Mehmet Asıf IŞIK
Sokak Lambası
Merhum kayınpederimin çok uzun süren ve bazen ağırlaşan sağlık sorunları sebebiyle yolumuz sık sık hastanelere düşerdi. Vefatından birkaç sene önceydi. Ağır şeker hastalığı ciddî ve uzun süreli bir tedavi gerektiriyordu. Bir defasında durumu ağırlaşınca Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi’ne yatırılmıştı. Vefakâr eşi kayınvalidem, çocukları ve ben, hastamıza refakat için nöbetleşe olarak hastanede bulunuyorduk.
Allah kimseyi hastanelere düşürmesin, fakat eksik de etmesin. Hastamıza refakat ettiğimiz günlerde kardeşlerle nöbet değişirken serbest kaldığımız vakitlerde arada bir hastanenin geniş bahçesini, bazen yakın çevresini geziyordum. Bazı günler ise uzun beklemelerin aralarında türlü türlü, bazen şaşkınlık, bazen endişe veren, bazen kaygılı ve telâşlı, bazen de sevinç dolu manzaralara şahit oluyordum.
Bir gün yine bir vesileyle hasta odasından dışarı çıkmıştım. Vakit henüz akşamın ilk saatleriydi. Hastanenin âcil girişinin yanı başında bir köşede sessiz sedasız, mütevazî olmakla beraber oldukça sevimli, bir o kadar da sevindirici bir olayı uzun uzun doyasıya seyrettim. Genç bir hanımefendi yanında bir erkekle beraber seyyar bir el arabasında sıcak çorba dağıtıyorlardı; âcil müdahale yapılan hastaların telâşla bekleşen yakınlarına, evsizlere, açlara ve daha başka nicelere...

Merakla yanlarına gidip kim olduklarını sordum. ‘Sokak Lambası Derneği’ adında gönüllü hizmet veren bir dernek üyeleriydi, insanın içini ısıtan bu güzelliği icra edenler. El arabasının başında iki iyilik meleği vardı. Şebnem Hanım çorbaları kâselere dolduruyor, Tamer Bey de elindeki sıcacık çorba kâseleriyle dolu tepsiyi gelene geçene ikram ediyordu. Bana da ikram ettiler. Bir çorba kâsesini aldım, çorbayı içerken ayaküzeri sohbet ettik biraz.
İşlerinden yenice paydos etmişlerdi. Henüz evlerine bile gitmeden akşamın alaca karanlığında el arabasını almış, çorbaları gelip geçenlere ikram edecekler, oradan da sokakları gezeceklerdi. Yapacak pek çok işleri olduğunu söylediler; kim bilir hangi izbede yağmurdan ıslanıp titreyen birinin üstünü örtecek, yersiz yurtsuz bir garip bulup ona hayatımızdan çekilmiş şefkat ve merhamet kanatlarını gereceklerdi. İnsanlığın henüz ölmediğini, iyiliğin hâlâ toplumun kılcal damarlarında gezinmekte olduğunu göstereceklerdi. Bu gayretlerinden dolayı kendilerini tebrik ve takdir ettim.

Hastanenin sınırları içinde olduğu Belediyenin, bu derneğin yaptığını örnek alarak birkaç hastanenin âcil girişi yakınında akşamları çorba dağıttığını öğrendim. Belediyenin bu güzel hizmetine de memnuniyetle şahit oldum. Alkışlanmayı hak eden harika işler...
Aziz dostlar, küçük, sade, belki basit, fakat pek güzel şeyler bunlar. Mütevazî ölçekte olsa da karşılıksız ve gönüllü olarak yapılan iyilikler daha sevimli ve hayırlı geliyor bana. Küçük ve basitliği bir yana, minnet etmeden ve gönüllü olarak yapılan işlerin içinde samimiyet var. Vermenin ve ihsan etmenin içinde bir asalet, ihlâs ve fedakârlık var. İhlâsın özünde Allah rızası var. Yapılan ihsan için insandan karşılık istemek ve beklemek yok. Meşhur bir sözümüzde denildiği gibi, “İyilik yap, denize at; balık bilmezse Hâlık (Yaratıcı) bilir.” Allah bildikten sonra gayrının ne önemi var ki!..
Bizim Medeniyetimiz…
Milletimizin mayasında şefkat ve merhamet vardır. Bizim medeniyetimiz Peygamber Efendimizin bir sözünde buyurduğu üzere,“İnsanların hayırlısı insanlara faydalı olandır” mefkûresiyle kurulmuştu. Yunus Emre’nin “Yaratılanı sevmek gerek, Yaradan’dan ötürü” deyişinde ifade edilen mânâ üzerinde yükselen medeniyetimiz sadece insana değil, can taşıyan her varlığa yardım elini uzatmayı esas almıştı. Ecdat, toplumsal ihtiyaçların karşılanması gayesiyle karşılıksız yardımı ve iyilik yapmayı kalıcı hale getirmek için yüzlerce, hatta binlerce vakıf kurmuştu. Bunlardan bazılarını sıralayalım:
Meselâ, bu vakıf müesseselerin en bilineni günümüzde hizmetine devam eden kimsesiz ve yaşlıların bakımı için kurulan Dârülaceze. Yetiştirilen meyvelerin halka ve yolculara ücretsiz dağıtılması için kurulan ‘Meyve Yediren Vakıf’. Yolcuların kış günlerinde kar sularından geçerek hasta olmamaları için tahta atlar ve botlar temin eden ‘Lehçeciler Vakfı’. Göçmen kuşların ve sakat leyleklerin bakım ve tedavisini üstlenen ‘Leylekleri Koruma Vakfı’.
Dahasını sayalım: Güzel Yazı Öğreten Vakıf, Yaz Günlerinde Soğuk Su Dağıtan Vakıf, Halkın ve Yolcuların Hayvanlarını Sulayan Vakıf, Genç Kızlara Çeyiz Hazırlayan Vakıf, Su Kuyusu Açtıran Vakıf, Tohum Saklayan Vakıf, Güvercinhane Yaptıran Vakıf, Kitapları Tamir Eden Vakıf, Helva Dağıtan Vakıf, Göl Temizleyen Vakıf, Doktorların Güzel Huylu Olmasını İsteyen Vakıf, Helâlleşme Vakfı, Nehir Kenarlarına Söğüt Diken Vakıf, İflas Eden Tüccarlara Yardım Eden Vakıf, Boğaz’da Temiz Hava Aldıran Vakıf vs.
1980’li yıllarda Haseki Vakfı’nın müdürlüğünü yapmış bir avukattan dinlemiştim. Şöyle demişti: “Rahmet olası atalar hayır yapmak için yarışırcasına hayatın her alanında hizmet etmişlerdi. Devlet ve resmi binalar dışındaki bütün yapılar, camiler, medreseler, kervansaraylar, imarethaneler, hastaneler, hanlar, hamamlar, çeşmeler, köprüler gibi topluma hizmet eden hemen bütün eserler varlıklı insanların kurduğu vakıflar eliyle yaptırılmıştı. Bir gün vakfiye senetlerini tetkik ederken bir vakıf ismine rastlayınca hayretler içinde kalmıştım. ‘Çalışanların Hizmet Sırasında Yaptıkları Zararları Tazmin Vakfı’ imiş. Vakıf şöyle çalışıyormuş: Bir işçi çalışırken hizmet ettiği yerde bir zarar verdiğinde vakıf yetkilileri gelip “Aman, çalışanın kalbini kırmayın, zararı neyse biz telâfi edelim.” diyorlarmış.
Vakfın adı ve amacı size de tuhaf geldi değil mi? Duyunca ben de şaşırmıştım. Bu ne ruh inceliği, bu ne hassasiyet, bu ne ince anlayış! İşte Selçuklu ve Osmanlı medeniyetini yüzyıllarca yaşatan hayır ve hasenat medeniyeti böyleydi…
Bugün İyiliği Çoğaltalım
Toplumda yardımı ve dayanışmayı özendirecek, insanları sevindirecek, fakir fukara, garip gurebanın, muhtaç ve çaresiz insanların elinden tutacak, kimsesizlere kimse olacak gönüllü faaliyetler teşvik edilmeli. İyi niyetle, içtenlikle ve karşılıksız yapılan böylesi güzel işleri ecdadın hayrat gayesiyle kurduğu vakıfların rûhu sinmiş meyveleri gibi görüyorum.
Etrafımıza dikkatle bakılırsa yaşadığımız yerlerde, içinden geçtiğimiz sokaklarda ve parklarda yatan garibanların üzerini örten, soğuktan üşüyenlerin içini ısıtan, karanlıkta kalmışlara ışık tutup aydınlatan iyiliğe adanmış gönüller görüldüğünde lambalarına güç ve yakıt katılmalı. Yüklerine el atılıp omuz verilmeli. İmkânları biraz zorlayarak onlara madden ve mânen destek olmalı ki yaşasınlar ve iyilikleri yaşatsınlar…
Aslında bu iyilikler toplumlar için birer sadakadır da. Her sadaka da Peygamber Efendimizin bir sözünde buyurduğu “Suyun ateşi söndürdüğü gibi iyilik ve sadaka da belâyı def eder.” sırrına nâil olur. Bir âyette de “iyiliklerin kötülükleri giderdiği” beyan edilir. O halde kötülüklerin ve belâların kalkması için yardım ve ihsanları arttırmalı ve iyilikleri etrafa yaymalı. Toplumu ayakta tutan yardımlaşma ve dayanışma örnekleri her alanda büyüyüp genişlesin ve toplumu oluşturan her insanın kalbinde karşılık bulsun.
Bir sokak lambası, karanlığın tamamını aydınlatamaz; fakat sokak lambaları çoğalırsa insanların bulunduğu pek çok yer karanlıkta kalmaz. Bugün belki de her birimizin yapması gereken bulunduğumuz yerde birer sokak lambası olmak.
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.