Alaaddin BAŞAR

Alaaddin BAŞAR

İcad ile nakış bir midir?

İ’lem Eyyühel-Aziz!
Şu görünen âlem, İlahî bir dükkân ve bir mahzendir. İçerisinde envaen türlü türlü mensucat kumaşlar, me’kulât yemekler, meşrubat şerbetler vardır. Bir kısmı kesif bir kısmı latif, bir kısmı zâil, bir kısmı daimî, bir kısmı katı bir lüb, bir kısmı mâyi ve hâkeza her çeşit bulunur. Lâkin bir kısmı icadî bir nescdir. Bir kısmı da tecelliyata bir nakıştır. Felasifenin dalaletince, icad ile nakış birdir. Ve o dükkân sahibi de mûcib-i bizzâttır. 

Açıklama:
Dünya çarşısı her çeşit yiyecekler, içecekler ve giyeceklerle dolup taşıyor. Bir buçuk milyonu aşan hayvan türünün her biri, bu dükkânda ve bu hazinede her türlü ihtiyaçlarını buluyor, alıyor ve kullanıyorlar…

“Mensucat” ifadesini iki türlü değerlendirebiliriz. Birisi insanlara bakar. İnsanlar, bu dünyada yünden, ipekten, petrol ürünlerine kadar çok çeşitli giyecekler bulmakta ve kullanmaktalar.

Diğer manasıyla, bedenler ruhların hanesi oldukları gibi, bir yönüyle de elbise görevi yaparlar. “Ceset libası” ifadesi bunu açıkça ders vermektedir. Bu yönüyle, bütün canlıların bedenleri ruhlarına en uygun şekilde dokunmuştur. Konuyu melekler âlemi için de düşündüğümüzde, onların da kendilerini diğer meleklerden ayıran latif bir libasları olduğu söylenebilir. Nitekim, Üstad Bediüzzaman Hazretleri ruhun bedenden çıktığında, bütün bütün çıplak kalmadığını latif bir gılaf giydiğini kaydeder. “Bir kısmı latif” ifadesi bu gibi libaslara baktığı gibi, çok narin ve nazik hayvanların bedenlerine de işaret etmiş olabilir.

Bu gıdaların, elbiselerin, içeceklerin bir kısmının zail (geçici), bir kısmının daimî olduğu ifade ediliyor. Buradaki “daimi” ifadesi diğerlerine nazaran daha uzun ömürlü olma manasınadır. Yoksa, dünya fani olduğu gibi içindeki her şey de fanidir. Meyveler “geçici nimetlere”, hava ve ziya ise “daimi nimetlere” örnek olabilir.

Dükkân ve mahzen kelimeleri, şöyle bir hakikate de kapı açıyorlar:
Dükkândaki yahut mağazadaki mallar bir başka yerden getirilip oraya dizilmiş, satışa arz edilmişlerdir. Yahut depolardan getirilip vitrine dizilmişlerdir.

Meyvelerin dallara dizilmeleri, dükkândaki dizilmeye benzemiyor. Yer altından çıkardığımız nimetler de, bir başka hazineden getirilip orada depolanmış değiller. Onlar da, o mahzenin içinde yaratılıyorlar.

“Nurlarda geçen çok önemli bir dersi burada hatırlayalım:
“Cenab-ı Hakkın zatı mahlukata benzemediği gibi, ef’ali de benzemiyor.”

Öte yandan, bu dükkandaki nimetlerin bir kısmı latiftir; hava ve ziya gibi. Bir kısmı kesiftir; su ve meyve gibi.
“İcadî bir nesc”  ve “tecelliyata bir nakış” ifadeleri üzerinde de kısaca duralım:
Nesc, dokuma demektir. Bu dünyadaki elbiseler, yiyecekler ve içecekler birer dokumadırlar. Yani, ruhun yaratılmasında olduğu gibi “ibda” ile değil, bedenin yaratılması gibi “inşa” iledirler.

İcad kelimesi yoktan var etmeyi hatıra getirmekte ise de, “nesc” ifadesi buna manidir ve ikisi birlikte şöyle bir manayı ders verirler. Mesela, bir meyve elementlerden dokunmuş ise de, bu meyve dün dalda yoktu bugün ise var. Yani yok iken var oldu, icat edildi. Ama bu icat, gökten düşme şeklinde olmadı da, elementlerle dokunarak oldu. Dünün yumurtasından bugün bir civciv dokunuyor. Artık onun adı yumurta değildir, yumurtadan dokunmuşsa da ortaya bir başka varlık çıkmış, yeni bir canlı yaratılmıştır. Bu olay da “icadî bir nescdir.” Allah, yumurtadan civciv dokumuş, icat etmiştir.

Tecellinin en güzel örneği aynada görünen ışık, parlaklık, ısı ve renklerdir.
Güneşin bir zatı var, bir de aynalardaki tecellileri.

Cenâb-ı Hakk’ın da isim ve sıfatlarının, bir kendi hakikatleri var, ki bunu o sıfatların zatları gibi düşünebiliriz, bir de bunların mahlukat aynalarındaki tecellileri.

Her mahluk, Hâlık isminin bir tecellisidir, her hayat Muhyi isminin bir tecellisidir, her ölüm Mümit isminin bir tecellisidir. Yani, bu isimler, o varlıklarda yahut hadiselerde kendini gösterir, tanıttırırlar.

“Felasifenin dalaletince, icad ile nakış birdir. Ve o dükkân sahibi de mûcib-i bizzâttır.”
Bu ifade, Allah’a inanmayan bilim adamlarının bu İlahi dükkan ve mahzendeki eşyayı nasıl değerlendirdiklerini ortaya koyuyor. Onlar, bu eşyayı Allah’ın icad ettiğine de inanmazlar, bu varlıkların İlahi isim ve sıfatların birer tecellisi olduğuna da.

“İcad ile nakış birdir,” ifadesi onların eşyanın yaratılışı üzerinde hiç kafa yormadıklarını, sadece gördükleri varlıkların neye yaradıkları, ne gibi özellikler taşıdıkları üzerinde durduklarını bildiriyor.

Onlardan bir kısmı da, Allah’ın iradesini inkâr ederek, güneş ışık vermeye mecbur olduğu gibi Allah da bu varlıkları yaratmaya (haşa!) mecburdur, diyorlar.

Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin, bu son kısmı, insan aklının İlahi hakikatleri anlamada nasıl yetersiz kaldığına  bir örnek olarak verdiğini düşünebiliriz.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.