Bediüzzaman Cevşen'i şia kaynaklarından mı aldı?

Daha başlarken şunun altını çizmeliyim belki: Bu yazı, mezkûr soruya tam bir cevap vermek için değil, elinden gelebilirse 'soru işareti sayısını olması gereken seviyeye çıkarmak için' yazıldı.

Bu tehlikeye Ebubekir Sifil Hoca da eserlerinde sıklıkla dikkat çeker. Ona göre, modernist akımlar biraz da, oryantalizmin sorularına 'dayandıkları argümanların doğruluğu yeterince sınanmadan' verilmeye çalışılan cevaplar sonucu oluşmuştur. Bediüzzaman da hem Eski Said dönemine hem de 'mütefekkirin kısmı' dediği insanlara dair bir eleştirisinde der ki:

"Eski Said ile mütefekkirîn kısmı, felsefe-i beşeriyenin ve hikmet-i Avrupaiyenin düsturlarını kısmen kabul edip, onların silâhlarıyla onlarla mübareze ediyorlar, bir derece onları kabul ediyorlar. Bir kısım düsturlarını, fünun-u müsbete suretinde lâyetezelzel teslim ediyorlar; o suretle, İslâmiyetin hakikî kıymetini gösteremiyorlar. Adeta, kökleri çok derin zannettikleri hikmetin dallarıyla İslâmiyeti aşılıyorlar, güya takviye ediyorlar. Bu tarzda galebe az olduğundan ve İslâmiyetin kıymetini bir derece tenzil etmek olduğundan, o mesleği terk ettim."

Evet. İlk yapmamız gereken sorunun zeminini sorgulamakken, biz, tatmin edici cevaplar yetiştirmeye çalışıyoruz. Bu da soruların dayandığı argümanların doğruluğunu bir ölçüde 'layetezelzel' kabul etmemize sebep oluyor. Etkileniyoruz. Dört kadınla evlenebilme ruhsatı, recm, faizin haramlığı gibi mevzular belki günümüzde kendisini en açık gösteren örnekleri bu rahatsızlığın. Bu başlıklardan çıkan sorularda o kadar ezilip büzülüyoruz ki, hani neredeyse, "İslam da bunu niye böyle yapmış ki canım?" sitemine kadar uzanıyor iş. Hâşâ. Allah korusun. Zaten Kur'an'ın tarihselliği gibi iddialar da bu eziklikten beslenerek serpiliyor. Her neyse. Asıl konuma dönersem:

Ben Bediüzzaman'ın Cevşen'i şia kaynaklarından aldığı yönündeki iddialara karşı verilen cevapların da böyle bir etkilenişle üretildiği kanaatindeyim. Şüphenizi hemen yanıtlayayım: Bir ehl-i sünnetçilik damarıyla (o da her neyse) yapmıyorum bunu. (Yapsam ne olur?) Cevapların altını yeterince dolu bulmadığım için yapıyorum.

Kanaatim şu: Mevzuu, Bediüzzaman'ın ehl-i sünnet kodlarına bir nakise olarak kullanmak isteyenlerin de, bir meziyeti olarak savunanların da elleri yeterince dolu değil. Bir kere Bediüzzaman'ın mezkûr iddiayı doğrulayan bir beyanı yok. Her iki kesimin de oluşturmak istediği Bediüzzaman imajına yönelik yorumları var sadece. Helvadan yorumlar bunlar. Cevşen, Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevî Hazretlerinin (k.s.) Mecmuatü'l-Ahzab'ında da bulunuyorken (ve Bediüzzaman bu metinden gayet haberliyken) nedense kimse Bediüzzaman'ın metni ondan aldığını 'zannetmek' istemiyor. Acaba neden?

Bu neden mi önemli? Çünkü Ahmed Ziyaüddin Hazretlerinin şia eleştirisi yaptığı eserleri de var. Yani eğer Cevşen bir şia etkisi ise "Ahmed Ziyaüddin Hazretleri gibi şia üzerine eleştiriler kaleme almış birisinde bu etkilenişin ne işi olabilir?" diye sormak icap ediyor.

Zaten Cevşen'in kendisinde de ehl-i sünnetin istikamet dairesini zorlayacak bir içerik yok. Bu noktada Cevşen'in içeriği üzerinden bir şia etkisi iddiasında bulunmak mümkün değil. Hatta Bediüzzaman'ın verdiği bir 'sahipsiz eşya' örneği var. Diyor ki orada:

"Münâzaun fîh bir mal bulunsa, eğer iki müddeî birbirine yakınsa ve kurbiyet-i mekân varsa, o vakit, o mal ikisinden başka birinin elinde veya ikisinin elleri yetişecek bir surette bir yere bırakılacak. Hangisi ispat etse, o alır. Eğer o iki müddeî birbirinden gayet uzak, biri maşrıkta, biri mağripte ise, o vakit, kaideten, sahibülyed kim ise onun elinde bırakılacaktır. Çünkü ortada bırakmak kabil değildir."

Bu metinden istifadeyle sormak istediğimse şu: Bediüzzaman talebelerine birşey talim etse kaynağını önce nerede aramak gerekir? O önce hangi dairenin âlimidir? Nerenin pınarlarından beslenir? Bu soruya verilecek cevaba göre arayışın yönü de değişiyor. Mesela: Bediüzzaman'ın Cevşen'i şia kaynaklarından görüp aldığını savunan 'dostlar'da şöyle bir cevaplandırış var ki her duyuşumda şaşıyorum: "Bediüzzaman 'mezhepler üstü' bir insandır."

Doğrusu, 73 fırka hadisinden hareketle konuşursam, ehl-i sünnetin üstü neresidir, hiçbir fikrim yok. Eserlerinde, defalarca kendisini ehl-i sünnet ve'l-cemaat içinde tarif etmiş, ehl-i beytten olmayı dahi 'ehl-i sünnet' dairesiyle tefsir etmiş bir âlimi, sırf kendince daha yükseklerde göstermek için 'mezhepler üstü' denilen içeriği ve delili meçhul bir yere kaldırmak ne kadar doğru? Onsekiz yıldır Risale-i Nur okuyorum, o kadar yıldır da maaliftihar mürşidimdir, eserlerinde böyle bir iddiayı ne okudum ne de yordum. Öyle yorumlayan da delilini göstermek zorundadır. O karşıkonulmaz delilini gösterene kadar benim için Bediüzzaman bir ehl-i sünnet âlimidir ve zaten ehl-i sünnet ve'l-cemaat de bu ümmetin istikametli cadde-i kübrasını temsil eder. Evet. Şimdilerde farklı yorumlar çıkaranlar varsa da eski kaynaklarda ‘sahabe mesleği’ ve ‘cadde-i kübra’ dendiğinde ehl-i sünnet ve’l-cemaat dairesi anlaşılırdı. Bediüzzaman da o tabirleri bu niyetle kullanırdı. Mesleğini ehl-i sünnetin üzerine koymayı hayalinden bile geçirmedi. Hâşâ.

Kenan Demirtaş Hoca'dan bir keresinde şia kaynaklarında geçen Cevşen ile Bediüzzaman'ın naklettiği Cevşen arasında ifade farklılıkları olduğunu duydum. Kendim böyle bir karşılaştırma yapamadığımdan bilemiyorum. Hocamın iddiası şuydu:

“Bediüzzaman, Cevşen'i, şia kaynaklarından değil, ehl-i sünnet tasavvuf/tarikat geleneğinde vird olarak nakledilen şekliyle öğrenmiş ve öğretmiştir.” Ben bu iddianın mantığıma şöyle bir yakınlığını görüyorum ki: Cevşen, Aleyhissalatuvesselamın bu ümmete bir mirası olarak, önce ehl-i sünnetin, yani istikamet çizgisinin hakkıdır. Ve o çizgi, sözlü anlatımın yazılı anlatımla omuz omuza devam ettiği bir tedrisi içerir. Bu açıdan bakınca: Neden en eski yazılı nüshaları şia kaynaklarında olduğu için Cevşen onların malı olsundur ki? Pekala ehl-i sünnet içinde de sözlü bir şekilde naklediliyor/öğretiliyor olabilir. Ki, yukarıda altını çizdiğim, Gümüşhanevî Hazretlerinin ehl-i sünnet hassasiyetleri de bilinmektedir. Ona bu münacaatın metni nereden gelmiştir? Neden kendisine böylesi itirazlarda bulunulmamıştır? Bunlar mutlaka ve mutlaka düşünülmelidir.

İkinci olarak: Eğer şia kaynaklarındaki metinlerle Bediüzzaman'ın metinleri arasında farklılıklar varsa, bu da gösterir ki, Cevşen'in farklı bir rivayet şekli olabilir. Rivayet şeklindeki farklılık farklı bir nakil silsilesinin daha olduğuna işaret eder. Aksi takdirde, Bediüzzaman'ın kendi tasarrufuyla şiadan gelen metinlerde değişiklikler yaptığını söylemek zorunda kalırız ki, bu da bana hiç mantıklı gelmiyor. Ancak dediğim gibi: Nüshaların bu noktada karşılaştırılmaya ihtiyacı bulunmaktadır. Bu da benim gibi cahilin değil de ehl-i ilmin ellerine bakıyor.

Üçüncüsü: Ebced/cifir meselesi gibi hususlarda, keskin hassasiyetlerle Bediüzzaman'a muhalefet eden dönemin ehl-i sünnet âlimlerinin Cevşen konusunda bir muhalefetlerine rastlamayışımız büyük bir soru işareti. Bediüzzaman'ın, talebelerinin ve dönem âlimlerinin hatıralarına dair epey miktarda okuma yapmış bir insanım. Böyle birşeye rastlamadım. Hatta düşmanlarının bile o dönemde Cevşen üzerinden Bediüzzaman'a şia eğilimi suçlaması yok. Suçlaması yok ki onun da bunlara mukabil bir cevabı yok. Konuya dair söylediği, saded harici bir temas olarak, yalnız şu:

"İşte bu sır içindir ki, Yeni Said'in hususî üstadı olan İmam-ı Rabbânî, Gavs-ı Âzam ve İmam-ı Gazâlî, Zeynelâbidin (r.a.) hususan Cevşenü'l-Kebîr münâcâtını bu iki imamdan ders almışım. Ve Hazret-i Hüseyin ve İmam-ı Ali Kerremallahü Veche'den aldığım ders, otuz seneden beri, hususan Cevşenü'l-Kebîr'le daima onlara mânevî irtibatımda, geçmiş hakikati ve şimdiki Risale-i Nur'dan bize gelen meşrebi almışım."

Şimdi, bu metne bakıp Bediüzzaman'ın bu duayı şia kaynaklarından aldığını mı söylemek daha mantıklı, yoksa ehl-i sünnet âlimlerinden naklettiğini söylemek mi daha anlamlı? İmam Gazali ve İmam Zeynelabidin (Allah ikisinde de razı olsun) ehl-i sünnetin de imamları değil mi ki, Üstad, Cevşen'in dersini almakta şia kaynaklarına muhtaç olsun? Yine altını çiziyorum: Hüner 'ehl-i sünnetçilik' gibi tarifi/günahı belirsiz bir modern zaman kavramlaştırmasıyla beni damgalamak ve ezberine inanmaya devam etmek değildir. Hüner: Bir soruya cevap ararken 'önce soruyu sınamanız gerektiğini' unutmamaktır. Ben bunu hatırlatmaya çalışıyorum.

Konu hakkında daha detaylı bilgiye sahip olmak için TV111’de hazırladığımız şu belgesele bakılabilir:

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
1 Yorum