Habibi Nacar YILMAZ
'Nasibini Unutma'
Bir önceki yazımızda, Kasas Sûresi'nin 77. Âyetinde geçen 'iyilik' (ihsan) meselesini işlemiş, incelemiş ve asıl iyiliğin ne olduğunu anlamaya çalışmıştık. Fakat fikrim bu âyetin içinden bir türlü çıkamıyor. Âyette geçen (Dünyadan nasibini unutma" kısmını anlamaya, kaynağına inmeye, bazen de bunu sesli düşünmeye çalışıyoruz.
Geçen hafta başında, Diyanetten, Trabzon Müftülüğünde çalışan, çok değerli vaaz arkadaşlarımız Musa Öztürk, Yavuz Kurt ve Serdar Hocalarımızla, Hüseyin hocalarımız dükkâna uğradılar. Müftülükte onlara ne zaman uğrasam ya bir ilim meclisi olarak müzakere hâlinde ya da başka bir mekânda konuşmak için hazırlık üzere bulurum onları. Yavuz Kurt hocamızın hem doktora çalışması hem de çok değerli dört kitap çalışması da var. Müsait zamanda onları okuyup değerlendirmeye çalışacağız.
Hocalarımızla ayaküstü, kısa sohbet imkânımız oldu. Musa Hocamız, Risale-i Nurlarla ilgili bir tartışma programından yola çıkarak, bazılarının Nurlara itirazlarındaki temel eksikler ve ihatasız yaklaşımlarından şikayetçi oldu. Gerçekten öyle değil mi? Anlı şanlı bir hocamız, büyük bir çarpıtma örneği olarak "Said Nursi Risale-i Nurlar bana nüzul etti." demiş diye, kitabında bile yazmıştı. Bunun aslının öyle olmadığını, doğru cümlenin "Risale-i Nur'lar doğrudan doğruya Kur'an'ın feyzinden mülhemdir ve semâ-yı Kur'ani'den ve âyetin yıldızlarından iniyor, nüzul ediyor." şeklinde olduğunu anlattık değerli hoca arkadaşlara.
Said Nursi'nin asrımızda bir Ehl-i Sünnetin kalesi olduğunu, yazdıklarının, hayat ve hatıratının bu çerçevede değerlendirilmesi gerektiğini hatırlattım. Ona böyle bakmayanlar, Nurları kendi ayarsız ölçüleriyle değerlendirince de bazen tenkidin ölçüsü kaçabiliyor. Yoksa herkese açık eserler, çarpıtmadan her zaman tenkide de açıktır.
Hocalarımızı bulmuşken onlara, Kasas Sûresinin 77.Âyetinde geçen "Dünyadan nasibini unutma." kısmını da sorduk. Bu konuda merhum Elmalı'nın âyete getirdiği izahı anlattık. Sonrasında, Ömer Nasuhi Bilmeni de incelediğimizde, onun da tefsirinde aynen Elmalı gibi, aynı noktalara parmak bastığını anladık.
Bu âyetin "Nasibini unutma." kısmına, Elmalı ve Bilmen Hocalarımız "Dünya ahiretin mezrasıdır." hadisinden yola çıkarak, "nasib" kelimesine "ahirete götürülecek mal" anlamını veriyor. Yani dünya ve dünya nimetleri, dünyada kalacağına göre, onlar "nasip" şumülüne dahil değildir. Çünkü bunların hepsi, dünyada kalacaklar. Ölümle beraber seninle gelmeyeceklerinden, senin nasibin sayılmazlar. Sadece onların yanından geçmiş, onlarla bir müddet birlikte bulunmuşsun, demektir. Halbuki bizler, nasib kelimesini daha çok, hayır yolunda harcamalar yapmanın yanında, dünyada da yaşıyorsun, yaşayacağını düşün ve kendini de unutma, kendine de mal ayır, anlamında biliyorduk.
Bu orijinal ve çok dikkat çekici tefsir ve tespitler, aklıma takıldığı gibi; Risale-i Nurlardan Dokuzuncu Mektubun izahlarını hatırlattı bu fakire. Biraz ifrat edebilirim ama bu yaşımıza ve yakînî tecrübelerimize istinaden diyebilirim ki özellikle 9. Mektub ile 30. Söz'de "Mühim Bir Sual" başlığı altında "Muhabbet ihtiyarî değil." cümlesiyle başlayan kısımlar, hem bu 'nasib' meselesini temellendiriyor hem de dünya ve içindekilere nasıl bakmamız, yaklaşmamız lazım geldiği noktasında, tam ve geçerli ilmihâl dersi veriyor.
"İlm-i hâl" kelimesini iyi anlamak gerekir. Hâl ilmi, adı üzerinde. Hâl ilmi, ne demek? Biz ilmihâl derken, bunu muamelat ile ilgili fıkıh olarak anlıyoruz. Yani anlık ve günlük hayatımızı nasıl tanzim edeceğimizi ilmihâl kitaplarından öğreniyoruz. Peki, bunun bir de niçin kısmı var. Yani niçin böyle tanzim edeyim hayatımı? Daha anlaşılır ve görünür şekilde soru sorarsak; "Namazı böyle kılacağız, elimizi böyle bağlayıp rükû ve secdemizde şöyle hareket edeceğiz." Tamam da niçin namaz kılacağız, niçin rükû ve secdeye gideceğiz, bunun da bir ilmihâlinin olması lazım değil mi? Eşimize, dostlarımıza, anne ve babamıza iyi davranacağız da niçin böyle iyi davranacağız? Kazancımız nedir? Dünyayı sevmeyeceğiz, anladık da üzerinde yaşadığımız yeri sevmeden, iç içe nasıl yaşayacağız? Sonra niçin sevmeyeceğiz? Ya da neresini sevip nereyi sevmeyeceğiz? Dünyada yaşadığımıza göre, dünyayı sevmeden nasıl yaşayacağız? Asıl ve hatta en gerekli ve asıl ilmihâlin en gerekli olan kısmı da burası değil midir? Yoksa, muamelât kısmının eksiklerinin telafisi, hem kolay hem de her zaman mümkün.
Dokuzuncu Mektup'ta Üstad, dünyaya ait işleri kırılmaya mahkûm şişeler olarak niteliyor. Bunu belki eksik veya yanlış anlamış olabilirim. Ama kendimden bir örnek vereyim. Tam ezan okunuyor, namazı dükkânda da kılabilirim. Ama az yakınımızda mescit de var. Hatta o anda müşteri de geldi. Cam parçalarını değil de elmasları tercih noktasında ne yapmalıyım? Müşteriyi tehir edip mescide gidersem, işte sağlam elması; aksi ise, kırılmaya mahkûm camı tercih etmiş olacağım. Aynı şey, evde olduğumuz zamanlarda da başka şekilde karşımıza çıkıyor. Zekât, infak, sadaka, hizmete katkı meselelerinde ilâ meratibihe bir şekilde bu tercih durumunu yaşıyoruz.
Asıl meramımı ise, 9. Mektup'taki şu kısım veriyor:
"Hem mala ve câha karşı şiddetli bir hırs gösterir. Bakar ki muvakketen onun nezaretine verilmiş o fâni mal ve âfetli şöhret ve tehlikeli ve riyâya medâr olan câh (makam) o şiddetli hırsa değmiyor. Ondan, hakikî câh olan merâtib-i mâneviyeye ve derecât-ı kurbiyeye ve zâd-ı ahirete ve hakikî mal olan a'mâl-i sâlihaya teveccüh eder. Fenâ olan hırs-ı mecâzî ise, âlî bir hasret olan hırs-ı hakikîye inkılap eder."
"Hakikî makam" neymiş? Allah olan yakınlığımız. Diğer makamlar, bir müddetliğine seninle beraber. Dünyada bile geçici olarak müdür ya da komutan oluyorsun. Asıl noktayı ancak gelebildik. İşte, dünyadan asıl nasiplenmemiz de "hakiki mal olan a'mâl-i sâlihaya teveccühümüzle" oluyor. Senin dünyadan nasibin, ahirete gönderebildiklerin, kabirle birlikte seninle devam edebilenlerdir. Âyet, bunları unutma, diyor. Üstad da bunun gerekçelerini hem 9.Mektup'ta hem de 32. Söz'de temellendiriyor. Dünyada ve içindekilerle birlikte yaşadığımıza göre, bütün hayatımızı ve emanetimizde olanları hakikî mal derecesine çıkarıp onları nasibimiz yapmanın yollarını aramalı ve bulmaya çalışmalıyız. Asıl ilmihâl budur.
Evet dostlar, işte biz de Kur'an'dan ve O'nun hakikî tefsiri olan Risale-i Nurlardan nasibimizi aramaya ve azâmî derecede nasiplemeye çalışıyoruz.
Selam ve dua ile.
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.