Ali Murat GÜVEN

Ali Murat GÜVEN

Eminim ki Kültür A.Ş. yönetimi bu teklifime kayıtsız kalmayacaktır

Mâlûmunuz, bizim mütedeyyin câmiâ olarak en hassas olduğumuz insanî erdemlerden biri de "vefâ"dır. Aramızdan binbir zorluk içinde yetişen ve bizlerin maddî-manevî kalkınmasında büyük emekleri geçmiş bir uzun yol rehberine ya da artık hatıralarda kalmış olan eskimez nitelikteki kültürel değerlerimize vefâ sergilememiz gerektiğinde heyecandan elimiz ayağımız birbirine karışır, o vefâmızı nasıl ortaya koyacağımızı şaşırırız.

Hele de büyük bir toplumsal dönüşümün yaşanmakta olduğu 2000'lerde İslâmi kesimi İslâmî kesim yapan bu gibi "vefâ hareketleri"nde müthiş bir yol alınmış durumda... İnsanlar, üzerlerinde hak sahibi olan ustalarını eskisine göre daha bir arayıp soruyor; özellikle bilim, sanat, siyaset ve düşünce alanında bugünkü konumlarını borçlu oldukları saygıdeğer kişiliklerin -yalnızca bayramda seyranda değil, aynı zamanda sair günlerde de- bir dediğini iki etmiyorlar.

Sizin anlayacağınız, manzara "tadından yenmez" bir görünümde...

Ben, bu "vefâ" olayına, kendi uzmanlık alanımdan hareketle, daha ziyade sinema arenasında kafayı takmış durumdayım.

Bu sayfalarda bizimle birlikte yaşlanan kıdemli takipçilerimiz çok iyi bilirler. Geçmişte, Yücel Çakmaklı ve Mesut Uçakan gibi "millî sinema" akımı ustalarının henüz sağlıklarında, bizlere alternatif bir sinema anlayışı sunmak adına yaşadıkları çileli ömürlere ciddi boyutta birer borcumuz olduğunu pek çok kez dile getirmiş, "paranın ve imkânın üzerinde oturan ağabeyler"i göreve davet etmiştim. Bereket versin ki, en karanlık zamanlarda bile elinde mum olan birileri çıkıp geliyor. Özellikle, 2005 ve sonrasında yaptığım sayısız patırtının ardından, en verimli çağında ebediyete uğurladığımız Yücel ağabey ve ona paralel olarak da -Allah kendisine uzun ömür ve sağlık versin- Mesut ağabey için hem ülke çapındaki ilçe belediyeleri, hem de İstanbul Büyükşehir Belediyesi kalite çıtası yüksek bir kaç etkinlik düzenledi.

Gerçi, başını Mecidî, Von Trier ve Tarkovski'den kaldıramayan bazı ultra-entel İslâmcı artistlerin öteden beri pek sallamadığı, öncülerini değersiz gördükleri bir sinema akımıdır "millî sinema"; fakat bizim gibi neyin ne olduğunu, nereden gelip nereye gittiğini iyi bilen belli bir kuşak için o çabaların çok derin bir anlamı vardır. Andığım kesim, biz ne dersek diyelim, bu konuda herhangi bir etkinlik de yapmadı, mâlûm sanatçılara ilişkin yayınlar da hazırlamadı. Fakat, bir avuç müdavimleri dışında kimse kendilerini ciddiye almadığı için tafralarıyla kaldılar sonuçta... Hatırı sayılır bir çoğunluk ise 2005-2011 periyodunda Türkiye'de "millî sinema" düşüncesine yapımcı, yönetmen, oyuncu ve senarist olarak hizmet edenlere vefâsını iyi kötü gösterdi, halen de göstermeyi sürdürüyor. Kanalımız TV Net'te daha dün akşam yayımlanan, Salih Tuna üstâdın hazırlayıp sunduğu "La Havle" programında, söz konusu akımın önde gelen oyuncularından rahmetli Hasan Nail Canat'ın anılması da çok önemsediğim bu tür vefâ gösterilerinden en sonuncusuydu.

Öte yandan, son yıllarda gerçekleşen böylesi saygı duruşlarında epeyce hakkı yenmiş biri var ki onun şahsına ve emeklerine ilişkin vahim açığı kapatabilmek için geçen ayın ortalarında bir kez daha harekete geçtim.

Sevgili İsmail Güneş'ten söz ediyorum sizlere, hani şu yaptığı filmlerle İtalya'da "Cumhurbaşkanlığı Büyük Ödülü" falan kazanan, fakat ülkemizdeki festivallerde ise âdetâ böyle bir yönetmen hiç yaşamamış gibi davranılan değerli dostum ve ağabeyim Güneş'ten... Şaka değil bu son dediğim, Güneş'in ödül portföyünün büyükçe bir bölümü, hakikaten de yurt dışından gelen ödüllerden oluşuyor. Çünkü, o, Türkiye'nin sanat mafyasını yöneten ve yönlendirenler için görmezden gelinmesi elzem bir "sağcı", alnı secdeye değen bir "gerici"... Ki zaman zaman, "The İmam" örneğinde olduğu gibi, sol entelejansiyaya şirin gözükmek, onlar arasında kabul görmek için Güneş'e karşı aynı aşağılayıcı ağzı kullanan yarı-aydın İslâmcılara da rastlamaktayız gazetelerin sütunlarında... Doğal karşılıyorum, çünkü devir tam olarak böyle bir devir...

İşte, o İsmail Güneş, içinde bulunduğumuz yıl itibarıyla, sinema mücadelesinde yönetmen olarak 25 yılı geride bırakmış bulunuyor. Yaptığım hesabın mantığı da çok basit, kendisi 1970'lerin ortalarından 1986'ya kadar önce kısa filmci, ardından da Türk sinemasının unutulmaz yönetmenlerinden Natuk Baytan'ın asistanıydı. 1986'da, ustasından aldığı icazetle ilk filmi "Gün Doğmadan"ı çekti. Bana göre, bir "ilk film" için fazlasıyla aşkın bir çalışmaydı "Gün Doğmadan"... Aynı zamanda giriş yazılarıyla da Güneş'in bizatihi kendisinin "vefâ"ya ne denli önem verdiğini gösteren eşsiz bir örnekti. Bu filmin giriş jeneriğinde, Türk sinema tarihinde ilk ve -en azından şimdilik- son olmak üzere "Ustam Natun Baytan'a" cümlesi bulunmaktadır. Böyle ince bir jest, bütün tarihçesi nankörlük üzerine inşâ edilen Yeşilçam'ın tarihinde o tarihe kadar ne duyulmuş, ne de görülmüştür.

* * *

Geçen Ağustos ayının 19'unda, yani 42 günlük yıllık iznimi tükettiğim günlerde, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin iştiraklerinden Kültür A.Ş.'nin Kâğıthane-Miniatürk Parkı'nın içinde düzenlediği bir iftar yemeğine davet edildim. Evden çıkarken, "Neme lâzım, belki orada Kültür A.Ş.'nin genel müdürü Harun Maden beyefendiyi görür ve konuyu kendisiyle ayaküstü de olsa konuşurum" diyerek, yanıma üç-dört sayfalık bir teklif dosyası aldım. Nitekim, Sayın Maden'i yemekte görüp konuştum da... Ona, "Vefânın muhafazakâr kesimi ayakta tutan en güçlü değerlerden biri olduğundan hareketle, sanatçılarımıza yönelik böylesi vefâ gösterilerini mümkün olduğunca artırmalıyız" diyerek elimdeki dosyayı sundum. Dosyanın başlığı ise "İsmail Güneş / Sinemada 25'inci Yıl Toplu Gösterisi"ydi.

Harun Bey dosyayı elimden memnuniyetle aldı, bizzat inceleyeceğini belirttikten sonra, "Kültür A.Ş.'nin sinema alanındaki organizasyonlarıyla meslektaşınız İhsan Kabil Bey ilgileniyor, konuyu ona da bir inceleteyim" dedi. Eh, bendeniz hiç bir yere hazırlıksız gitmediğim için, "Merak etmeyiniz, aynı dosyadan kendisine de takdim ettim" diye karşıladım bu sözleri. Hakikaten, daha bir kaç dakika öncesinde değerli dostum ve meslektaşım İhsan Kabil'e de teklif dosyasının başka bir örneğini vermiştim.

İsmail Güneş... Önce Natuk Baytan'ın olgunluk dönemi ürünlerindeki baş asistanı, ardından da gazeteci, yazar, senarist ve aksiyon adamı Ömer Lütfi Mete'nin uzun yol arkadaşı... Bizlere "Gün Doğmadan"dan "Beşinci Boyut"a, "Çizme"den "The İmam"a, "Ateş Böceği"nden "Sözün Bittiği Yer"e kadar, her biri medya ve kamuoyunda uzun süre konuşulup tartışılmış, ses getirmiş filmleri -meslek hayatı boyunca yaşadığı dehşetengiz çileler pahasına- armağan eden aziz bir sinemacımız...

Ve kendisi bu yıl sessiz sedasız bir şekilde beyazperdedeki 25'inci yılını geride bırakıyor. Geçen Temmuz ayında, yine onun üzerine bir yazı hazırlarken fark ettim bu ayrıntıyı; dediğim gibi hiç zaman yitirmeden de İstanbul'da kültür ve sanatın kalesi Kültür A.Ş.'ye gerekli sunumu yaptım.

Sayın Harun Maden ve sinema alanındaki danışmanı İhsan Kabil ağabeyimizin, aramızdan çıkan bu değerli sanatçıya yönelik alabildiğine mütevazı bir vefâ programına gereken ilgiyi göstereceklerini, mâliyeti taş çatlasın bir Yılmaz Güney, Zeki Demirkubuz, Nuri Bilge Ceylan toplu gösterisi ya da sergisinin onda birini ancak bulabilecek, dahası her aşamasını bizzat üstlenmeye hazır olduğum böyle bir etkinliğe lâyık olduğu önemi atfedeceklerini ve bizlere gerek Güneş'in filmlerine ilişkin bir retrospektif (geçmişe bakış) düzenleyebilmemiz, gerekse onu iki-üç konuşmacının yer alacağı bir panelde konuk edip sonrasında kendisine bir takdir plaketi sunabileceğimiz orta karar bir etkinlik için İstanbul genelindeki düzinelerce kültür merkezinden birini tahsis edip, mini minnacık bir kırtasiye harcırahı vereceklerine olan inancım tam...

19 Ağustos akşamından bu yana, Kültür A.Ş. yönetiminden gelecek müjdeli haberi sabırsızlıkla beklemekteyim. Eminim ki böyle bir etkinlik sayesinde, vaktiyle Güneş'i sinemaya kazandıran ve pek çok senaryosunu bizzat kaleme alan rahmetli Ömer Lütfi Mete'nin de ruhu şâdolacaktır.

(Not: Efendim? Duyamadım, ne dediniz? / Evet, evet, doğrudur, biz hâlâ buralardayız!)

* * *

"Sanat, Allah'ın insana vermiş olduğu bir emanettir."

Dr. Ali Şeriatı

Yeni Şafak

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.