Mesut ENDER-ARAŞTIRMALARIN DİLİ

Mesut ENDER-ARAŞTIRMALARIN DİLİ

İşimizi neden iyi yapmıyoruz?

A+A-

Siz Yiyin Torunlarınız Ödesin!

Restoranın biri, vitrinine şöyle bir ilan asmış:

“Siz yiyin, torunlarınız ödesin.”

Açlıktan kıvranan insanlar saldırmış lokantaya; doyumsuz bir şekilde ne var yok yemişler içmişler.

Yeme-içme işini bitirenler çıkıp gitmeye yeltenince, garson elinde bir faturayla kapıyı tutmuş.

Yemekten şişmiş karnını ovalayan adamlar, mideleri gibi şişkin faturayı görünce şaşırmışlar.

“Ne faturası ya; hani biz yiyecektik, torunlarımız da ödeyecekti?” demişler

Restoran sahibi lafı yapıştırmış:

“Bu fatura dedelerinizin yemek faturası” demiş; “Şimdi o dedelerinizin yediklerinin faturasını ödeyeceksiniz.”

***

Gümrük ve Ticaret Bakanlığı’nın https://tuketici.ticaret.gov.tr/haberler/reklam-kurulunun-294-ve-295-toplantilarinda-ceza-alan-firmalarin-listesi Tüketicinin Korunması ve Piyasa Gözetimi Genel Müdürlüğü” var. Bu Genel Müdürlüğün sayfasında sadece reklam verenlerle ilgili yapılan ceza işlemleri var. Bu cezaların illere, ürüne, satışçı firmaya göre tasniflerini göreceksiniz.  Bu kurulun “sadece bir toplantısında” alınan kararlara göre, ceza yiyen firma sayısı ortalama 100.

Tüketici Hakem Heyetlerine Başvuran e-Devlet Kapısına muhtaç olmuş o kadar insan var ki, şikayet etse bir dert, etmese kalbe zarar; insanlar sürünüyor.

Gümrük ve Ticaret Bakanlığı”na bağlı ALO 175 Tüketici Danışma Hattı da var. Burası sadece akıl veriyor. https://ticaret.gov.tr/tuketici/tuketici-hakem-heyetleri/tuketici-hakem-heyetlerine-iliskin-bilgilendirme-metni 12 Ocak 2021 tarihinde yönetmelik güncellenmiş.

Türkiye genelinde 1100 civarında hakem heyeti https://tuketicisikayeti.ticaret.gov.tr var. Bu heyetler kendilerine e-devlet üzerinden iletilen şikayetleri araştırıp karara bağlıyor.

Bu konuya münhasıran internette bir dolaşın Allah aşkına.

Tüketici haklarına ilişkin kanunlar, yönetmelikler, söz ettiğimiz gibi hakem heyetleri; elektronik cihazlarla ilgili BTK zararlı içerikler için şikayet mercii de ayrıca var da var.

Her sektörün, her bakanlığın, hatta her kaymakamlığın bile tüketici şikayet mercileri var.

Bu kadar cezalandırma mercilerini gören bir yabancı, bu ülkede herkesin işlerini harika yaptığını, yanlış yapanların cezalandırıldığı sanacak, değil mi?

Evet, gereken cezalar kesiliyor, eminim; ama biz Türklere ceza ne yazar?

Bu kadar cezalandırmaya rağmen İnternete “şikayetim var” diye yazın; karşınıza bunun ilgili kaç tane sonuç gelecek, bir bakın?

Ben söyleyeyim, “şikayetim var” yazınca benim ekranımda 135.000.000 sonuç bulundu.

Yazıyla “Yüz otuz beş milyon.”

Her konuda…

İğneden ipliğe,

Eldivenden merdivene…

Hadi bunların % 20’si sahte, yalan; yani gençlerin diliyle “fake” olsun.

Sizce de çok değil mi? Bunlar yalan olabilir mi?

Ne alan memnun, ne satan!

Neden böyle?

Neden işlerimizi, ürünlerimizi, verdiğimiz hizmeti, çabalarımızın hakkını verecek şekilde doğru, sağlam, iyi, tatmin edici, memnuniyet verici, dua alıcı şekilde harika yapmıyoruz?

Daha ilginç olanı ise, şikayete konu olan ürünleri üretenler; hepsi bu muhteşem eğitim sisteminden geçmiş “eğitimli” insanlar.

Söyleyin bana aynalar; neden müşterilerinizin size beddua etmesine yol açıyorsunuz?

İflah olur musunuz böyle?

Kumaşınız mı bozuk?

Ne oldu bize?

Ne oldu söyle?

Ula ula ula ula…

***

Yüzyıllık Şikayet

Yukarıda saydıklarım yeni konular değil.

100 yılı aşkın süredir “işini iyi yapmayan insanlar ülkesi” durumundayız.

Ya da “mış” gibi yapanlar ülkesi

Bir büyüğüm “Teğetçi” insanlar derdi.

Anadolu’da eskiden Avrupalılar için “İşleri var dinimiz gibi!” derlerdi.

Yani suçlu olduğumuzu biliyoruz.

Geçerli “din” bizde kaliteli “iş” onlarda…

100 yıl önce de aynı soruyu Bediüzzaman Said Nursi’ye sormuşlardı.

“Neden makine-i ahvâl güzelce işlemiyor?”

Neden çark iyi dönmüyor?

Neden işler iyi gitmiyor?

Neden gelişmiyoruz?

Neden mağlup oluyoruz?

Neden tuttuğumuz elimizde kalıyor?

Neden mutsuzuz?

Neden sosyal çözülmeler var?

Çünkü;

Tecrübeyi, hamiyeti, “nûr-u kalb” ve “nûr-u fikri” bir araya getiremiyoruz. Bunların bir kısmı bazı insanlarda, diğer kısmı diğerlerinde, daha başka kısmı başka başka insanlarda dağıtılmış durumda

Bardağın dolu tarafına baktığımızda böyle; eleştirel gözle baktığımızda:

1-) Bazı ehl-i gayret ve hamiyette, meyl-i tahrip meleke olmuş; tâmire pek alışık değildir.

Nedenleri farklı da olsa, sonuçta “karakteri/mizacı” bozulmuş insanlar, tamir etmek yerine tahrip etmeyi seviyorlar. Yapmak yerine yıkmayı, düzeltmek yerine devirmeyi seçiyorlar. Bunun sonucunda sosyal ahval makinesi bozuluyor. Çark dönmez oluyor.

2-) Bazı ehl-i tecrübe ve ehl-i tâmir ise, eskisine bir derece meyil ile istidatları pek müsâit değildir.

Toplumun önündeki ikinci topluluk ise tecrübe ehli insanlardır ki, amaçları yanlış giden şeyleri tamir etmektir.

Buradaki problem, iyi niyetli bu tamircilerin kendilerini yenileyememeleridir.

Niyet düzgün, lakin gelişen şartlara ayak uyduramıyorlar.

Eski halin muhal olduğunun farkında bile değiller.

Bu kesim bana bir “deri ustasının” öyküsünü hatırlattı.

Bir deri ustası varmış; at arabalarında atları hareketlendiren kırbaç imal ediyormuş.

Öylesine harika kırbaçlarmış ki bunlar, siparişlere yetişemiyormuş.

Aradan yıllar geçmiş, son beş yılda kırbaç satışlarında düşüş olduğunu fark etmiş.

Sipariş verenler de azalmış.

Kendine göre ARGE yapıp yeni model kırbaçlar üretmişse de satıştaki düşüş devam etmiş.

Bir gün yoğunluğu azaldığı için imalathanesinden başını çıkarıp da caddeye baktığında bir de ne görsün; caddelerde at arabası değil, otomobiller gidiyormuş.

Ehl-i tecrübe, ehl-i hamiyet veya ehl-i tamir olmak yetmiyor; inovatif, yenilikçi bir beceriyle, insanların ve çağın değişen ihtiyaçlarına göre cevap vermek gerekiyor.

Küresel ekonominin hakim olduğu günümüzde, değil kendi sokağınıza bakmayı, dünyanın her tarafına bakıp da insanların neyi, nasıl, hangi biçimde istediğine dair uluslararası ticaret araştırmalarına dayalı olarak müşteri profillerini tanımak ve buna göre ürünler üretmek, pazarlamak ve satmak gerekiyor.

Dış ticaretteki dürüstlüğü iç ticarette de göstermek gerekir.

Dışa karşı inanılmaz dürüst ve ahlaki olan insanların, aynı ürünü iç piyasaya sunarken inanılamaz şekil ve kılık değiştirdiklerine çoğu kez şahit oluyoruz.

Makine-i ahval böyle işliyor.

Bunu kim yapacak?

Adil olmak gerekirse, 100 yıl önceki yerde değiliz. Köprünün altından çok sular aktı.

“Demek, bize bir nesl-i cedîd lâzımdır.”

100 yıl içinde çok sayıda yeni nesiller geçti.

Bazen ölçüler karıştı.

Dindar olup kötü mal satanlar yüzünden karalama kampanyaları az duymadık.

“Hamiyet ve dindar olmakla ihtiyaca göre kaliteli ürün çıkarmak paralel olmalıyken, çark tersine döndü.

Dindar olmanın yaşattığı erdem, iş ahlakı, hakiki hamiyet, sadakat ve adalet gibi nitelikler mü’minde olması gerekirken, ne olduysa bozuldu.

Biz tüketiciler de Münazarat okumadığımız için, kişinin dindarlığıyla yaptığı işi örtbas edip, niteliksiz ürünlere kendimizi mahkum edip, bolca dedikodular yaptık.

Kişinin dindarlığıyla sanatını karıştırdığımız için sefil olduk.

Ayyaş bir adamın, ayyaş olmadığı vakitte iyi saat yapabileceğine inanamadık galiba. Benim –gençliğimde-, harika elbiseler diken bir terzim vardı. Bartın’da çok meşhurdu. Üst düzey makam sahipleri bile ona diktirirdi. Ama adam gerçekten ayyaştı. İki tek atmadan elbise dikemezdi.

Eh ne yapalım; salâhat ve mehareti, tâbir-i âharla fazileti ve hamiyeti, nur-u kalb ve nur-u fikri cem edenler yoksa, azsa veya bulunmuyorsa ne yapalım?

Öyleyse, ya işin erbabını yani mahir insanı tercih edeceksin ki, san'atta maharetli ve becerili olmak tercih edilir; ya da sürüneceksin, söyleneceksin, dindar insanın senin tercihinden dolayı dedikodusunu yapacaksın!

İşlerin İyi Yapılmamasının Bir Sebebi Olarak Sonuç Odaklılık: Hırs

“Makine-i ahvalin” iyi işlememesinin bir nedeni –Bediüzzaman’ın 17. Lem’a’nın Yedinci Notasında sözünü ettiği – hırstır.

Hırs davranışı, sonuç odaklı insanların davranışıdır.

Bir üretim neden yapılır? Kazanç için.

Kazanmak da olsa ürettiğin konusunda kaliteyi öylesine öncelemen gerekir ki burada “süreç yönetimi” karşımıza çıkar ve “tertib-i eşyadaki” mukaddemata, öncelik-sonralık sırasına, niteliklerin dizilmesine ihtiyaç vardır.

Haris olan kişi (hırslı) sonuç odaklı olduğu için süreçlerin nasıl işlediğine dikkat etmeksizin ürüne odaklandığında, süreçten kaynaklanan bir hata nedeniyle defolu, bozuk bir ürün veya hizmet ortaya çıkacaktır.

Gördünüz mü?

Sürecin ihmali memnuniyetsiz müşteriye neden olur ve ürününüzün ikinci kez satılamamasına, bir başka deyişle deponuzda kalmasına sebep olacaktır.

Buraya neden geldik: HIRS YÜZÜNDEN…

Bediüzzaman orijinal metinde şöyle söylüyor:

Zanneder misin ki Müslümanlar dünyayı sevmiyorlar veyahut düşünmüyorlar ki fakr-ı hale düşmüşler; ve ikaza muhtaçtırlar, tâ ki dünyadan hissesini unutmasınlar?

Zannın yanlıştır, tahminin hatadır. Belki hırs şiddetlenmiş; onun için fakr-ı hale düşüyorlar. Çünkü mü'minde hırs sebeb-i hasârettir ve sefalettir. “"Hırs, hasaret ve muvaffakiyetsizliğin sebebidir." (İbni Kays, Kura'd-Dayf 4:301; el-Meydânî, Mecmeu'l-Emsâl 1:24.) durub-u emsal hükmüne geçmiştir. (On yedinci Lem’a, Yedinci Nota)

Özetle, hırs sonuca odaklanmaktır. Ya da sonuca odaklanmak hırsı doğurur. Kestirme yollardan para kazanma isteği ters teper, sonuçta kaybettirir.

Kısa vadede kazansan da bir rüzgar gelir, savurur harman gibi.

Sürece odaklanmak, işini iyi yapmak, zamanında ve dozunda çalışmakla kanaattir.

Kanaat hırsın yaptıramadığı sürece odaklanmaktır.

İşleri iyi yapmak, ilk seferde iyi yapmaktır.

Müşteriyi memnun etmektir.

Buna “Kalite” deniliyor

Sürekli iyileşme ve mükemmelleşmeye de “Kayzen yaklaşımı” deniliyor.

Amellerin hayırlısı az da olsa sürekli olanıdır. Yani, işlerinizi çok kazandıranı, müşterilerinizi memnun edeni, kısacası hayırlısı Kayzen sisteminde olandır. Kayzen sisteminin vaacağı nihai nokta yoktur. Çünkü mükemmelleşmek bitmek tükenmek bilmez bir yolculuktur.

İşte bu bir sistem yaklaşımıdır.

Bu sisteme göre,

  • Adama göre iş değil, işe göre adam istihdam etmektir.
  • Göçü yolda değil, yoldan ve hareketten önce düzmektir.
  • Fıtri olanı fıtrata uygun metotlarla yapmaktır.
  • Buyurgan yönetimle değil, birliktelik kültürü içinde icraat yapmaktır.

ABD’de yaşanmış bir örnek olayda; Büyük şehrin belediye başkanı bir park yapmış. Ancak, parkta insanların karşıya geçmeleri için herhangi bir yürüyüş yolu yapmamış.

Başkan, parkın muhtelif yerlerine şöyle bir duyuru asmış.

“Karşı taraf gitmek için istediğiniz yerden çimlere basarak geçebilirsiniz!”

Bildiğiniz gibi, hayvanlar gibi, insanlar da bir yerden diğerine giderken daima en kısa ve en kestirme yolu tercih ederler.

Burada da öyle olmuş. 5-6 ay sonra insanların karşıdan karşıya geçmek için tercih ettikleri yollar ezilmiş çimlerden belli oluyordu. Bu çiğnenmiş çimlerin olduğu yollar kimi çok az geçilmiş, kimi çok ezilmiş veya kimi oldukça geniş şekilde ezilmiş çimli yollardı.

Başkanın işi kolaydı artık; ezilmiş çimlerin kullanışlılığına, geçen insan yoğunluğuna göre belirlenip, oralar yaya yolu olarak inşa edilmiş.

Şimdi soruyorum; böylesine fıtri bir yol tercihinden sonra insanlar bu yollardan başka yollar oluşturmaya girişirler mi?

Sanmıyorum.

Sonuç olarak diyebiliriz ki, yasalar fıtri olmalıdır. Gerçekçi olmayan hayali masa başında alınmış yasa kararları tutmamaktadır.

Bediüzzaman’ın meşhur cümlesini hatırlayabilirsiniz:

“Hayat-ı içtimaiye-i beşeriyede bir çığır açan, eğer kâinattaki kanun-u fıtrata muvafık hareket etmezse, hayırlı işlerde ve terakkîde muvaffak olamaz. Bütün hareketi şer ve tahrip hesabına geçer. Madem kanun-u fıtrata tatbik-i harekete mecburiyet var; elbette fıtrat-ı beşeriyeyi değiştirmek ve nev-i beşerin hilkatindeki hikmet-i esasiyeyi kaldırmakla, mutlak müsavat kanunu tatbik edilebilir. (Yirmi İkinci Lem’a İkinci İşaret)

Meraklısına: İnsanların örnek alması gereken Tabiattaki sistem yaklaşımına (Süreç Yönetimine) en güzel örneklerden biri “On Yedinci Pencere” dir.

***

Suçlu, Ayağa Kalk!

Aslında baş suçlu toplumu şekillendiren Eğitim Modelidir.

Makine-i ahvali kötü çalıştıran, kumaş bozan, fıtratı deforme eden yanlış eğitimlerdir (miseducation).

İnsanları hem sanatta, beceride, meslek kazandırmakta geciktiren, hem de kültüründen koparıp kendisine yabancılaşan insanlar yetiştirmekten, yanlış eğitimden kaynaklanıyor.

Eğitim düzeyi yükseldikçe insanları tanıyamaz oluyorsunuz!

Aslında Rahmetli Doğan Cüceloğlu işini “miş” gibi değil “mis” gibi yapan insanlar ülkesiyken, bunda en büyük payın Anadolu irfanı olduğunu söylemişti.

Belki okumuş olabilirsiniz, ama önemli bir tespit olduğu ve hocamızı rahmetle anmak için buraya alıyorum hatırasını, şunları söylemişti:

“Ben Amerika'da 25 yıl kalmış bir insan olarak şöyle bir gözlem yapıyorum. Amerika'da hiç eğitim görmemiş bir insanla aynı odada kalmaktan korkarım. Beş dolar için gırtlağını kesebilir. Eğitim orada gerçekten bir fark yaratıyor. Eğitim düzeyi yükseldikçe, uygar, olgun, sorumluluk sahibi, verdiği sözü tutan, kişisel bütünlüğü olan bir insan olma yolunda ilerliyor. İstisnalar kesinlikle olabilir ama genellikle böyle.

Türkiye'ye gelip baktığımda iki faktör görüyorum. Şehirleşme ve eğitim. Türkiye'de şehirleşmiş ve eğitim görmüş insandan korkuyorum. Kesinlikle insafsız, kendinden ve kendi yakınlarının çıkarından başka bir şey düşünmüyor. Bu son derece kuvvetli bir duygu bende. İliğini sömürür bitirir, hiç acıma duygusu yoktur.

Ama şehirleşmemiş, okumamış, saf köylü olarak kalmışsa, onda değerler bilinci çok yüksektir. Sanki eğitilmiş Amerikalı.... Burada çok önemli bir gözlem var. Bunun üzerine düşünmek lâzım.

Benim analığım yörüktü. Annem öldükten sonra babam yeniden evlendi. Biz ona anne demedik, Ayşe teyze dedik. Ben daha on yaşındayım, sapanla vicik dediğimiz küçücük bir kuşu vurmaya çalışıyorum. 'Vurma oğlum' dedi. Ben, sen ne bilirsin Yörük karısı tavrı içinde, 'Ne var parmak gibi küp küçücük kuş' dedim.

Analığımın cevabı: 'Yavrum! Canın küçüğü büyüğü olur mu? Allah her birine bir can vermiş. Vurma yavrum günah.' dedi.

Şu derinliğe bakın. Okuma yazması yok bu kadının. Yıllar sonra bunun anlamını anladım. Anladığım zaman ağlamaya başladım.

Konferanstayım, böyle gözyaşı dökerek ağlıyorum. Yanımdaki Amerikalı kadın, ne oluyor bu adama diye meraklanmaya başladı. Ne oluyor dedi. O kadar mutluydum ki, 'çok mutluyum' dedim ağlayarak. Kendi kendime 'Ya Rabbi! Çok şükür. Sağken bunun farkına vardım.

Biz bütün insanlar kardeştir deyince sanki çok şey söylüyoruz. Kadın bunları aşmış. Canlardan oluşan bir aile, büyük küçük yok; hepsi birbirine eşit. Onur eşitliği var. Canın büyüğü küçüğü olur mu? Allah hepsine can vermiş. Şu bilinci görüyor musunuz? Nereden geliyor bu?

Bu, tasavvuf kültüründen geliyor. Bu yayılmış. Eğer şehirleşme ve eğitim ele geçirmemişse, hâlâ bu mayamızda var. Ben zamanım olsa, hiç şehir yüzü görmemiş hiç okumamış köylülerin, özellikle yaşlı kadınların arasında zaman geçirip, onlardan bilgelikler öğrenmek isterim.

Bu topraklarda neler birikmiş. Ne insanlık deneyimleri var. Bir de doğadan kopmamış. Sürekli doğayla haşır-neşir içerisinde o bilgelikler bilenmiş. Kitap bilgisi değil. Farkına varmış ve bir yere oturtmuş.”

İşte sözün bittiği yer burası...

Sen Eğitime Ne yaptın?

Osmanlı devletinin yıkılmadan önceki 100 yılı eğitim açısından sancılı olduğu gibi, sonraki 100 yılı da yani Cumhuriyet dönemi de eğitim açısından sancılıdır.

Yani 200 yıldır doğru insan yetiştirme politikalarından uzağız.

Çekişmeler vardı. Eğitimi etkileyen üç kurum olan Tekke-Medrese ve Mektep üçlüsü arasında çatışmalar vardı.

Biliyorum, Cumhuriyet, temelleri yerinde duran, ancak duvarları ve çatısı uçmuş bir eğitim enkazı devraldı.

Ancak, bu enkazı ne yaptı? Enkazı düzeltmek yerine, -muhtemelen- zaman kaybetmemek için mektepleri tuttu; diğerlerini yuttu.

Bir sabah okuyamaz yazamaz bir halde uyandık. Gerisi malum.

100 yıla yakındır Kemalist eğitim modeli uygulanıyor. Çocukların rüyalarına bile girip sayıklayacakları kadar bir psikoloji hâkim.

Yatıyoruz, kalkıyoruz; hooop Kemalist oluyoruz!

Şu inkılâb-ı azîmin temel taşları sağlam gerek.” ti; ne yazık ki, bu millet aldatıldı. Temel taşlar “insan gibi insan” yetiştiren eğitim sistemiydi; ne yazık ki sağlam olamadı.

Cüceloğlu hocanın yukarıdaki muhteşem tespitiyle doğrulanan Anadolu irfanını batılılaşma sürecine kurban verdik; “bakin ne oldi?”

Şimdi de dikiş tutmuyor; bir yanda Kemalist ideoloji öğretiyorsun, diğer tarafta Kemalizm’in mutluluk yıllarında yasakladığı Kur’an’ı ve diğer dini bilgileri öğretiyorsun.

Bir yanda ailede ve dini okullarda yaratılış öğretilirken, diğer tarafta resmi ideolojiyi benimseyenlerin doğal ve sosyal evrimi öne çıkıyor.

Hem nalına hem mıhına vuruyorsun.

Resmi ve şahsi görüşleri farklı ikiyüzlü nesiller yetişiyor; evde farklı, okulda farklı kişilikler yetişiyor.

“Adam sen de geç git” diyen bir nesil geliyor.

Şimdi dedelerimizin yediği yemeğin bedelini acı acı ödüyoruz.

Dedelerinin yediği yemeklerin parasını ödeyecek olan torunlarımızın ise işi bizden daha zor olacak!

Gördünüz mü kurnaz, aldatıcı ve dehşetli lokantacıyı?

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
2 Yorum