Elif GÜNEŞTEKİN

Elif GÜNEŞTEKİN

Kulübe, Kafes, Makine: Mesnevi-i Nuriye'de Cisim ve Nefis Temsilleri

Üstadım Said Nursî Hazretlerinin nin Mesnevi-i Nuriye eserinde yer alan Katre Risalesi’nin Hâtimesi, insanın beden ve ruh yapısını ele alan hakikatlerdir. Katrenin Hakikatleri insanın cisim ile nefsi arasındaki ilişkiyi, temsiller ve benzetmelerle işler.

Hakikatler de dört temsil yer alır: Makine-i İlahiye, iki kabir arası, kulübe-kafes ve hüceyre-i kübra.

Hakikat’teki temsiller ile cismin ne olduğuna dair algı, giderek daralan ama anlamı derinleşen bir perspektif sunar.

Makine-i İlahiye ile geniş bir bakış açısı sunar. İnsan cismi, fenlerin fizik, kimya, biyoloji gibi tecelli ettiği bir sistemdir.

Kulübe -Kafes temsili ile daralan bir nazar sunar. Nefis için beden bir ikametgâh olan kulübe ya da hapsedilme yeri olan kafesdir. Bu, nefsin bedene göre konumunu orada misafir veya mahpus olduğunu vurgulanmaktadır.

İki Kabir Arası ile zamanı nazara verir. Bu, insanın ana rahmi olan ilk kabri ile ölüm ikinci kabir arasındaki köprü olduğunu hatırlatır. Bu cihetle cisim nefsin ebedi yolculuğunda s bir durak noktası gibidir.

Hüceyre-i Kübra ise Kâinatın tamamı, Allah’ın tecellisine açılan bir hücredir. İnsan bedeni ise o büyük hücrenin özeti gibidir.

Bu temsil zinciri; kâinatın her an yeniden yaratılışı, insanın kendi fiillerindeki kesbi ve insanın kendisini bedenin gerçek sahibi zannetme yanılgısı yani temellük davası gibi meseleleriyle doğrudan bir bağ kurar.

Evet Katrenin Hâtimesinin birinci hakikatınde şöyle ifade edilir;

“Çünkü nefis, nefsine mâlik olmadığı gibi cismine de mâlik değildir. Cismi ancak acib bir makine-i İlahiyedir. Kaza ve kader kalemiyle kudret-i ezeliye (bir cilveciği) o makinede çalışıyor.” (Mesnevî-i Nuriye-Katre)

Bu mehazla anlaşılır ki Nefis ile cisim arasında çift katmanlı bir mülkiyetsizlik vardır. Nefis önce kendi zatına, ardından cismine mâlik değildir. Cismin “makine-i İlahiye” olarak nitelenmesi, belagatte teşbih-i beliğ olarak adlandırılabilecek bir yapıdadır. Benzetme edatı ve benzetmenin dayandığı ortak özellik zikredilmeden, isim tamlaması yoluyla doğrudan bir özdeşleştirme kurulur.

Bu teşbihte; Bir makine, gündelik kullanımda, komutla işlenen bir sistem olarak bilinir; bu mehazda kendi başına işleme özelliği olmadan, haricen işletildiğini öğretir: "kaza ve kader kalemiyle kudret-i ezeliyenin bir cilveciği" o makinede çalışmaktadır. Bu, teşbihin karîne ile sınırlandırılmasının, yani benzetme aracının gündelik çağrışımının bağlamla dizginlenip asıl maksada yönlendirilir.

Evet makine, zihnimizi otomatik olarak "kurulumunu yaptıktan sonra, çalıştıranı terk eden, kendi mekanizmasıyla işleyen araç" düşüncesine yönlendirir. Bu, maddeci felsefenin Kâinata baktığı penceredir.

Mehazda ise, makineyi bedene teşbih ederken "kaza ve kader kalemi" ifadesiyle bu zihni çağrışımı baştan iptal eder. Yani "Bu zannettiğin kendi kendine teşekkül eden makine değil" der.

Şirki ortadan kaldırır. Esbabı basit camid şuursuz olduğunu kıyas ve temsille isbat eder.

Evet Üstadımın ifadesiyle; “Çünki, insanlar görmedikleri şeyleri kıyas ve temsiller ile bilirler.”

Evet bu mana ile Katrenin Mukaddemesinde; kâinata mana-yı harfiyle bakmayı öğreterek; Makinenin çalışma sebebini, içindeki yakıta veya elektriğe değil; "kudret-i ezeliyenin cilveciğine" bağlar.

Cilve ile, o makinenin her an yeniden yaratıldığına işaret eder. Yani makine, "bir kere kurulup bırakılan" değil; "her an yeniden kurulan" bir sistemdir.

Kalem ve cilve kelimeleri ile buradaki işleyişin sanatkârâne olduğunu nazara verir.

Böylece makine idrakımızda bağımsız bir nesne olmaktan çıkar; Sâni’in yed-i kudretinde daima tebeddül eden bir tezgâh hâline gelir.

“Evet, bu cisim ebedî değil, demirden değil, taştan değil... Ancak et ve kemikten ibaret bir şeydir. Bak zaman-ı mazi senin gibi gecmiş olanlara geniş bir kabir olduğu gibi, istikbal zamanıda geniş bir mezaristan olacaktır. Bugün sen iki kabrin arasındasın, artık sen bilirsin!…” (Mesnevî-i Nuriye-Katre)

Nefsi, kendisindeki sahiplik kimliğini bırakıp cismin fâniliğine yönlendirir. Burada dikkat çeken belagat unsuru, mazi ve istikbal zamanlarının birer kabir/mezaristan olarak somutlaştırılmasıdır. Bütün bir manzaranın geçmiş, şimdi, gelecek üçlüsünün tek bir bileşik tasvire dönüştürülmesi bakımından bu temsil, teşbih-i temsilî örneğidir. Müşebbehünbih (benzetilen) burada mekânsallaştırılmış zamandır; nefis ise bu iki mekân arasında konumlandırılan müşebbehtir yani kendisine benzetme yapılandır.

Cümlenin "artık sen bilirsin" ile kapanması, anlatıyı üçüncü şahıstan ikinci şahsa çeviren bir hitap değişimidir. Bu değişim dönüştürür; okuyucu tasvirin dışında bir gözlemci olmaktan çıkıp bu manzaranın muhatabı hâline getirir.

Kâinatın uzak çöllerine gidip Sâni'in ispatına deliller toplamaya ihtiyaç yoktur. Bir kulübecik hükmünde bulunan içerisinde oturduğun cisim kafesine bak!” (Mesnevî-i Nuriye)

Bu pasaj, istidlalin yönünü âfâkîden enfüsîye çevirir. Bu geçiş, “uzak çöller” ile “kulübecik” arasındaki mekânsal tezatla taşınır: makro-âlem – mikro-âlem, uzak – yakın, geniş – dar zıtlıkları, temsiller ile hakikat kuvvetlenir. Muhatap, delili aramak için gitmesi gereken yerin zaten kendi bünyesi olduğunu, bu tezat üzerinden kavrar.

Kulübe ve kafes kelimelerinin yan yana kullanılması, aynı şey için iki ayrı benzetmenin bir arada kullanılmasıdır. Kulübe, gözümüzde mütevazı ve geçici bir barınağı canlandırken; Kafes ise zorunlu bir kapanmışlığı, bir çeşit mahkûmiyeti hatırlatır. Bu iki kelimenin bir arada kullanılması, nefis cismine malik değildir cümlesiyle doğrudan bağlantılıdır. Nefis cismini yönetemez ve ondan çıkamaz, kurtulamaz. Yani nefsin beden karşısındaki durumunun iki yüzü vardır: biri sahip olamamak, diğeri ise mahkûm olmak.

Bu bölümün genişletilmiş kısmında tasvir daha da işlenir: kulübenin duvarlarına asılan icad silsileleri, pencerelerden yükselen ah u enîn ile temsil karşılıklı hitab haline dönüşür. İşitsel unsurlarla, Sâni-in Semî', Basîr olduğuna işaret edilir. Ve görsel-mekânsal betimlemeye; kabir, mezaristan, makine ile yeni bir katman ekler.

Küçük hücrelerin ihtiyacına dahi icabet edildiği misali ile bir öncelik kıyası kurar; küçükte varsa, büyükte elbette vardır. Hatta orada daha çok ve daha kapsamlıdır.

“Kulübeden harice uzatılan ihtiyaç elleri" ifadesi, metnin kendi içinde bir yön tayin eder. Devamında sineğin kafasındaki hücrelerin nidalarına "Lebbeyk" denildiğini söyleyerek, Hâlık'ın en küçük ölçekteki sesi dahi işittiğini belirtir. Semî' ismi mutlak işitmeyi ifade eder, içeri-dışarı sınırı tanımaz.

Burada iki ayrı hareket;

Birincisi, delili okuma hareketidir: Nefis, delili önce en yakınında hücre duvarında, zerrede okur. Bu okuma hücreden dokuya, dokudan organa, organdan bütün kulübeye doğru genişler. Yani delilin okunma yönü içeriden dışarıya, aşağıdan yukarıyadır.

İkincisi ise dua hareketidir: İhtiyaç hissi kulübenin içinden doğar, kulübeden harice dışa vurulur. İcabet ise aynı güzergâhı tersine katederek tekrar kulübeye, içeriye döner.

Bu çift yönlü hareket, nefsin kendini kulübede bir "misafir" olarak bilmesinin zeminini hazırlar. Nefis, bu hakikati ne salt bir önerme olarak öğrenir ne de dışarıdan bir buyrukla kabul eder. Onu, delili içeriden okuyarak ve ihtiyacını dışarıya duyurarak bizzat bu iki yönlü güzergâhı yaşayarak kavrar. Böylece kulübe-kafes tasviri, durağan bir mekân tasviri olmaktan çıkar; içten dışa ve dıştan içe işleyen bir hakikat hâline gelir.

Yani Sâni'-i Zülcelal cisim ve cismanî olmadığı için zaman ve mekân onu kayıt altına alamaz. Ve kevn ü mekân, onun şuhuduna ve huzuruna müdahale edemez. Ve vesait ve ecram, onun fiiline perde çekemez. Teveccühünde tecezzi ve inkısam olmaz. Bir şey, bir şeye mâni olmaz. Hadsiz ef'ali, bir fiil gibi yapar. Onun içindir ki bir çekirdekte koca bir ağacı manen dercettiği gibi bir âlemi bir tek fertte dercedebilir. Bütün âlem, bir tek fert gibi dest-i kudretinde çevrilir.

Nasıl ki nuraniyet itibarıyla bir derece kayıtsız olan güneşin timsali, her bir cilâlı parlak şeyde temessül eder. Binlerle, milyonlarla âyineler nuruna mukabil gelse bir tek âyine gibi inkısam etmeden bizzat her birinde cilve-i misaliyesi bulunur. Eğer âyinenin istidadı olsa güneş, azametiyle onda âsârını gösterebilir. Bir şey, bir şeye mani olamaz. Binler, bir gibi ve binler yere, bir yer gibi kolay girer. Her bir yer, binler yer kadar o güneşin cilvesine mazhar olur.” (Mektubat)

Kayıt altına alamaz", "müdahale edemez", "perde çekemez", "inkısam olmaz" gibi ifadelerle O'na ait olmayan cisimlik, mekân, bölünme gibi nitelikler elenir. Netice itibarıyla Sâni' cisim ve cismanî olmadığı için, "içeride" veya "dışarıda" olmak gibi mekânsal bir ayrım O'na zaten uygulanamaz.

Çekirdek-ağaç temsili, bu nefy çerçevesini kısa bir örnekle somutlaştırır: büyük bir bütün olan ağacın, küçük bir birimi olan çekirdekte manen bulunması. Burada taşıyıcı bir zerre değil, doğrudan İlahî kudretin nisbeti söz konusudur.

Asıl temsil ise güneş-ayna benzetmesidir. Güneş sabit, tek bir yerde dururken timsali her bir yüzeyde eş zamanlı ve bölünmeden belirir: "Binler, bir gibi ve binler yere, bir yer gibi kolay girer." Güneş misali, sınırlı bir örnekle sınırsız bir hakikati akla yaklaştırma işlevi görür.

“Şu münâcatın sırr-ı azîmi şudur ki: O vaziyette esbab bi'l-külliye sukut etti. Çünkü o halde ona necat verecek öyle bir zat lâzım ki hükmü hem balığa hem denize hem geceye hem cevv-i semaya geçebilsin. Çünkü onun aleyhinde "gece, deniz ve hut" ittifak etmişler. Bu üçünü birden emrine musahhar eden bir zat onu sahil-i selâmete çıkarabilir. Eğer bütün halk onun hizmetkârı ve yardımcısı olsa idiler, yine beş para faydaları olmazdı. Demek, esbabın tesiri yok. Müsebbibü'l-esbab'dan başka bir melce olamadığını aynelyakîn gördüğünden sırr-ı ehadiyet, nur-u tevhid içinde inkişaf ettiği için şu münâcat birdenbire geceyi, denizi ve hutu musahhar etmiştir.” (Risale-i Nur-Lem'alar)

Lem’alar’daki bu mehaz, tecelli-i ehadiyet fikrini soyut bir önerme olmaktan çıkarıp somut bir kıssaya dönüştürür. Ve kulübe-kafes temsilinin katmanlı hâlini sergiler. Hz. Yunus aleyhisselâmı üç katmanlı bir hakikatte görüyoruz. Balığın karnı, denizin dalgalı derinliği, gecenin karanlığı. Mehazda “gece, deniz ve hut” aleyhinde “ittifak etmişler.” Onu kurtaracak ancak bu üç ayrı ve birbirinden bağımsız alana (balık, deniz, gök) aynı anda hükmedebilen Bir Zat-ı Vâcib-ül Vücuddur. “Eğer bütün halk onun hizmetkârı olsa idi, yine beş para faydaları olmazdı” cümlesi, ikinci bölümde işlenen “vesait ve ecram onun fiiline perde çekemez” sebepler, ne kadar çok olurlarsa olsunlar, tesirsizdir, hükümleri yoktur.

Asıl dönüş noktası, “sırr-ı ehadiyet, nur-u tevhid içinde inkişaf ettiği” cümlesidir: üç ayrı ve düşman alan, üç ayrı müdahaleyle değil, tek bir nur ile birden musahhar olur. Yani “hadsiz ef’ali bir fiil gibi yapar” ilkesinin somut sahnesidir. Devamındaki tasvir ise iç-dış ilişkisini tam olarak tersine çevirir: en içteki, en dar hapsi olan balığın karnı bir “tahte’l-bahir gemisi” (denizaltı) hükmüne geçer yani onu boğması beklenen şey, onu taşıyan bir kalkana dönüşür. Aynı şekilde onu yutması beklenen deniz bir “sahra, bir meydan-ı cevelan” olur; onu karartması beklenen gece, ayın lambaya döndüğü aydınlık bir gökle karşılanır. “Her cihette ona dostluk yüzünü gösterdiler” cümlesi, tehdit eden her katmanın aynı anda, bölünmeden, yön değiştirdiğini bildirir.

Bu temsil ile mekân ve vesaitin Hâlık’ın fiiline perde çekememesi ve İçten-dışa tahlilini birlikte doğrular. En dıştaki üç katman (balık-deniz-gece), en içteki duanın Hâlık’a ulaşmasına engel olamaz. Çünkü mesele zaten mekânsal bir içeri-dışarı meselesi değildir. Kafes imgesi burada, ilk kez, dıştan içe değil, tam tersine bir yön kazanır: nur-u tevhid içeriden dışarıya yayılarak, kafesin kendisini bir barınağa çevirir.

Binaenaleyh ey bu küçük hüceyrelerden mürekkeb ve "ene" ile tabir edilen hüceyre-i kübra! O kulübeciğin küçüklüğüyle beraber, dolu olduğu hârika icadlarını gör, imana gel! Ve "Yâ İlahî! Yâ Rabbî! Yâ Hâlıkî! Yâ Musavvirî! Yâ Mâlikî ve yâ men lehü'l-mülkü ve'l-hamd! Senin mülkün ve emanetin ve vedian olan şu kulübecikte misafirim, mâlik değilim." de, o bâtıl temellük davasından vazgeç! Çünkü o temellük davası, insanı pek elîm elemlere maruz bırakır.” (Mesnevi-i Nuriye)

Nefis burada “küçük hücrelerden mürekkeb büyük bir hücre” olarak tanımlanır; böylece nefis de cisim gibi, terkip bakımından zerresel bir yapıya sahip kılınır. Ne var ki bu ortak madde-i asliye, konum farkını ortadan kaldırmaz: nefis hâlâ kulübenin bir sakini, bir misafiridir; malzeme ortaklığı, mülkiyet ortaklığı doğurmaz. Esma-i ilahiye ile de önceki bütünsel olarak tek tek hakikatleri açar: Hâlık, makine-i İlahiye’deki kudretin cilvesine; Musavvir, zerrelerin tanzimine; Mâlik ise reddedilen temellük davasının gerçek sahibine işaret eder.

Hüceyre-i kübra pasajındaki “ene” tabiri ile “Küçük hüceyrelerden mürekkeb hüceyre-i kübra”; trilyonlarca hücreden oluşur, nefis/ene ise bu bütünü temsil eden “büyük hücre” olarak tasavvur edilebilir.

Zerreler hücreyi, hücreler “hüceyre-i kübra”yı (ene), o da kulübeciği (cismi) oluşturur; her katmanda aynı “san’at” ve “icad” izleri yeniden belirir. Bu tekrar, enfüsî istidlalin gerekçesini pekiştirir: delil aramak için uzak çöllere gitmeye gerek yoktur, çünkü aynı delil zaten en küçük zerreden en büyük “hücre” olan nefsin kendisine kadar, her ölçekte yeniden tekrarlanmaktadır.

“Evet biz bakıyoruz, görüyoruz ki kanda her bir zerre o kadar muntazam ve çok vazifeleri görüyor ki yıldızlardan geri kalmıyor. Ve kanda bulunan her bir küreyvat-ı hamra ve beyza, o derece şuurkârane ceset için muhafaza ve iaşe hususunda öyle işleri görüyor ki en mükemmel erzak memurlarından ve muhafaza askerinden daha mükemmeldir.” (Şualar)

“Ve cisimdeki hüceyrelerinin her birisi, o derece muntazam muamelata ve vâridat ve sarfiyata mazhardır ki en mükemmel bir cesetten ve bir saraydan daha mükemmel idare edilir. Ve hayvanatın ve nebatatın her bir ferdi, yüzünde öyle bir sikkeyi ve içinde ve sinesinde öyle bir makineyi taşıyor ki bütün hayvanları ve nebatları icad eden bir zat, ancak o sikkeyi o yüzde ve o makineyi o sine içinde yapabilir.” (Risale-i Nur-Şualar)

“Daha bunlara başka şeyler kıyas edilse anlaşılır ki kâinat mecmuası, halk ve icad cihetinde tecezzi kabul etmez bir külldür ve tedbir ve rububiyet cihetinde inkısamı imkânsız bir küllîdir.” (Şualar)

Bu mehazdaki “cisimdeki hüceyrelerinin her birisi, o derece muntazam muamelata ve vâridat ve sarfiyata mazhardır ki en mükemmel bir cesetten ve bir saraydan daha mükemmel idare edilir.” bu ifade, hüceyre-i kübra pasajındaki “küçük hüceyrelerden mürekkeb” tabirinin ile cisim, gerçekten de biyolojik anlamda hücrelerden müteşekkildir ve bu okuma metnin kendi betimlemesi ile doğrulanır.

Şualardaki bu hakikat kademeli bir istidlal merdiveni kurar: kandaki zerre yıldızlarla kıyaslanır kan hücreleri erzak ve muhafaza memurlarından daha mükemmel, cisimdeki hüceyreler bir saraydan daha mükemmel idare edilir, her bir hayvan/nebat ferdi yüzünde sikke, sinesinde makine taşıyan ve nihayet bir nev’in bütün yeryüzüne yayılışı “dört yüz bin atkı ipiyle” dokunmuş bir haliçe. Her kademe, bir öncekinden daha geniş bir ölçeğe geçerek zerreden kâinatın bütününe uzanır. Hüceyre-i kübra pasajının zerreden nefse uzandığı gibi, ama burada zincir nefiste durmaz, bütün kâinatı kapsayacak şekilde genişler. Her kademede beşerî bir kurumun erzak memuru, muhafaza askeri, saray idaresi, dokunmuş halı referans alınıp doğal olanın ondan üstün çıkarılmasıdır. İnsan keşfine verilen en mükemmel sistemler dahi vücuttaki en küçük birimin işleyişi yanında sönük kalır. Nihayetinde mehaz yine bu zinciri tecelli-i ehadiyet fikrine bağlar: “kâinat mecmuası, halk ve icad cihetinde tecezzi kabul etmez bir külldür ve tedbir ve rububiyet cihetinde inkısamı imkânsız bir küllîdir.”

Böylece güneş-ayna temsilindeki "bölünmeden her yerde bulunma" fikri, burada müşahede verileriyle zerreden kâinata kadar desteklenmiş olur.

Arkadaş! Bildiğimiz, gördüğümüz dünya bir iken insanlar adedince dünyaları hâvidir. Çünkü her insanın tam manasıyla hayalî bir dünyası vardır. Fakat öldüğü zaman dünyası yıkılır, kıyameti kopar.” (Mesnevî-i Nuriye-Katre)

Önceki ifadeler cisim-nefis ilişkisi etrafında şekillenirken, bu mehaz ile dünya ile idrak arasındaki bağlantı kurulur. Cümle, "dünya bir iken... insanlar adedince" ifadesiyle bir zıtlık kurar: birlik ile çokluk, tek bir cümlede karşı karşıya getirilir. Her insanın "tam manasıyla hayalî bir dünyası" olduğu tespiti, dışarıdaki âlem ile her zihinde yeniden şekillenen sureti arasındaki farkı, sade bir tezatla ortaya koyar.

İkinci dikkat çeken nokta, "kıyamet" kelimesinin ölçek değiştirmesidir. Kıyamet, aslında bütün âlemi kuşatan büyük bir hadise iken, burada kişinin kendi ölümüne uygulanır; büyük kıyametin özellikleri, küçük kıyamete yani ölüm aktarılır. Bu, uzak ve soyut bir hakikatın yakın ve kaçınılmaz bir şahsi tecrübeyle özdeşleştirilerek somutlaştırılır. "iki kabir arası" tasvirinde zamanın mekân olarak resmedilmesi gibi.

Yıkılır" fiili ile idrak edilen dünya, adeta bir bina, bir yapı olarak düşünülür. Bu, kulübe-kafes tasviriyle aynı çizgidedir hem cisim hem de idrak edilen dünya, birer inşa olarak ele alınır, ikisi de geçici ve çöküşe mahkûmdur. Böylece bu pasaj, önceki ifadelerdeki zincire, "kişinin idrakiyle kurduğu dünyanın da cismi kadar fânî olduğu" şeklinde başka bir halka ekler.

Katre'deki bu hakikatler, bir istidlal zincirinin halkaları olarak belirir. Makine-i İlahiye, failliğin nefiste değil, kudrette olduğunu ortaya koyar. İki kabir arası, bu failsizliğin zaman boyutundaki fânilik sonucunu gösterir. Kulübe-kafes, bu tespiti bir delil kaynağına enfüsî istidlale dönüştürür. Tecelli-i ehadiyet, bu delilin dayandığı huzurun mekânla kayıtlı olmadığını, güneş-ayna temsili ve Hz. Yunus (as)'ın kıssasıyla temellendirir. Kafes temsili, dıştan içe değil, içten dışa bir yön kazanarak bir barınağa dönüşür. Hüceyre-i kübra, bütün zinciri bir ikrar ve duaya bağlar. Zerreden hüceyreye ölçek tekrarı, bu enfüsî delilin her ölçekte geçerli olduğunu gösterir. Hususi dünyalar pasajı ise aynı fâniliğin, cismin ötesinde, kişinin idrak ettiği bütün bir dünyayı da kapsadığını göstererek zinciri genişletir. İlerleyişin izlediği hat, teşbihten makineye, iki kabre, kulübeye, güneş-ayna temsiline, Hz. Yunus Aleyhisselam kıssasına ve hususi dünyalara, oradan da bir ikrar ve duaya doğru uzanır. Belagat, yine ve yeniden hakikatin kendisini taşıyan vasıta olarak kendini gösterir.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.