çocuğa İlahi merhameti sergiler. Semavi hukuk kıza 1 hisse vermekle, beşerî hukukun yaptığı gibi kardeşiyle eşit pay vermemekle, kardeşinin düşmanlığıyla onu yüzleştirmez. Bilakis kardeş veya ağabeyinin şefkatli nazarını ve ilgisini ömür boyu kız evlada kazandırır. Semavi hukukun uygulandığı hiçbir toplumda kız ve erkek kardeşler arasında mirastaki bu oranlar dolayısıyla kavgalar ve ayrılıklar ortaya çıkmaması semavi hukukun mu’cize ve beşeri hukukun âcize olduğunu gözlere göstermektedir.

Semavi hukuk bu şekilde miras taksimi yaparak, akraba ilişkilerini fıtrata uygun bir akışa kavuşturduğu gibi sosyal barışı da temin eder.

Ceza Hukuku Sahasında

Sosyal hayat ilişkilerinin ve beşerin kendisine sınır koyulmamış aklî, gadabî ve şehevî kuvvetlerinin zaruri bir neticesi olarak çeşit çeşit suçlar toplum hayatında zuhur etmektedir. Beşerî veya semavi hukuk her bir suça işlendiği şartlara göre belirli bir ceza öngörmüştür. Türk Ceza Kanunu 1926 yılında, 1889 tarihli İtalyan Zanardelli Yasası esas alınarak hazırlanarak TBMM'de kabul edilen yeni ceza kanunudur.

Ceza Hukuku’nun temel bir sahası “af” lardır. Af konusu Ceza Hukuku’nda “Genel ve Özel Af” başlıkları altında şu şekilde işler ve yetkili makamı belirler:

Anayasa’nın 87. Maddesi Genel ve Özel Af konusunda yetkili makamı şöyle belirler:

Türkiye Büyük Millet Meclisinin görev ve yetkileri, kanun koymak, değiştirmek ve kaldırmak; bütçe ve kesin hesap kanun tekliflerini görüşmek ve kabul etmek; para basılmasına ve savaş ilânına karar vermek; milletlerarası andlaşmaların onaylanmasını uygun bulmak, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının beşte üç çoğunluğunun kararı ile genel ve özel af ilânına karar vermek ve Anayasanın diğer maddelerinde öngörülen yetkileri kullanmak ve görevleri yerine getirmektir.

5237 sayılı Türk Ceza Hukuku’nda “Af” konusu şu şekilde düzenlenmiştir.

Af

Madde 65- (1) Genel af halinde, kamu davası düşer, hükmolunan cezalar bütün neticeleri ile birlikte ortadan kalkar. (2) Özel af ile hapis cezasını infaz kurumunda çektirir.

Özel af konusunda yetkili merci Anayasa’da şöyle belirtilir:

Cumhurbaşkanı, sürekli hastalık, sakatlık ve kocama sebebi ile belirli kişilerin cezalarını hafifletmek veya kaldırmak üzere özel af çıkarma yetkisine sahiptir (Anayasa m.104).

Genel ve özel af kapsamına girmeyecek suç ise Anayasa’da şöyle belirtilir:

Sadece orman suçları için genel ve özel af çıkarılamaz. Ormanları yakmak, ormanı yok etmek veya daraltmak amacıyla işlenen suçlar genel ve özel af kapsamına alınamaz (Anayasa m.169).

Dikkat edilirse bir kişi başka bir kişiyi öldürmüş, malını çalmış, ırzına geçmiş dahi olsa yaşlanmış, hastalıklı ve sakat bir hale düşmüşse Cumhurbaşkanı onun hakkında özel bir af çıkarabilmektedir. Aynı şekilde meclis dahi bu tarz kişilere karşı işlenmiş suçlara ve cürümlere dair üye sayısının 3/5 çoğunluğu sağlanmak kaydıyla genel bir af çıkarabilmektedir. Ki cumhuriyet tarihi boyunca çıkarılan genel ve özel çok sayıda af bu yetkinin kullanıldığının göstergesidir. Hapishaneler, cürüm işleyen için, hakikatte bir ıslahhane olmak için inşa edilir. Aksi takdirde toplum hayatına zararlı yırtıcı bir hayvanı belirli bir süre bir yere kapatıp zincire bağlayıp sonra tekrar salmak gibi bir durum oluşur. Suçlar farklı olsa da verilen cezaların tarzının aynı olması ve verilen hapis tutma şeklindeki cezanın mücrimler açısından caydırıcı hiçbir yönünün bulunmaması hapishanenin bir ıslahhane olmaktan çıkmasına sebep olmuştur. Hapse düşen mahkumların bir kısmının hapishane içinde de mahkumlara karşı cürümler işlemesi, hapisten süresi dolunca veya genel ve özel af ile çıkarılan kişilerin aynı suçu tekrar işlemeleri veya benzeri suçlarla tekrar mahkum olacak hale gelmeleri gösterir ki Türk Ceza Hukuku’nun sergilediği sistem suçları engellemekte âcizdir.

Ayrıca hukuken sabit olduğu üzere bir konuda hakkı çiğnenen bir kişi, kendisini mağdur edeni bağışladığı ve hakkında davacı olmadığında kişi hakkında, “kamu davası” açılması durumu dışında, devletçe bir dava açılmamaktadır. Eğer kişi davacı olursa, davalıya devlet kamu davası da isterse açabilir, isterse yalnızca davacının başvurusuyla tek bir dava açılabilir. Dava sürecinin belli bir safhasında davacı tekrar davadan vazgeçebilme hakkında sahiptir. Dava süreci tamamlanırsa ve davalı kişi suçunun neticesine mahkumiyet alırsa, elbette ve elbette davacının rızası alınmadan o kişinin affedilmemesi zorunludur. Çünkü o kişi hakikatte devletin değil, mağdur vatandaşın gasbedilen hakkının mahpusudur. Elbette mahkum kişinin affında etki ve yetki sahibi dava başlamadan önce ve dava sürecinde mağdur kişi olduğu gibi, davalının mahkumiyet sürecinde de etki ve yetki yine mağdur kişide olmalıdır. Devlet sadece kamu davası açtığı durumlarla ilgili mahkumiyetler konusunda af çıkarabilir.

Devlet, kendisinin rejimine, sistemine karşı işlenen darbe, terör gibi suçları Ağır Ceza Mahkemeleri ve eski Devlet Güvenlik Mahkemeleri gibi yüksek mahkemelerde yargılayıp müebbed hapis veya ağırlaştırılmış müebbed hapisle cezalandırıp asla affetmediği halde kendisinin mağdur olmadığı bir davada, mağdurun iradesinin aleyhine karar vererek davalıyı affetmesi hukuki manada tam bir faciadır. Meclis, hukuken halkın iradesinin temsilcisi olduğu halde, mağdur halkın iradesi kendisine karşı gadrda bulunan zâlimlerin hapsi ve cezalandırılması ve asla affedilmemesi iken Meclis’in çeşitli siyasi gerekçelerle 3/5 çoğunlukta oylama yaparak davalıları affetmesi zulüm üstüne bir zulümdür. Mağdur halkın mağduriyetini katmerlendiren bir hukuk faciasıdır. Meclis, genel af çıkardıklarını ve yakınlarını vatandaşı sayarken, o mahkumların mağdur etti kişileri ve yakınlarını vatandaşlıktan dışlamışçasına bir tavır sergilemekle meclisin mahiyetine, hukukun aleyhine bir durum sergileyerek tam bir çelişki içine düşüyor. Hukuken Meclis’in af çıkarabileceği tek suçlu grubu terör eylemleri yapan, devletin birlik ve bütünlüğü aleyhine faaliyetlerde bulunan kişiler grubu ile kamu davası açtığı vatandaşlardır. Cumhurbaşkanının özel af çıkarabileceği suçlu kişiler ise sadece kendisine karşı suç işleyen kişilerdir. Ne devlete karşı suç işleyenler için, ne de vatandaşlar arasındaki mağduriyetlere dair verilmiş mahkumiyetler hakkında özel af çıkartabilir.

Semavi hukuk, suçları ikiye ayırır: Şahıs suçları ve Devlet Suçları. Devlete ve kamuya karşı işlenen suçlara “bağy” adını verir.[1] Cezasını ona göre tayin eder. İnsanlar arası suçları ise İlâhî hukukun ön gördüğü şekilde suça göre caydırıcılık taşımak kaydıyla cezalandırır. Âciz beşerî sistem gibi farklı suçlara aynı cezayı vermez. Ticaret veya memuriyet yaparak alın teriyle helal kazanmaktan kaçınarak, insanların bin bir emekle elde ettiği ve biriktirdiği mallarına el uzatanların (kadın veya erkek) gerekli şartları taşımak kaydıyla “elini keser.” Bu şekilde diğer hırsızlık niyeti taşıyan ellerin haksız şekilde başka insanların mallarına uzanmasına dair niyetlerini kökünden keser. Aynı şekilde hiçbir insanın yaşama hakkını ve canlılığını diğer bir insanınkinden üstün tutmaz. “Cana can, dişe diş, göze göz” şeklinde tam manasıyla âdil bir kısas sistemi getirir. Karısını 23 yerinden bıçaklayarak yaralayan bir kocaya aynı şekilde 23 yerinde bıçaklanma cezası verir. Zina, sarhoşluk gibi diğer suçlara ise onlara has cezalar tayin ettiği gibi zinada olduğu üzere “4 şahidin şahitliğinde bir cürm-ü meşhud olmak gibi” kıstaslar da koyarak gelişi güzel ithamların kapılarını da kapar. Cinayet vakasında olduğu gibi af yetkisini, devlete değil sadece mağdur olan kişiye veya yakınlarına tanır. Maktulün yakınlarına ya kısas, ya diyet veya külliyen af şeklinde 3 şık sunar. Mağdurlar bu şekilde hür iradeleriyle mahkumun yargılanmasında önemli rol oynarlar. Devlet ise bu yargılamada alınan kararın infaz mercii olur. Devlet asla böyle bir cinayet sorumlusunu bağışlama yetkisine sahip değildir. Semavi hukukta devlet, anayasası olan Kur’anın açık hükümlerine göre sosyal düzeni bozacak şekilde suç işleyen her türlü suçluyu (zina, hırsızlık, katl suçu gibi), Kur’an ve Sünnet prensipleri dahilinde yargılar ve suç sabit olduğunda İlâhî hükmü infaz eder. Her bir suça dair verilen cezalardaki caydırıcılık, hukuk sisteminin aradığı hakiki caydırıcılık olduğundan Hz. Peygamber döneminde kurulan semavi devlette işlenen suçlar ve verilen cezalar çok çok az olarak gerçekleşmiştir.

Semavi hukukun caydırıcı hükümleriyle sağladığı sosyal düzen, barış ve akışa mukabil beşerî hukukun bütün suçlara yönelik verdiği ortak hapis hükmünün suçları engellemekte veya azaltmakta ve mahkumları ıslah etmekte âciz düşen yapısı göstermektedir ki semavi hukuk, ceza hukuku konusunda mu’cizedir, fıtratın dilidir ve asla alternatifi yoktur.

[1] Hucurat suresi, 9.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
1 Yorum