Muhammed Numan ÖZEL

Muhammed Numan ÖZEL

Bir İnsanın İmanını Kurtarmak-1

İnsanlık tarihi boyunca yeryüzünde sayısız maddi ve mânevî mücadele yaşandı. Devletler kuruldu, devletler yıkıldı. Ordular yürüdü, fetihler yapıldı. Servetler biriktirildi, medeniyetler inşa edildi. Fakat bütün bunların üzerinde, değeri çoğu zaman fark edilmeyen bir mücadele daha vardı: İnsanların kalplerini imanla buluşturma mücadelesi.

Kur'ân-ı Kerîm'e baktığımızda peygamberlerin en büyük vazifesinin bu olduğunu görürüz. Hazret-i Nuh'un dokuz yüz elli yıl süren sabırlı daveti, Hazret-i İbrahim'in putperest bir topluma karşı tek başına verdiği mücadele, Hazret-i Musa'nın Firavun'a karşı tebliği ve nihayet Fahr-i Kâinat Efendimiz'in (asm) yirmi üç yıllık risaleti hep aynı gayeye hizmet etmiştir: İnsanları Allah'a iman etmeye davet etmek.

Çünkü insanın ebedî saadeti de ebedî hüsranı da imanla alâkalıdır.

Bugün birçok insan dünyayı değiştirecek projeler peşinde koşuyor. Kimi ekonomik kalkınmayı, kimi siyasî başarıyı, kimi teknolojik ilerlemeyi, kimi ilmî çalışmaları insanlığın en büyük meselesi olarak görüyor. Hâlbuki insanın kalbi imanla aydınlanmadıktan sonra sahip olduğu bütün imkânlar onu gerçek saadete ulaştıramıyor. Hatta elde ettiği şeyler o insanı daha da azdırıyor.

Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri bu hakikati şöyle ifade eder:

"İman hem nurdur hem kuvvettir. Evet hakikî imanı elde eden adam kâinata meydan okuyabilir." [1]

Bu cümle, imanın yalnızca bir bilgi meselesi olmadığını gösterir. İman, insanın ruhunu aydınlatan bir nur ve hayatına yön veren bir kuvvettir. İnsan iman sayesinde hadiselerin arkasındaki hikmeti görür, musibetler karşısında sabır bulur, nimetler karşısında şükre yönelir, gönlü inşirah bulur.

İşte bu sebepledir ki Kur'ân'da insanların imanına hizmet etmek son derece büyük bir vazife olarak gösterilmiştir.

Cenâb-ı Hak buyuruyor:

"Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et." [2]

Bu ayette dikkat çeken husus, davetin hikmetle yapılmasıdır. Zorlama ile değil, kaba kuvvetle değil, güzel söz ve güzel örneklikle...

Peygamber Efendimiz (asm) de aynı hakikati yaşayarak göstermiştir. Taif'te taşlandığında beddua etmemiş, Mekke fethedildiğinde intikam almamış, kendisine eziyet edenlere dahi merhametle yaklaşmıştır. Çünkü onun hedefi insanları mağlup etmek değil, kalpleri kazanmaktı.

Bir gün Hazret-i Ali'yi Hayber'e gönderirken şöyle buyurdu:

"Allah'a yemin ederim ki Allah'ın senin vasıtanla bir kişiyi hidayete erdirmesi, senin için kırmızı develerden daha hayırlıdır." [3]

O günün en kıymetli serveti kırmızı develerdi. Peygamberimiz (asm) ise bir insanın hidayetine vesile olmayı bütün dünya servetlerinden üstün tutuyordu.

Bu hadis, iman hizmetinin değerini anlamak için tek başına yeterlidir.

Bugün bir insanın maddî sıkıntısını gidermek elbette büyük bir iyiliktir. Bir yetimi sevindirmek, bir açın karnını doyurmak, bir hastaya yardım etmek son derece kıymetlidir. Fakat bütün bunlar dünya hayatıyla ilgilidir. İman ise insanın ebedî hayatını ilgilendirir.

Bediüzzaman Hazretleri bu noktada çok dikkat çekici bir ölçü verir:

"Bir adamın imanını kurtarmak ise, on mü'mini velayet derecesine çıkartmaktan daha mühim ve daha sevaplıdır." [4]

Çünkü velayet makamı imandan sonra gelir. Önce iman gerekir. İman yoksa diğer bütün manevî dereceler anlamını kaybeder. İşin temeli de imandır.

Asrımızın en büyük yarası da tam burada ortaya çıkmaktadır.

Geçmiş asırlarda insanlar daha çok günahlarla mücadele ederken, modern çağda doğrudan doğruya imanın esasları hedef alınmaktadır. Allah'ın varlığı, ahiret, kader, peygamberlik ve vahiy gibi temel hakikatler çeşitli fikir akımları tarafından sorgulanmaktadır.

İşte Risale-i Nur'un ortaya çıkış hikmeti de budur.

Bediüzzaman Hazretleri kendisini siyasî mücadelelere değil, doğrudan doğruya iman hizmetine vakfetmiştir. Çünkü o ve bu asrın en büyük probleminin iman zafiyeti olduğunu görmüştür.

"Risale-i Nur'un vazifesi, imanı kuvvetlendirip kurtarmaktır." [5]

"Biz bakıyoruz, bu zamanda en büyük ihsan, imanı kurtarmaktır." [6]

"Maksadımız; imanımızı kurtarmaktır, imana hizmettir, Kur'ân'a hizmettir. "[7]

"Bu zamanda en büyük ihsan, imanı kurtarmaktır."[8]

Gerçekten de insanlık tarihinin hiçbir döneminde fikirler bu kadar hızlı yayılmamıştı. Bir şüphe dünyanın öbür ucundan birkaç saniye içinde milyonlarca insana ulaşabiliyor. Böyle bir zamanda imanı kuvvetlendiren eserlerin önemi daha da artıyor.

Risale-i Nur'un muvaffakiyeti de burada yatmaktadır.

Bu eserler sadece nakil yapmaz; aklı ikna eder, kalbi tatmin eder, ruhu besler. Bir çiçeğin yaratılışından yıldızların hareketine kadar her şeyi Allah'ın varlığına delil olarak gösterir.

Mesela şu ifadeler ne kadar derindir:

"Herbir zîhayatta; bir sikke-i Ehadiyet, bir turra-i Samediyet vardır." [9]

Yani kâinatın her köşesinde Allah'ın birliğini gösteren mühürler bulunmaktadır. İnsan dikkatle baktığında bu mühürleri okuyabilir.

İşte iman hizmeti, insanlara bu mühürleri göstermektir.

Bir ağacı gösterip "Tesadüf eseri oluştu" demek kolaydır. Fakat o ağacın içindeki sanat mucizelerini, hikmetleri ve düzeni göstererek Allah'ın kudretini anlatmak iman hizmetidir.

Bir yıldızın varlığını görmek kolaydır. Fakat onu bir kudret mucizesi olarak okuyabilmek iman nazarı ister.

Risale-i Nur bu nazarı kazandırmaya çalışır.

Bu sebeple Nur hizmeti yalnızca kitap dağıtmaktan ibaret olmamıştır. Aynı zamanda insanların kalplerine ulaşma gayreti olmuştur.

Bediüzzaman'ın talebeleri sürgünlere gönderilmiş, mahkemelerde yargılanmış, hapishanelere atılmıştır. Buna rağmen hizmetlerinden vazgeçmemişlerdir. Çünkü onların gözünde mesele yalnızca birkaç kitap neşretmek değildi. Mesele, insanların ebedî hayatına dokunabilmekti. Eğer eser telif etmek olsaydı belki bir bu kadar daha eser telif edilir ve hizmet ikmâl etmiş bitmiş olurdu.

Bir insanın sonsuz hayatını kurtarmaya vesile olmak için çekilen sıkıntılar onlara hafif geliyordu.

Nitekim Kur'ân'da şöyle buyurulur:

"Kim bir kişinin hayatına vesile olursa bütün insanları yaşatmış gibi olur." [10]

Müfessirler bu ayetin manevî hayat için de büyük işaretler taşıdığını ifade etmişlerdir. Bir insanın imanının kuvvetlenmesine vesile olmak, onun manevî hayatına hizmet etmektir.

Bu sebeple İslam tarihinde büyük âlimler tebliğ vazifesini hiçbir zaman ikinci plana bırakmamışlardır.

İmam Rabbânî Hazretleri'nin mektuplarında sık sık insanların imanına hizmet etmenin önemine vurgu yapılır.

Abdülkadir Geylânî Hazretleri vaazlarıyla binlerce insanın hidayetine vesile olmuştur.

Hasan-ı Basrî Hazretleri gecelerini ibadetle geçirirken gündüzlerini insanlara hakikati anlatmaya ayırmıştır.

Çünkü onlar biliyorlardı ki insanın en büyük ihtiyacı ekmekten önce imandır. Ekmek birkaç saatlik açlığı giderir. Su birkaç günlük susuzluğu giderir. Fakat iman, ebedî hayatın saadetini kazandırır.

İşte Risale-i Nur'un asrımızdaki vazifesi de budur.

İnsanlara Allah'ı tanıtmak.

Kur'ân'ı sevdirmek.

Peygamber Efendimiz'i (asm) tanıtmak.

Ahireti hatırlatmak.

Ve kalplerde sarsılan imanları yeniden kuvvetlendirmek...

Ne mutlu tebliğ erlerine..

Devam edecek...

Selâm ve duâ ile.

Alakalı yazılar:

Bediüzzaman ‘Tebliğ ve İrşad’ dedi

Tebliğ ve Temsil

İman ve İslam Davasında Tebliğ Metodunda Şefkat Eksikliği ve Neticeleri

[1] Sözler

[2] Nahl, (125)

[3] Buhârî (7/3468)

[4] Tarihçe-i Hayat (289)

[5] Şualar (393)

[6] Barla Lâhikası (366)

[7] İşâratü'l-İ'caz (228)

[8] Tarihçe-i Hayat (482)

[9] Sözler (299)

[10] Mâide (32)

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.