İlim Işığı Altında Sevr ve Hut Hadisi-2

Kur’an Kıssalarında Sevr Bahsi

Kur’an bütünden okunduğunda içe dönük karakterli şahsiyetler ile bir “Icl” (buzağı) bağlantısı olduğu görünüyor. Asırlarca Mısır’da köle yapılmış İsrailoğulları, Hz. Musa (AS) liderliğinde Kızıl Deniz'den geçtiler. Sonra Allahu Teâlâ onları Tur Dağı’na çağırdı. Ta ki onlarla konuşsun; rehberleriyle beraber, Kendisinin tecellilerini görsünler. Fakat onlara Sâmirî bir “buzağı” putu yapar, onlar da taparlar. Bu buzağı Mısır’ın Apis Boğası denilen putuna ve Mısırlıların putperestliğinin onlara sirayet edişine işaret ediyor. Hem “Kâfirlikleri sebebiyle onların kalplerinin içine, yani gönüllerine buzağıyı içirdik[1] müteşâbih âyetinin net bildirdiği üzere buzağı onların dünyanın “âcil lezzetleri” ne dair hevâları ve aşklarına semboldür. Hem ince bir manası da şudur ki ıcl, buzağı “acele” kökünden gelir, yani tez canlılık, acelecilik, sabırsızlık...[2] Bu putun kırılışı, yok edilişi Hz. Musa'ya (AS) ve Onun fıtratındaki bütün semavi din müntesiplerine bir İlâhî irşad imasıdır ki, “Sen aceleci, tez canlı, hemen olsun isteyen yapını kır veya erit...” Samirî’nin yaptığı buzağı heykeli altın ve mücevherlerden yapıldığı için enâniyetin öfke dağının yakılması değil, eritilmesi gerekir. Hz. Musa (AS) ise âyette gördüğümüz üzere, öfkesinden dolayı “Buzağı heykelini yaktıracağım” der.[3]

Kur’an aceleci dışa dönük fıtratın özelliklerini şöyle anlatır. “Ve yed’u’l-insânu bi’ş-şerri duaehu bi’l-hayri ve kâne’l-insânu acûla[4] (İnsan aceleciliğinden hayrı da ister şerri de ister, onun için yalvarır. İnsan, hakikaten aceleci ve tez canlı bir yapıdadır.) Buna mukabil içe dönük fıtratı ve hastalıklarını şöyle açar: İnne’l-insâne hulika helûa * İzâ messehu’ş-şerru cezûa * Ve izâ messehu’l-hayru menûa[5] (Hak bu ki insan çok hırslı yaratılmıştır. Fakat ne zaman ki ona imtihan için bir şer dokunur hemen ağlamaya, sızlamaya, şikâyete başlar. Hem ne zaman ona küçük bir hayır dokunursa pinti kesilir, kimseye malından bir şey vermez.) Bu iki grup âyetin İsra ve Mearic surelerinde geçmesi ve ikisinin de bir miraçtan bahsetmeleri çok çarpıcı ve ilgi çekicidir.

Dışa dönük karakterlerin manevi putu, “öfke”dir ve öfkenin de kökünde saklı olan tohum “acelecilik” tir.[6] Ki Hz. Musa (AS) şahsında sembolleşen dışa dönük fıtratlar bu manevi puttan kurtulmakla kemallerine erecektir. Bu ise, ancak sabra alışmakla olur. Hz. Hızır (AS), Ona sabır imtihanları uygular. İçe dönük fıtratların piri olan Hz. İbrahim’in (AS) öfke ile ve onun anası olan acelecilikle, “ıcl” (buzağı) putuyla bir derdi yoktur. O (AS), ona gelen her yolcu ve misafirine olduğu gibi elçi meleklere de bir “ıclin hanîz[7] (kızartılmış buzağı) ikram eder. Hz. İbrahim (AS) ile sembolleşen içe dönük meşreplerin fıtratları, acelecilikle değil de inat etme, diretme ve takılıp kalma ile boğuşur. Buna Kur’an, “meftûniyet”[8] adını veriyor. Hz. İbrahim’in (AS) öz babası olmayan[9] Azer hakkındaki tavrında bunu görebiliyoruz. Azer’e kaç defa şefkatle ve hikmetle tebliğ yapmasına rağmen onun tarafından taşlanıp kovulmakla ve öldürülmekle tehdit edilmiş, ama O, bunlara rağmen ona “Senin için istiğfarda bulunacağım[10] diye vaadde bulunmuştur. Onun Allah düşmanı olduğunu anlayana kadar da istiğfar etmiştir. Bu boyutu net anlayınca ondan “sevgi” noktasında uzaklaşır. Fakat bu sefer onun Âhireti için ona “şefkat” hissiyle yönelir. Ona acımaya ve onun için çok âh u vâh etmeye başlar.[11] Hz. Yusuf’un (AS) da ana-babasına karşı haklı şefkatine rağmen, onu öldürmeye çalışan kardeşlerine karşı aşırı şefkat ve düşkünlüğünde de bu meftuniyeti görebiliyoruz. Ki, Hz. Yusuf (AS) ve Hz. İbrahim (AS), içe dönük karakterdedirler. Peygamberlerdeki (Allah’ın selamı ve selameti onlar üzerine olsun) meftuniyet, meftuniyet hakikatinin beşerî boyutta en masum, en olağan, başkasına en zararsız fakat kendilerine acılı ve acıklı, birçok fedakârlık yaptırtan hallerini ifade eder. Bu meftuniyet onların şiddetli şefkat ve merhameti, samimi muhabbet ve ilgisinin neticesidir. Peygamberlerin beşeriyet boyutlarının olduğu nazardan uzak edilmemesi gerekir. Bununla beraber onların bir hakka ve hakikate dayanan beşerî halleri ve tavırları da bütün insanlık için birer model hüviyetinde olduğu da bir gerçektir.

Psikolojide, öfke patlamalarına, öfke kaynaklı dışa dönük fıtratların hastalıklarına “nevroz” denilirken; içe dönük fıtratların (peygamberler hariç) bu takıntılı hallerine, “obsesyon” deniliyor. Bu takıntılı hal, ilim dünyasındaki Hâricîlik, Zâhirîlik gibi akımların da babasıdır. Hadisteki “Sevr” (boğa, öküz) ifadesinin bu takıntılı hale manevi sembol oluşunu Üstad Bediüzzaman şöyle açar:

Eski Roma ve Yunan'ın 2 dehası vardı; bir asıldan tev’emdi (ikizdi); biri hayal-âlûddu (hayalci), biri madde-perestti/

Su içinde yağ gibi imtizaç (kaynaşma) olamadı. Mürur-u zaman (zaman ilerlemesi) istedi; medeniyet çabaladı. Hristiyanlık da çalıştı, temzicine (kaynaştırmaya) muvaffak hiçbiri de olmadı/

Her biri istikbalini filcümle (tamamen) hıfz eyledi. Hatta el’an âdeta o iki ruh şimdi de cesetleri değişmiş; Alman, Fransız oldu/

Güya bir nevi tenâsüh (reenkarnasyon) başlarından geçmişti. Ey birader-i misâlî! Zaman böyle gösterdi; o ikiz iki deha öküz gibi reddetti temzicin esbabını (kaynaştırma sebeplerini) ” (Lemaat)

Rüya ve te’vil ilminde öküz ve boğa, saplantılı düşünce manasına geldiği gibi inek de saplantılı duygu manasındadır. Bu yönü teyid edecek bir sadık rüya Hz. Peygamber’e (SAV) aittir. Kendisi Mekke yıllarında görmüştür. Şöyle:

“Rüyamda kendimi sağlam bir zırhın içinde gördüm. Gördüğüm bu sağlam zırhı Medine olarak yorumladım. Rüyamda bir koçun ardından gittiğimi gördüm. Bunu da müşriklerden birliğin komutanının ardından gideceğime yorumladım. Kılıcım Zülfikâr’ın köreldiğini gördüm. Bunu da sizin hakkınızda bir eksilme olacağı şeklinde yorumladım. Yine boğazlanmış sığırlar gördüm. Vallahi sığırlar hayırdır. Vallahi sığırlar hayırdır.”[12] Aynı rüyanın diğer versiyonu boğazlanan sığırlar kısmını açar:

"Rüyamda kendimi Mekke'den, hurma ağaçları bulunan bir beldeye hicret ediyorum gördüm.” Ben bunu, hicretimin Yemâme'ye veya Hecer'e olacağı şeklinde tahmin etmiştim; meğer Yesrib Şehrine imiş. Bu rüyamda “Kendimi bir kılıncı sallıyor gördüm. Kılıncın başı kopmuştu.” Bu, Uhud Savaşı'nda mü'minlerin maruz kaldıkları musibete delâlet ediyormuş. “Sonra rüyada kılıncımı tekrar salladım. Bu sefer, eskisinden daha iyi bir hal aldı.” Bu da, Cenab-ı Hakk'ın fetih ve Müslümanların bir araya gelmeleri nevinden lutf ettiği nimetlerine delâlet etti. “O aynı rüyamda sığırlar ve Allah'ın (verdiği başka) hayırları gördüm.” Sığırlar Uhud gününde mü'minlerden bir cemaate çıktı, (gördüğüm başka) hayırlar da Allah'ın Bedir'den sonra (nasib ettiği fetihlerin) hayrı ve bize Rabbimizin lutfettiği (Bedru'l-Mev'id) sıdkının sevabı olarak çıktı.” Bu rüyadaki boğazlanan sığırlar ganimet saplantısı neticesinde yerlerini terk eden Okçular Tepesi’ndeki sahabelerdir ki hemen hepsi şehit edildiler, boğaqzlandılar.

Kur’an-ı Hakîm, takıntılı ve saplantılı hal neticesinde Nadr b. Hâris örneğinde kişinin benliğinin çirkefleşmesini adım adım bildiren Kalem suresinde der ki: “Fesetübsirû ve yübsirûn * Bieyyikümü’l-meftûn[13] [Sen gözle, onlar da gözlesin! Ki kimin meftun (saplantılı) olduğunu sen göreceksin! Kimin cinlenmiş, mecnun olduğunu Ben onlara göstereceğim...]

Kur’anın bildirdiği üzere bu meftun ve takıntılı yapının ilacı, “şûra” dır. “Ve fevka küllü zi ilmin alîm[14] (Her bir bilenden daha ötede bir bilen vardır; her akıldan daha üstün akıl vardır) hakikati gereğince, ilim noktasında tıkanmanın, saplantıların ilacı istişare ve şûradır. ŞVR kökü ve istişâre lafzı, danışmak, bilgi alışverişi yapmak, başka birinin aklına, birikimine ve bakışına uzanmayı istemek manasına gelir. Ki bu çerçevede şûra ve istişâre, tam hakperest ve hakikat odaklı bir hayatın, medeniyet ve insanlığın kurucusu bir sır, bir ahlak ve sırlı bir edeptir.

İstişare ve Şûra ile Hevâ Tedavisi

Üstad Bediüzzaman İslam Âlemi’nin ihtilaf gibi hastalıklarını tahlil, teşhis ve tedavi ettiği ve yüz âlimin huzurunda verdiği Hutbe-i Şâmiye’de belirttiği üzere haklı şûra, 4 kişinin aklını birleştirir, 1111 kişilik bir akıl seviyesine yükseltir. İnsanın bir buz parçası hükmündeki şahsiyet ve enâniyeti, Şahs-ı Manevi-i Kevser-i Ferdiyet ve Hüviyet’te erir. İnsanın o küçücük şahsî aklı, bu sayede 1111 kişilik bir akl-ı küllî seviyesine ve manevi değerine erişir. Hem istişâre, gurur putunun kırılması ve sıddıkıyet hakikatinin yaşanılışıdır. Bu noktada Kur’an yekvücud, tek akıl, tek yürek görmek istediği müminlerin siyasi idare tarzını şöyle anlatır: “Ve şâvirhum fi’l-emr.”[15] (Onların işi ve yönetimi kendi aralarında istişâre ve şûra iledir.) Bu âyet içe dönük bir fıtrat sahibi olan Hz. Peygamber’e (ASM) ve Onun gibi fıtratı olan yöneticilere ve halk kitlesine sosyal ve şahsî kararlarında danışmaları için bir uyarıdır. Âyetteki bu emri, bir İlâhî irşad olarak kendine alan Hz. Peygamber (ASM), Bedir savaşı başında savaş mevziini belirleme işinde “sâhibü’r-re’y” lakablı sahabîsi Habbab bin Münzir’in (RA) stratejik açıdan daha güzel olan fikrini kabullenip kendi içtihadından vazgeçmiştir. Hudeybiye yolculuğunda ortam gerginleşince eşi Ümmü Seleme’ye (RA) danışmış, O mübarek ve re’y sahibi hanımının tavsiyesine göre hareket etmiş ve sahabeler sakinleşmişlerdir[16] Daha birçok hadisede görüldüğü üzere Hz. Peygamber (ASM) istişare ve şûrayı hayatına ruh yapmış ve “Herkesten hakikati ders alabilir ve rahatlıkla, o daha güzel ve daha doğru fikre tabi olabilirim” mesajını çevresine yaymıştır. Hüdhüd’ün haberine tabi olan ve veziri Âsaf b. Berhiya’nın (RA) Tevrat’tan sahip olduğu ilimle yaptığı ışınlama kerametine hamd eden Hz. Süleyman (AS)[17] gibi… Hz. Süleyman (AS) da içe dönük bir karakterdir.

[1] Bakara sûresi, 93.

[2] Kur’anın “Dünya hayatına karşı en hırslı kişileri Yahudiler, bulacaksın” (Bakara suresi, 96) ve “Onlardan her biri 1000 yıl yaşamak ister” (Bakara suresi, 96) cümlelerini, Firavun’un “Hayat olsa olsa yalnızca bu dünya hayatıdır. Âhiret diye bir hayat yoktur” (Mu’minun suresi, 37) sözünü ve İsrailoğulları’nın Mısır’da bu kültürle yetişmiş olmalarını nazara aldığımızda Mısır’ın Apis Boğası ve Samirî’nin yaptığı “Icl” (Altın Buzağı) heykelinin, aynı hakikatin sembolü olduğu görülür: “Dünya Hayatı.” Âhireti bilmeyen ve ona inanmayan kişi, bütün duyguları ile dünya hayatı için çalışır ve maddi dünya “peşin lezzetleri” ile onun için câzip bir put olur. Siyonist Yahudiler’de dehşetli bir surette gördüğümüz üzere… Hırslarının ateşi, masum ve haklı Gazzeli Müslümanlara öz vatanlarını Cehenneme çevirdi.

[3] Taha sûresi, 97.

[4] İsra sûresi, 11.

[5] Mearic sûresi, 19-21.

[6] Hem Kur’anda dünya, “âcile” (hemen kavuşulan zevk ve lezzetler âlemi) olarak Âhiretin zıddı olarak gösterilir. Dünya hayatı, bu fıtratlar açısından, eldeki hazır Cennet gibidir. Bu Cennetten de istifade dünyacı ve maddeci nefislerin en tabii haklarıdır. (Kıyamet suresi, 20-21)

[7] Hûd sûresi, 69.

[8] Kalem sûresi, 6.

[9] İbn-i Abbas (RA) gibi birçok müfessirler Hz. Peygamber (SAV) hakkındaki “Ve tekallübeke fi’s-sâcidîn” (Şuara suresi, 219) âyetini “Senin ruhun secde ediciler arasında dolanarak sana erişti” şeklinde okumuş ve putperest Âzer’in Hz. İbrahim’in (AS) öz babası olamayacağını belirtmişlerdir. Bakara suresi 133. âyette bu şekilde anlamaya referans olacak ifadeler geçmektedir: “Yoksa (Ey Yahudiler), ölüm Yakub’un önüne geldiği vakit siz de orada hazır mı idiniz? (Hayır) o, oğullarına: «Benden (ölümümden) sonra neye ibâdet edeceksiniz?» dediği zaman onlar: «Senin İlâhına ve babaların İbrâhîm’in, İsmâîl’in, İshak’ın birtek İlahı olan Allahına ibâdet edeceğiz. Biz, ona teslîm olmuşuzdur» demişlerdi.” Hz. İsmail (AS), Hz. Yakub’un (AS) babası değil, amcası idi. Kur’anda “amca” ya da “baba” denilebildiği bu âyetle sabit olduğundan birçok müfessir Âzer’in, Hz. İbrahim’in (AS) ancak amcası veya üvey babası olabileceğini belirtirler.

[10] Meryem sûresi, 47.

[11] Tevbe sûresi, 114.

[12] el-Hâkim 2/141 (2588) ve Beyhaki 7/41 (13061).

[13] Kalem sûresi, 5-6.

[14] Yûsuf sûresi, 76.

[15] Âl-i İmran sûresi, 159.

[16] Siyer kaynaklarında bu iki hadise müttefekun aleyh şekilde aktarılır.

[17] Neml sûresi, 22-40.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.