Kadir AYTAR
Ümitsizliğin Belini Kırıp Başını Parçalayacağız
Ümitsizlik, insanın kendisini, hayatı anlamlı ve değerli kılacak her şeyin uzağında hissetmesi ve hiç bir şey yapamayacağına inanması, bir beklentisinin olmaması ve Allah’ın rahmetinden ümidini kesmesi durumudur.
Ümidin ana besin kaynağı imandır. İmanı zaafa uğrayanların ümitleri de zaafa uğrar, yaşama sevinçleri azalır, gayret ve şevkleri kırılır. Bu durumun topluma sirayet etmesi sonucunda da her türlü sefalet ve mağlubiyetler kâbus gibi çöker.
Ümidi kıran sebepler oldukça çoktur ama ana sebep; toplumdaki manevi değerlerin, özellikle de ahlakın çöküşüdür diyebiliriz.
Ailede ve okullarda eğitim yoluyla ciddi olarak aktarılamayan manevi değerlerin boşluğunu, yalan yanlış başka cazip şeyler doldurur dolayısı ile kaçınılmaz olarak toplumun yapısı zayıflar, olumsuz inanç ve akımların istilalarına uğrar.
Manevi değerlerden yoksun olarak yetişen insanlar, bu istilalar sonucunda, kendilerini dünya sahrasında garip, kimsesiz, başıboş ve vahşet içinde hissetmelerine sebep olur.
İslam dini ve Peygamberlik müessesesi, insanları bu korkunç durumdan kurtarmak için kurulmuş; bu hayatın geçici bir imtihandan ibaret olduğunu, ebedi bir hayat verileceğini, dünyadaki haksızlıkların karşılığının, gerçek bir adalet terazisiyle tartılarak alınacağını müjdelemiştir.
Allah’ın varlığına ve birliğine, Allah’ın elçilerine, öldükten sonra hayatın ve adaletin olacağına inanmayan kimsenin ümidi de olmaz, ibadeti ve itaati de olmaz.
İnsanın en büyük arzusu, ebedi bir saadete mazhar olmaktır. Cenab-ı Hak hem peygamberler, hem de bütün semavi suhuf ve kitaplarla bu arzuyu tatmin edecek vaadlerde bulunmuş ve insanın geleceğini aydınlatarak ümit vermiş, “Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin” (Zümer 53) ayeti ile de kesin olarak emretmiştir.
Bu imtihan meydanında semavi emirleri dinlemeyen, kendi nefis ve hevalarına göre hareket eden birçok zalimin eliyle canından olan, zulüm gören, mağduriyet yaşayan ve haksızlığa uğrayan mazlumların, bu dünyada alamadıkları haklarının mutlak bir adaletle ahirette alınacağına iman etmesi büyük bir teselli ve ümit kaynağıdır.
Diyanete itaat etmeyen, bütün şerlere ve dalaletlere yol açan, nemrutları, firavunları ve şeddatları yetiştiren; putperestlik, tabiatperestlik gibi dalalet fikirleriyle insanların çoğuna dünyayı yaşanmaz hale getiren felsefe, insanları ümitsizlik karanlığında boğmaktadır.
Nübüvvet ve diyanet silsilesini şiar edinen ve İ’lâ-yı Kelimetullah yolunda insanlara hizmet edip dünyayı yaşanır hale getirmek için zalimlerle ve küfürle mücadele eden millet ve devletler, medeniyetin zirvesine ulaşmışlardır. Manevi değerlerine bağlılık derecesinde de ömürleri uzun olmuştur.
Din-i Mübin-i İslamı yaymak, adalet ve hakkaniyeti muhtaç insanlara ulaştırmak gibi mefkûrelerini çeşitli sebeplerle kaybeden milletlerin ve devletlerin çöküşünü de kimse engelleyememiştir.
Devletleri içten içe çürüten ve yıkan, askeri ve ekonomik gücünün zayıflaması, iç isyanlar, askeri ve diplomatik mağlubiyetler gibi maddi sebeplerden öte, kendilerini ayakta tutacak manevi değerler, yüksek idealler ve mefkûrelerin göz ardı edilmesi, haksız uygulamalara yol verilmesi, kayırmacılık, rehavet, israf, rüşvet ve yolsuzluklara göz yumulmasıdır.
Osman Nuri Topbaş Osmanlının çöküşün asıl sebebini; Avrupa’nın sanayileşmesinin aşağılık duygusuna sebep olması, öğrencilerin kendi millet ve memleketlerini beğenmeyerek Osmanlı aleyhtarlığı yapmaları, gizli komitelerin düşmanca faaliyetleri, iktisâdî ve sınâî bakımdan geri kalmışlık gibi sebeplerin yanında, mânevî değerlerin ihmâli neticesinde güzel ahlâkın zaafa uğramış olmasına bağlamıştır. (https://www.islamveihsan.com/osmanli-imparatorlugunun-cokus-nedenleri.html) 12.03.2026
Bediüzzaman Said Nursi de hasta adam olarak vasıflandırılan Osmanlının parçalanması ve İslam milletlerinin esaret altına düşmeleri meselesine, tamamen İslami ve ahlaki açıdan yaklaşmış ve hastalıklarını altı madde halinde toplamıştır:
- İslam âleminin kalbine giren öldürücü kanser gibi ümitsizliğin/yeisin içimizde hayat bulup dirilmesi,
- Doğruluğun sosyal ve siyasi hayatta ölmesi,
- Düşmanlığın sevilmesi,
- Müslümanları birbirine bağlayan nuranî bağları bilinmemesi,
- Bulaşıcı hastalıklar gibi içimizde yayılan istibdat ve baskıcı tutumlar sergilenmesi,
- İnsanların bütün gayretlerini şahsi menfaatlerine sarf etmesidir.
Şüphesiz bu altı hastalık birbiriyle bağlantılıdır. Hepsi de birbirini tetikleyebilir ve birbirini sonuç verebilir.
Esas bizim konumuz olan İslam âleminin ümitsizliğe düşmesi ve ümidinin ölmesi sonucunda:
Yüksek ahlakımız çökmüş, nazarlar şahsi menfaatlere çevrilmiş, lakaytlık, tembellik ve nemelazımcılık ile iman ve İslam’a hizmet terk edilmiş, her türlü gelişmemize mani olmuş, bahane üreten insanları çoğaltmış, manevi kuvvetimiz kırılmış, zalim ecnebilere dört yüz seneden beri, üç yüz milyon Müslümanı esir etmiş, Batıdaki bir-iki milyonluk küçük bir devlet, Doğudaki yirmi milyon Müslümanı sömürgesi haline getirmiş.
Bediüzzaman, ümidimizin yeniden dirilmesi ve şifa bulması için:
- ”La taknatu min rahmetillah” “Rahmet-i İlâhiyeden ümidinizi kesmeyiniz.” (Zümer Sûresi, 39:53) kılıcıyla ümitsizliğin başını parçalayacağız ve kàtilimizden kısasımızı alıp öldüreceğiz.
- “Bir şey bütünüyle elde edilmezse, bütünüyle de terk edilmez.” Hadisinin hakikatiyle ümitsizliğin belini kıracağız.
Sonuç olarak; İslam milletlerinin arasına sokulan nifak ve şikakın, yüz yıldan fazla bir zaman sürecinde çektirdiği sıkıntı ve zulümlerin sona ermesi ancak ümitvar olmakla, ümmet kardeşliği, tesanüd ve ittifak ile olacaktır.
Bu da İnşaallah; yine Araplar ümitsizliği bırakıp, İslâmiyetin kahraman ordusu olan Türklerle hakikî bir tesânüd ve ittifak ile el ele verip Kur'ân'ın bayrağını dünyanın her tarafında ilân etmeleri ile olacaktır. (Hutbe-i Şamiye. s. 26-27)
Bugün İslam milletleri güven problemi yaşıyor. İslamın verdiği “doğruluğu” elimizden kaçırdığımızdan kimse kimseye güvenemiyor ve birbirlerine düşman nazarıyla bakıyor. İslamın yüksek ahlakını yansıtması gereken Müslümanlar, nefsani arzularının kölesi olmaya devam ediyor.
Eğitim sistemimizin bu hastalıkları nazara alınarak düzenlenmesi elzemdir. İnsanı ayakta tutan, güvenilir ve emin kılan manevi değerleridir. Asr-ı Saadetin kapılarını açan en önemli ahlak unsuru Peygamber Efendimizin (asm) emin oluşudur.
Biz emin olursak, düşmanın dahi ümidi oluruz.
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.