Habibi Nacar YILMAZ

Habibi Nacar YILMAZ

Devamı olmayanın lezzeti olur mu?

A+A-

"Nefs-i natıkanın (kısaca insanın) en yüksek matlûbu, devam ve bekadır." 

Hangi sosyoloji ya da psikoloji kitabında ya da insanı ele alan hangi sözde mutluluk reçetesi dağıtan yazılarda, böyle bir cümle gördünüz veya duydunuz?

Devam ve beka istemek... Ne kadar derin ve bir o kadar da asîl ve değerli bir arzu. Başka bir Mesnevi çevirisinde ise, "Bekası olmayan şeyde hayır yoktur." cümlesi var. Hatta devamı daha önemli. "Hayat ile neticelenen ölüm, ölüme inkilâb eden hayattan evlâdır.

Bunlardan mülhemen "İnsan, devam ve beka ile lezzet alır." diyebiliriz. Yani biten ya da biteceğini bildiğin şey, ne olursa olsun lezzet vermiyor ve kimseyi doyurmuyor. Eğer lezzet alıyorsa ya da aldığını sanıyorsa, mutlaka onda hükmeden bu devam ve beka tevehhümü sayesindedir.

Beka ve devam tevehhümünün musibet ve ölümlerle bazen sarsıldığı da olur. Hemen imdada siyaset şarabı, şöhret hırsı, felsefenin uyutucu izahları ya da fısk(günah) çamuru da diyebileceğimiz medeniyetin sefahetlerinden biri yetişir. İnsan hayvan gibi olmadığından, "yalnız zaman-ı hâle ile müptela ve meşgul değildir." İnsan bulunduğu zamanın çeşitli hâllerinin yanında, geleceğin korkusu ve mazinin hüzün ve kederine de mâruzdur. Onlardan etkilenir. İşte bu mâruz kaldığı hüzün ve korkulardan, yukarıda saydığım uyuşturucularla kurtulamayanlar maalesef intihara kadar gidebiliyor.

İşte maddeciliğin öncülerinden ve bir yakınının sıkıntılarından muzdarip Beşir Fuat'ı hiçbir şey teselli edemediği için, inkârın verdiği cehlî bir cesaretle ölüm acısını yazabileceği bir intihar şeklini seçiyor. Nazım Hikmet'in izinden gittiği umutsuz maddeci şair Mayakovski ise, umutsuzluk kurbanı. Asıl gayretin ve hamiyetin şiddetli mânilere karşı şiddetli mukavemet olduğunu ve "çabuk ümitsizliğe dönen hamiyetin hamiyet olmadığını" tâ hürriyetin başında ilan eden Said Nursi, izahı zor baskı, tecrit, imkansızlıklara karşı, cihad ve mukavemetini aksatmadan ve eksiltmeden sürdürmüştür. Çünkü o, Peygamber-i Zişan'ın yolundaydı ve rehberi ümit kitabımız Kur'an'dı. 

İşte intiharı seçen romancı ve mücadeleci insan Zweig'in eksiği de bu rehberlerden mahrumiyetiydi. Kabir ve haşre doğru uzun bir seyrüseferin dünya durağında bulunan insanın önündeki zülümatı dağıtacak onun gözüne ışık, dizine fer, gönlüne İnşirah ve aklına istikamet ve ruhuna mukavemet verecek salt akıl olabilir mi? Sönük akıl, insanı Rahman'ın hazinesinden, Kur'an'ın güneşinden mahrum bırakınca; çarnaçar kalan insan, başına "indirilen darbeler ve yüzüne vurulan tokatların" biteceğini ve onların zevalini düşünemiyor, onlara mukavemet edemiyor. Geçici çare gördüğü sarhoşluk da işe yaramayınca, örneklerde olduğu gibi intiharı seçiyor. Artık hiçbir şey onu işba etmiyor, doyurmuyor. Ne yazdıkları ne dostları ne de aşkları... Hepsi devamsız çünkü. Hizmetindeki dünya dahil yapışıp teselli alacağı kimse ona ferah verip yaşama heyecanı katamıyor. Kutsî bir davası yok ki hayatı hakir görüp erkekçe, mertçe o davanın hizmeti ona heyecan versin. Sığınacağı, iltica edeceği, yardım taleb edeceği Rabbini tanımıyor ki ona müracaat etsin. Devamı olmayan ve 'an'a sıkışan hayatın anlık zevkleri de hayatını sürdürmeye kâfi gelmiyor. Çünkü o zevklerin de devamı yok.

Basit bir yüzüğünü bile kaybettiğinde, huzuru bozulan insanın sahip olduğu insaniyet gibi bir değerini, mahbubunu, matlubunu kaybetme korkusu karşısında, ödü kopması gerekir. Arkamıza aldığımızda belimizi kıran, elimizde tuttuğumuzda elimizden kaçan ve sonunda meccanen kaybedecek olduğumuz bu insaniyetimizi muhafaza edip devamlı kılmanın ve onu ebedî olarak elimizden kaçırmamanın bir yolu olmalı değil midir? Bunun en esaslı çaresi ve yolu da o hayatı ve beraberindeki insaniyeti sana hediye eden Dâim-i Bâkinin zikrinden başka ne olabilir? 

Evet, kaybolan, devamı olmayan şeylerin arkasına düşmeyi fıtrat istemediği gibi, insan olan insana da yakışmaz, yakışmıyor zaten. İşte büyük peygamber Hazret-i İbrahim'in kelâm-ı İlâhiye giren ve kâinatın zeval ölümünü ilan edip "Batan, kaybolan muhabbete değmez." manasındaki "lâ uhibbul  âfilin" ifadesi, bütün bu anlattıklarımızın bir özetidir bir bakıma. 

"Güzel değil batmakta olan bir mahbub (sevgili)" Senin Samed aynası olan kalbini kaybolana bağlayamazsın. Hatta fikrin merakına, gam ve kedere, küçük bir teessüfe bile değer görmüyor üstad kaybolup gideni. Fiyatı bir teessüf bile etmeyen bir mal, met'a kalbin içine girebilir mi? İnsan zaten devamsız...Devamsız, başka bir devamsızı neylesin, hangi derdine çare olabilir ki? O zaten kendisini fenadan kurtaramamış.

Demek bâkiyi arayan büyük cevher olan ruh, bütün mevcudat üzerine şöyle bir "Lâ uhibbul âfilin" merhemini sürüyor, sigasını çekiyor ve hakikî beka için bize, "Beka istiyorsan, mülkündeki eşyayı mahbub-u hakikî yolunda feda et." adresini gösteriyor. 

Evet dostlar, kalpler ancak Dâim-i Bâkinin zikriyle huzur bulduğu gibi, "Zikirden hâli her söz boş lakırdı, tefekkürden hâli olan her sükût sehiv (yanlışlık), ibretten hâli olan her nazar da lehviyat (boş iş) demektir. 

Selam ve dua ile.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
1 Yorum