Elif GÜNEŞTEKİN

Elif GÜNEŞTEKİN

Sen Mühendis misin?

Bismillah

Evet, ben bir mühendisim. Bu yazıda anlatmak istediğim, cetvel ve pergelle çizdiklerim değil. Maksadım o çizgilerin arkasında ki hakikatler.

Bir inşaat, makine veya uçak mühendisi; bir köprü veya bina inşa edilirken oluşabilecek statik hesapları, maddî kuvvetlerin birbiriyle olan adaletli dengesine dayandırır.

Çünkü bilir ki, her bir maddenin fıtri sınırını gözetmek ve fiziksel kuvvetlerin o sarsılmaz mizanına tam riayet etmek zorundadır.

Maddenin en katı hali olan demirin yumuşatılmasıyla başlayan o kaba sanayiden, bakırın eritilip akıtılmasıyla kurulan o ince teknolojiye kadar her şey bu dengeyle iş görür.

Demir, doğadaki en sert ve mukavemetli elementlerden biridir. Ancak ham haliyle işlenmesi, şekil verilmesi ve insana hizmet edecek bir vasıta haline gelmesi zordur. Kur’an’da geçen “Demiri onun için yumuşattık” ifadesi, işte bu maddenin sertliğinin kırılmasını ve insanın ona tam manasıyla hükmedebilmesini temsil eder. Demir yumuşatılmadan ne hayatı koruyacak sarsılmaz zırhlar ve kaleler yapılabilir, ne de toprağı işleyecek sabanlar üretilebilirdi.

Demirin adeta bir hamur kıvamına gelmesi makineleşmenin temelidir. Bugün yüksek binalardan, gemilere ve uzay araçlarına kadar her şey, demirin şekillendirilebilir olma özelliğine dayanır.

Sebe suresinin Ayetinde geçen “ayn-ı kıtr”, eritilmiş bakır olarak ifade edilir. Hazret-i Süleyman Aleyhisselâm için bu madenin bir pınar gibi akıtılması, sıvılaşma ve alaşım teknolojisine işaret eder. Bakır, eritildiğinde diğer metallerle kolayca karışabilen, elektriği ve ısıyı en iyi ileten elementlerdendir.

Bakırın eritilip akıtılması, insanoğluna madenleri birbiriyle eriterek birleştirme fikrini açmıştır. Erimiş maden, kalıplara dökülerek borulara, sütunlara, kaplara ve mimari levhalara dönüşür.

Yirminci Sözde; “Büyük bir resule, büyük bir halife-i zemine, büyük bir mu’cize suretinde, büyük bir nimet olarak; telyin-i hadîddir ve demiri hamur gibi yumuşatmak ve tel gibi inceltmek ve bakırı eritmekle ekser sanayi-i umumiyeye medar olmaktır.” Madem bir resule, hem halife yani hem manevî hem maddî bir hâkime, lisanına hikmet ve eline san’at vermiş; o halde lisanındaki hikmete ve elindeki san’ata sarihan teşvik etmektedir.”

Demirin hamur gibi yumuşatılması şekil vermeyi ve gücü; bakırın eritilip akıtılması ise akışkanlığı, birleştirmeyi ve imar etmeyi temsil eder. Mülk âlemindeki tüm maddî terakki, zerrelerin bu iki itaatine ihtiyaç duyar.

Hazret-i Süleyman Aleyhisselâm’a hem mahlûkatın dilini çözme hem de eritilmiş bakır pınarlarına hükmetme lütfunun aynı anda verilmesi tesadüf değildir.

Bir mucize, maddedeki en ince ses akımlarını yakalamanın manevî ufkunu çizerken; diğer mucize, o akımları taşıyacak, işleyecek ve her yere ulaştıracak maddî altyapıyı insanlığın eline teslim etmiştir.

Bugün mikrofonların, hoparlörlerin ve akustik cihazların içindeki o küçücük bakır sargılar, havadaki ses dalgası ile elektrik akımı arasında birer köprü vazifesi görür. Şimşek hızıyla akan o sinyaller, bakırın o itaatkâr zemininde sese ve manaya inkılap eder.

Kadir-i Zülcelal, mülk âlemindeki bu nurlu sanat sergisini kurarken, her olayı birbirini tamamlayan birer zincir halkası gibi dizmiştir. Mahlûkatın o en gizli frekanslarını işitme mucizesi bir gaye ise, eritilmiş bakır o gayeye hizmet eden en sadık ve en latif bir hizmetkârdır. Biri bilginin ve sesin sınırlarını göklere çıkarırken, diğeri o bilgiyi yeryüzünde taşıyacak damarları inşa etmiştir.

İşte tam bu noktada görürüz ki, işlediğimiz demir ve bakır atomları da aslında İsm-i Adl ve İsm-i Mukaddir’in fıtrata koyduğu hassas birer ölçü ve miktar kodudur.

Mülk âleminde her elemente özel bir vazife verilmiştir. Bakır, gümüşten sonra elektriği ve ısıyı en mükemmel ileten elementtir. Atomik yapısındaki serbest elektronlar o kadar latif ve itaatkârdır ki, en küçük bir potansiyel farkta adeta bir derya gibi akmaya başlar.

Bugün dünyayı saran o enerji ağlarını, şehirleri aydınlatan nurları ve saniyede milyarlarca veriyi taşıyan mikroçipleri düşündüğümüzde, Hazret-i Süleyman Aleyhisselâm’a bir pınar gibi akıtılan o eritilmiş bakırın hikmeti daha da derinleşir.

Eğer bakır eritilip incecik tellere, kablolara ve levhalara dönüştürülemeseydi, üretilen elektrik enerjisi santrallerde mahpus kalacak, mekânlar arası o nurlu bağ kurulamayacaktı.

Telgraf hatlarından akıllı cihazlara kadar medeniyetin üzerine kurulduğu tüm dijital aynalar, bakırın o muazzam iletkenlik sırrını gösterir.

İşte bu noktada Üstadım Said Nursî hazretleri, “Evet telyin-i hadîd, yani demiri hamur gibi yumuşatmak ve nühası eritmek ve madenleri bulmak, çıkarmak; bütün maddî sanayi-i beşeriyenin aslı ve anasıdır ve esası ve madenidir.” (Sözler 256.sh) buyururken, sadece kaba demircilikten bahsetmez. Geleceğin nurlu teknolojilerine, enerji hatlarına ve maddenin en derinindeki o elektron akışına da şeffaf bir perde açar.

Aslında o bakır hatlarla ilettiğimiz o görünmez ses frekansları ve akımları, mülk âlemindeki harika birer bilgi programı ve şifreli koddur. Maddedeki bu “kod ve program” hakikatini görmek için uzağa gitmeye gerek yok; kendi hücrelerimizin kalbine, DNA’mıza baktığımızda da o muazzam bilgi programını, milyar harflik o şifreli sarmal geometriyi görürüz. Demek ki zerrelerden kürelere kadar her şey ilahî bir yazılımla idare edilmektedir. Fıtrî bir ölçüdür ki; bilmediğiniz bir maddenin ne sırrına erebilir, ne de ona hükmedebilirsiniz.

Rahman, fenn-i hendeseyi bize öğretti. Ama öğrettiği şey, sadece formüllerden ve hesaplardan ibaret değildir. Biz, bu fenni kullanarak cüz’î bir kısım şeyleri yapabilmekteyiz. Neticeyi hesaplayarak hareket etmek zorundayız. Çünkü her mühendislik kararının bir sonucu vardır ve bu sonuç, sadece kâğıt üzerinde kalmaz; canlara, toprağa, suya, havaya dokunur.

Bir düşünelim:

Bir baraj inşa edeceksiniz. Teknik olarak her şey hesaplanmıştır. Statik sağlamdır, beton dayanıklıdır, su tutma kapasitesi yeterlidir. Lakin bu barajın kurulacağı yerin yakınında bir köy vardır. Baraj gölü oluştuğunda, o köyün ahalisi zarar görecek midir?

İşte tam bu noktada mühendisliğin hakikati ortaya çıkar. Sadece hesap yapan bir mühendis, barajın teknik olarak çalıştığını görür. Ama akıbeti düşünen, adaleti gözeten bir mühendis der ki:

“Bu köyü başka bir yere taşımalıyız. Bu bir maliyettir, evet. Ama bu, adaletin bedelidir.”

İşte bu düşünceyle hareket edildiğinde, o mühendisin arkasındaki İsm-i Adl tecelli eder.

İşte bu ölçüyle hareket edildiğinde, o mühendisin arkasındaki İsm-i Mukaddir tecelli eder.

Ve bu tecelli, yalnızca mühendisin kalbinde ve vicdanında kalmaz. O, elindeki pergeli tuttuğu anda, çizdiği her dairede bu iki ismin izini takib ederek işler.

İşte bu noktada, 32. Söz’ün Üçüncü Mevkıfı’nın ifadesiyle:

“Öyle ise ilim ve hikmet pergeli kendini gösterecek…”

Kâinat sarayındaki zerrelerden yıldızlara, demir ve bakır atomlarının fıtratından barajlara kadar her şey, bir pergelin ucuyla milimetrik olarak çizilmiş gibidir. Mühendisin elindeki o hendese pergeli de aslında bu küllî pergelin yeryüzündeki tecellisidir.

İşte bu “ilim ve hikmet pergeli”, mühendisin masasında adeta bir kilim gibi iki büyük ismi nakşederek dokur.

Pergelin uçları arasındaki o milimetrik mesafe, maddedeki ve atomlardaki ölçüyü, yani İsm-i Mukaddir’i dokur.

O pergelin tam bir devirle kurduğu o sarsılmaz statik denge ise adaleti, yani İsm-i Adl’i dokur.

Yirminci Söz’de ifade edildiği gibi:

“Hendese bir fendir. Onun hakikati ve nokta-i müntehâsı, Cenab-ı Hakk’ın İsm-i Adl ve Mukaddir’ine yetişip, hendese âyinesinde o ismin hakîmane cilvelerini haşmetiyle müşahede etmektir.”

Demek ki ilim ve hikmet, hendese pergelinde bu iki esmayı birbiriyle sımsıkı bağlamaktadır.

Ve böylelikle.

Alınan bilgi, sadece bilgi olarak kaldığında eksiktir.

Alınan bilgi, harekete bina edildiğinde ise bir âyine vasıtası olur.

Tıpkı hendese gibi...

Hendese bir fendir. Bilgidir, tekniktir, formüldür; demirin, bakırın ve DNA’nın ilahî şifrelerini çözmektir.

Hendese bir âyinedir. O bilgi, adalet ve ölçü ile harekete geçtiğinde, arkasındaki ilahî isimleri gösteren bir ayna haline gelir.

Mühendis; işte o vakit sadece bir hesap adamı olmaktan çıkar

O vakit, İsm-i Adl ve İsm-i Mukaddir’in yeryüzündeki nurlu bir yansıması ve hakiki bir kemal mertebesi olur. Netice itibarıyla hendese, kuru bir fen olmaktan kurtularak kâinatın bir hakikati mertebesine yükselir.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.