Habibi Nacar YILMAZ

Habibi Nacar YILMAZ

Atila Doğan'ın 'Bir Müslüman Evrim ve Sosyal Darwinizm'e Nasıl Bakmalı?' kitabı üzerine-1

Bir âdetimdir, uğradığımız ev ya da oda olsun ilk işim orada kitap aramak olur. Gözüme kestirdiğim kitabı, mümkünse hemen gözden geçirir veya geçici de olsa sahibinden alır, okuma yoluna gideriz. KTÜ Kamu Yönetiminde Profesör Atila Doğan Hocamız da Trabzon'a ilk geldiği dönemlerde, odasında ziyaret edip odasındaki kütüphanesini şöyle bir elemiştik. Türkiye'de alanında ilk ve tek çalışma olan, epeyce de hacimli "Osmanlı Aydınları ve Sosyal Darwinizm" kitabını sağ olsun bize hediye etmişti. Ayrıca kütüphanesindeki birkısım kitaplarını da alıp okumuştuk. 

Epey bir tarama, titiz bir ayıklama ve çok isabetli tespitlerle dolu çok da hacimli kitabını kısa sürede bitirmiştim. Bu kitap sonra Küre Yayınları'ndan daha küçük ebatta basılmıştı. Son olarak da Beyan Yayınları'ndan, başlıkta verdiğim isimle epeyce bir özetle tekrar yayımlandı. 

Bence bu son hâli, fikir vermesi açısından isme layık eksiklerine rağmen, daha isabetli olmuş. "Bir Müslüman Nasıl Bakmalı" serisinin beşincisi olan bu küçük hacimli 140 sayfa kitapla ilgili, genel düşüncelerimizi yazdıktan sonra, Atila Hocama sözlü olarak da ilettiğim kitabın eksikleri ile ilgili birkaç hususu da anlatmaya çalışacağız. Başarabilirsek elbette.

kitap-005.jpgÖncelikle bu kitabı okuduktan sonra, âcizane üstadın Birinci Said Dönemindeki mektep, medrese ve tekkelerle ile ilgili endişe, tespit ve tekliflerinin; sonrasında "Kurt gövdenin içine girdi. Şimdi mukavemet güçleşti." endişesinin sebeplerini daha iyi anladım. Hani üstad 32. Sözün başında "Bütün tabiatperest, esbabperest ve müşrik gibi umum envâ-i ehl-i şirkin ve küfrün namına bir şahıs farz ediyoruz" diyor ya. Bu şahsın farazi değil, yaşamış, kanlı canlı hem de filozof kılığında, çürük ve böyle esassız fikirlerle asırları, devletleri peşlerinden nasıl sürüklediklerini gördüm ve hayretler içinde okudum. "Tabiat Risalesinin" derin keyfiyetini, "Pencereler Risalesi"ndeki her bir pencerenin açtığı ışıkların parlaklığını, bu asrın hakiki ve sarsılmaz bir tevhide kavuşması için, 32. Söz'ün vazgeçilmezliğini bir daha tasdik ve  aynelyakıin müşahede ettim.

Geçen asrın başlarında "Azametli, bahtsız bir kıtanın; şanlı talihsiz bir devletin; değerli sahipsiz bir kavmin" hangi hücumlara hedef olduğunu, dünyanın başına iki dünya savaşının nasıl ve hangi sebeplerle bela olarak sarıldığını da az çok gördüm ve anladım. Üstadın fen ve din ilimlerinin birlikte okutulması gereğinin üzerinde sıkça durup bunu bir ömür boyu, değişik zeminlerde sürdürmesinin gelmesi mukadder bir tehlikeye karşı bir vaziyet almak ve bunu önlemek adına olduğunu da çok daha iyi anladım. 

Üstadın lise talebelerinin "Bize Halıkımızı tanıtır mısın, muallimlerimiz Allah'tan bahsetmiyorlar?" sualine verdiği "Sizin okuduğunuz fenlerden her bir fen, kendine mahsus lisan ile mütemadiyen Allah'tan bahsediyorlar; muallimleri değil, onları dinleyiniz." cevabını çeşitli zemin ve zamanlarda okurum. Risale-i Nur'un bu asırda yaptığı tecdit ve yeniliğin ana noktasının bu cümlede saklı olduğunu anlatırım. İşte bu kitabı okuyunca, bu tespitteki isabeti de kavradım. Üstad Said Nursi bu son asrın müceddidi olarak çok büyük bir isabetle biyoloji, fizik, kimya, coğrafya gibi fen bilimlerinin anlattıklarıyla, hem de 'mütemadiyen' yani bir satır atlamadan, Allah'tan bahsettiğini anlatıyor ve ispat ediyor. Böylece bir yönüyle geçen asrın başında her şeyi çözecek adres olarak gösterilen fen bilimleri emziğini üstad, küfrün elinden alıyor. Fen bilimlerinin insanı hakiki tevhide götüren yol ve metodunu gösteriyor ve küfrün iflahını kesip belini kırıyor.

Atila Doğan Hocamızın bu kitabı, geçen asrın fikir hareketlerinin bir fotoğrafı mahiyetinde. Birkısmını nakledeceğim bu fikirleri, düşünce ve teorileri okuduğumuzda, bir insanın yüksek mahiyetini, ulvî elmas keyfiyetini kömüre, onların tabirince "yok olup hiçliğe gitmek için bekleyen bir kelbe" nasıl çevirdiğini az dikkat edince anlamak mümkün. Bir asırdır dünyanın huzurunu kaçıran, milyonlarca insanın ölümüne, yakılması ve yıkılmasına, yerlerinden yurtlarından alınmasına zemin hazırlayan, bilumum küfrî, ırkçı, maddeci, hiççi ne kadar zâlimane yaklaşım, desisane tuzak varsa, tohumu hazırlanmış; filozof kılıklı adamların tantanalı cümleleri ile paketlenmiş, munis yaklaşımlarla zihinlere yakınlaştırılmış, milletler ve asırlar zehirlenmiştir. Bir Allah dememek için, zerreler adedince rab edinme zillet ve cehaletini bile kabul eden böyle feylesoflar, maalesef bizim birtakım zihinleri de etkilemiş ve etkilemeye devam ediyor. 

Atila Bey'in bu kitabını okuduktan sonra, hangi dinsizle karşılaşsam, onların savundukları bu bayat ve esassız şeyleri ileri sürüp savrulduklarını gördüm. Demek bunlar, aynı kaynaktan süt emiyor ve üstadları aynı.Üstadın büyük bir isabetle "Bin seneden beri biriken hücumlar" dediği ve Kur'an'dan ilaçlarla mukabeleye çalıştığı dinsizlik cereyanının bu asırdaki bedbaht yolcuları, aynı inançsızlıklarını farklı paketlerle, özellikle son asırda, tahmin ve hayallerini bilimsellik sosuyla süsledikleri evrimcilik adıyla pazarlamaya çalışmışlar. Bu düşünce orada kalmamış, bazı takipçileri eliyle sosyal hayatı da etkilemiş; sosyal darwinizm adı ile insanı maymundan bile utanacağı duraklara savurmuştur. 

Atilla Bey'in özetle verdiği bazı düşünceleri elimizden geldiğince tahlil ederek yine özetle vermeye çalışalım. Cumhuriyetten önce, İslamî, millî, her kutsalımızı yüceltmek, ilân ve ibka için yola çıktık diyerek, topyekün milletle kazanılan bir zaferin üzerine yatıp garet edenlerin de başucu kitabı olan "Madde ve Kuvvet" kitabının yazarı Alman Büchner adlı yazar, bu kitabıyla sadece Batı'yı değil, bizim birtakım yazar ve çizerimizi de etkiliyor. Bu maddeci Alman filozof, fizik bilimlerini esas olarak gördüğü gibi, hayatı da karbon ve harekete indiriyor. Kör kuvvete uluhiyet verecek kadar aklı  darlaşan ve gözüne inen, laboratuvardan başka bir şey de tanımayan "Büchner", insanın "yaratılışın güzel ürünü olmasını" da bir fanteziden ibaret görüyor; ezeliyeti de sonradan olmuş olduğu ispat edilen maddeye veriyor.

Önceleri maddecilik hastalığına yakalanıp sonra uyanan ve onlara reddiyeler yazan Ahmet Mithat Efendi, bunların bu hastalıklarını "Bunların sözleri esasen safsata olmakla beraber, mugalata-i  fenniye(fen bilimlerini yanlış kullanıp çarpıtarak) ile onlara (safsatalarına) öyle bir kuvvet veriyorlar ki olur olmaz davranış ile redleri kolay görülemiyor." sözleri ile değerlendiriyor. Onların mugalata-i fenniye (fen meselelerini çarpıtarak) yaptıkları, insanların sanattan sanatkâra intikalini (geçişini, sanatkârı anlamalarını) önlemek, her şeyin bir sebeple olduğunu gösterip bir nevi sebepleri ilâh olarak göstermekti. Yıllar sonra üstad, bunların bu mugalatalarını "Bin cihette hikmetli olan bir hakikata fennî bir nam takar. (nasıl olduğunu izah eder) Güya o nam ile mahiyeti anlaşıldı, âdileşti, hikmetsiz, manasız kaldı." sözleri ile işaret ediyordu. 

Osmanlı aydınları üzerinde adeta bir yıkım gerçekleştiren "Madde ve Kuvvet" eserin sahibi bu filozof, genel olarak bilimi özelde de evrimi, çeşitli isimler altında bir din olarak lanse ediyor. Maddenin hareketi olan kör kuvvete de ilâhlık derecesi veriliyor. Türlerin oluşumunu da "uzun zaman" dedikleri zamanın uluhiyetine havale ediyorlardı. Yani onlara göre zaman bir ilâhtı. Bir sarayın yapımında kullanılan demir, çimento, kum gibi maddeleri bir araya getirip sürekli hareket ettirelim. Bu malzeme bir usta olmadan, kaç sene sonra bir saraya döner acaba? Hamur şeklinde ortaya çıkan atomların içinden, zaman içinde bir türün çıkıp milyonlarca türe, hem de birbirini tamamlar şekilde ayarlanmasını "zamanla zaten böyle olur" cümlesiyle izah edebilir miyiz? 

Hele canlıların binler derece harika ve menfaatli cihazları için "İhtiyaçlar bunları ortaya çıkardı." demek, bunu bir fikir olarak savunmak tam bir cinnet hâli. Sayısız atomun, görmenin dahi olmadığı rahimlerde göze dönmesini, işitmenin olmadığı yerde kulağa dönmesini, kalıtsal özellik diye yutturmak; bir yönüyle kalıtsal kodları okuyup anlayıp o özelliğe göre adım atan atomlara bin filozof aklı vermek gibi bir akılsızlığı inkâr hatırına kabul etmek olmuyor mu? 

Maalesef bu zihinleri, hiçbir şeyin sebepsiz olmaması esir almıştı. Fakat sebeplerin basit, âdi, âciz, şuursuz olarak böyle harika, hikmetli ve şuurlu işleri nasıl yaptıklarını, mucizeli hâllere nasıl geldiklerini izah edemiyorlardı. Yani sebeplerin üstünde akla apaçık görünen sonsuz bir ilim ve kudretin olduğunu dar akıllarına, şımarmış nefislerine bir türlü kabul ettiremiyorlardı. Bugünkü ve zamanlarındaki fen bilimlerinin anlattığı, gösterdiği her şeyde görünen hikmet, gaye, fayda, birbiriyle yardımlaşma ve maslahatı ise, sadece yaşamak, hayatta kalmak, lezzet almak ile izah etmeye, bununla nefislerini kandırmaya  çalışıyorlardı. 

İnkârlarına medar yaptıkları diğer bir önemli mesele de kâinatta zahiren görünen bazı çirkinlikler ve nahoş şeylerdi. Bu ve buna benzer hususları, bu ilk yazı dışında üç yazı boyunca işlemeye çalışacağız inşallah. 

Evet dostlar, uzaktan baktığı için,elinde bıçakla ameliyat yaparak şifa dağıtan doktorun bu faaliyetini hikmetsiz, manasız, hatta zâlimâne olarak nitelendiren insan gibi, hadiselere uzaktan bakarak bir parça felsefe okuduğu için, arkalarındaki hikmeti göremeyen insan gibi, Kur'an hikmeti ile dünya ve içindekilere bakamayan bu filozoflar ve yolundakiler de maalesef şeytan dahil kainatta çirkin görülen hususları aceleci ve sathî bakışlarla yorumlamış, dalâlet ve dinsizlik vadilerinden çıkamamışlardı. Yazıya devam edeceğiz.

Selam ve dua ile.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
2 Yorum