Elif GÜNEŞTEKİN
Vahdetten Hidayete muhatablığa açılan yol
Kâinata dikkatle bakıldığında, onun başıboş bir manzara olmadığı hissi kendiliğinden doğar.
Her şey, sanki kendisi hakkında sorulmayı ister gibidir.
Çünkü görünen intizam, tesadüfle açıklanamaz; devam eden fiiller de sahipsiz kalmaz.
Bu bakışla sorular derinleştikçe, insan fark eder ki her şeyden sormakla bir muhataplık doğar.
Zira her şey, cevabını içinde taşıyan bir dil ile konuşmaktadır.
Daha yakından bakıldığında ise şu anlaşılır:
Vahdet, dağınık görüneni toplar, karışık görüneni sadeleştirir. Sebeplerin ardında hissedilen tek bir iradeyi görünür kılar.
Bu sebeple soruya buradan başlamak gerekir:
Vahdet Nedir, Ne Değildir?
Vahdet nedir?
Vahdet; her şeyin bir defa yapılmış olması değildir.
Sadece başlangıcı açıklayan bir fikir de değildir.
Vahdet, birliğin her an korunması, düzenin kesintisiz devam etmesi, fillerin aynı hikmetle sürmesidir.
Yani vahdet, her şeye “yaratıldı” demekle kalmaz; yaratılanların her an idare edildiğini de ilan eder.
Peki vahdet ne değildir?
Vahdet: sebeplerin bağımsız çalışması, tabiatın kendi kendine işlemesi, kanunların sahipsizliği değildir.
Çünkü kanun varsa, onu koyan, işleten ve maksada yönelten bir irade de vardır.
Cevap nereden geliyor?
Burada dikkat edilmesi gereken çok mühim bir noktaya nazar edelim...
Sorduklarıma ben cevab veriyorum; lakin aslında cevabı ben üretmiyorum.
Cevap, eşyanın kendisinde zaten mevcut.
Ben sadece cevabı okuyorum.
Çünkü: toprak konuşuyor, düzen konuşuyor, devam eden fiiller konuşuyor, bozulmayan mizan konuşuyor.
Vahdet, işte bu konuşmaların tek tercümesidir.
Başlangıç neden soruyla geldi?
Çünkü vahdet, hazır bilgiyle değil, soruyla açılan bir kapıdır.
“Nedir?” diye sorduğumuzda akıl harekete geçer, nazar dağınıklıktan kurtulur, keyfiyet ehemmiyet kesbeder.
Ve insan şunu fark eder: aynı düzen, aynı tarz, aynı hikmet tesadüf olamaz.
Bu cihetle; Vahdet, bir cevaptan önce bir bakış açısıdır.
Her şeye ayrı ayrı bakmaktan kurtarıp, hepsini aynı iradenin eseri olarak görmeyi öğretir.
Ve insan anlar ki: her şeyden Hâlıkını sormak mümkündür; çünkü her şey, aynı cevabı verecektir.
O vakit vahdeti keşfe çıkalım.
Evet vahdeti gösteren hakikatler Ayet-ül Kübranın ikinci makamının ikinci babında isbat edilmiştir.
Biz de, bu hakikatlere fikren yolculuk edelim.
Üstadımın bu mehazında şöyle ifade ediyor:
“Dünyaya iman için gönderilen ve bütün kâinatta fikren seyahat eden ve herşeyden Hâlıkını soran ve her yerde Rabbini arayan ve hakkalyakîn derecesinde İlahını vücub-u vücud noktasında bulan dünya misafiri, kendi aklına dedi ki: Gel, Vâcib-ül Vücud Hâlıkımızın vahdet bürhanlarını temaşa için yine beraber bir seyahata gideceğiz.” (Şualar 150.sh - Risale-i Nur)
Her şeyden Hâlıkını sormak, insanı kâinatla yüz yüze getirir; her yerde Rabbini aramak ise, onu perdelerle çevrili bir huzura sevk eder.
Birincisinde muhataplık, ikincisinde ise gizli bir yakınlık hissi hâkimdir.
Başka bir ifadeyle; Sormak, karşıda bir Muhatap bulunduğunu hissettirir; aramak ise, her yerde hazır ve nazır olduğu hâlde hikmetle gizlenen bir Rab tasavvurunu doğurur.”
Vahdet, sadece başlangıcı açıklamaz. Vahdet, devamı, idareyi, sürekliliği ispat eder.
Bu ânı idare eden bir irade var.
Bu düzen kesintisiz olmakla beraber bu fiiller devam ediyor.
Dolayısıyla yön; ileriye, yani ebed istikametine dönüyor.
Bu yüzden “Rabbimiz” kelimesi zımnen hissediliyor. Terbiye eden, devamlılıkla tasarruf eden...
Herşeyden Hâlıkımızı sorduğumuzda, akıl ezel cihetine yönelir; varlığın mebdeini arar.
Neden akıl ezel cihetine yönelir?
Çünkü Hâlık, yaratan, icad eden dir. İcad ise yokluktan-hiçlikten varlığa çıkarmayı, imkândan vücuda geçirmeyi ifade eder.
Bu da aklı ister istemez şuraya götürür: Bu varlık ne zaman başladı?
Başlamadan önce ne vardı?
Bu başlangıcı mümkün kılan nedir?
Bu soruların hepsi ezel cihetine bakar. Dolayısıyla: Hâlık ismi mebde, Rab ismi devamı iktiza eder.
“Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan, hadsiz kesret içinde tezahür eden vâhidiyeti gösterirken, akılları boğmamak için o vâhidiyet içinde daima ehadiyet cilvesini nazara verir.” Sözler
Çünkü akıl, küllî olanı bir anda kuşatamaz; fakat cüz’î bir misal üzerinden hakikate ulaşabilir.
Bu sebeple insan, her şeyden Hâlık’ını sorduğunda, akıl kesret içinde kaybolmaz; ehadiyet penceresinden bakarak ezel cihetine yönelir ve varlığın mebdeini arar.
Vahdet ise, bu iki cihetin aynı iradeden çıktığını gösterir.
Fen, varlığın nasıl işlediğini açıklamada derinleştikçe, başlangıç meselesinde kendi alan sınırına dayanır.
Bu noktada akıl, sebep zincirini geriye doğru takip eder ve bu zincirin kendi kendine var olamayacağını fark eder.
Böylece, varlığı mümkün kılan ezelî ve vacib bir Hâlıkı tanımakla imanı inkişaf eder. Hakiki tevhid ile ilmi genişler.
Vahdet bürhanları ise, yalnızca başlangıcı değil, devam eden rububiyeti gösterir; böylece nazar ebed istikametine çevrilir.”
“Hâlık ismi, varoluşun başlangıcını; Rab ismi ise, varoluşun sürekliliğini ilan eder.”
Buna fenni bir izah ile devam edelim...
Toprağın mineral yapısı, kimyevî terkibi, element dengesi bir ilk tahsis, bir ilk tercih ister.
Hangi element nerede olacak, hangi oranlar hayatı taşıyacak?
Bu safha, doğrudan Hâlık ismini gösterir.
Çünkü burada “neden var?” ve “nasıl var oldu?” soruları öne çıkar.
Lakin daha hayret verici bir hakikat şudur; Toprak her bahar yeniden çalışır. Aynı topraktan: buğday çıkar, üzüm çıkar, gül çıkar, zehirli ot da çıkar, şifa da…
Toprak: ayırt etmez ama yanlış da yapmaz. Bilmez ama hata da etmez.
Bu noktada mesele icad ile birlikte devamlılığında da, idare etmektir.
Topraktaki; mikroorganizmaların faaliyeti, köklerin seçici emilimi, azot döngüsü, karbon dengesi hep devam eden bir rubûbiyetin işaretidir.
Böylece insan, yalnızca yaratılmış bir âlemde değil; her an terbiye edilen bir âlemde yaşadığını fark eder.
Hâlık’ımızı, her şeyin icadının O’na ait olmasıyla tanırız.
Toprağın ilk terkibi, element dengesi ve hayatı taşıyan yapısı bir ilk yaratmayı ve ilk tahsisi gösterir.
Rabbimizi ise, toprağın her an çalıştırılmasıyla biliriz.
Zira toprak, yaratılıp kendi hâline bırakılmış bir madde değildir; bilakis her an faal kılınan bir sistemdir.
Hâlık’ımızın aynı zamanda Rabbimiz olarak her anki tasarruflarına şahit olmaktayız.
Bu da, Hâlık’ımızı Rabbimiz olarak tanımamıza vesile olur.
Bu hakikatlerin insanı farklı izahlara sevk etmesi, Ehadiyetinin tecellisidir. Zira her hakikat, kendi içinde başka hakikatlere kapı açar. Ehadiyet, bu kapıları çoğaltmak için değil; nazarı dağılmadan derinleştirmek için tecellî eder.
Bu çerçevede vahdet, aklı eğitir; kesret içinde düzeni ve sürekliliği göstererek ilme kapı açar. Akıl bu safhada bakmayı ve öğrenmeyi ihtiyar eder. Ehadiyet ise kalbi doğrudan muhatap kılar. Artık bilgi, yalnızca bilmek olarak kalmaz; kalbin iradesiyle tasdike yönelir.
İşte bu noktada insanda bir yöneliş meydana gelir. Mesele görmekten öteye geçer; insan yüzünü nereye çevireceğini fark eder. Bu yöneliş, insanın kendi fiilidir. Zira iman zorla yerleşmez; kalbin iradesiyle talep edilir.
Hidayet ise, bu yönelişin neticesinde ihsan edilen ilahî bir lütuftur. Akıl vahdetle hazırlanır, kalp ehadiyetle açılır; hidayet bu zeminde tecellî eder.
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.