Habibi Nacar YILMAZ

Habibi Nacar YILMAZ

Aklı da varsa

Şu ülkede, hakkında daha doğrusu aleyhinde en çok konuşulan, yazılan herhalde Said Nursi'dir. Fakat bu konuşulup yazılanların tamamına yakını ya dedikodu niteliğinde bir bilgiye ya da kasıtlı saptırmalara dayanıyor maalesef. Bu köşede yine yazmıştım. Adam koca bir gazetede köşe yazarı (halen de yazıyor) "Said Nursi doğudaki talebelerine evlenin, batıdakilere evlenmeyin" demiş. "Maksat da böylece doğuda Kürt devleti kurmakmış" diye yazmıştı. Telefon açtım, rezil oldu çıktı. Güya ona da bir profesör demişmiş. Yani durum daha da vahim.

Yine geçenlerde, her yere maydanoz olan nüfus kağıdı yerli, aklı ithal; bir insandan utanmaz, Allah'ı saymaz gazeteci de Üstadı akıl hastanesine tıkamıştı. Ya insafsız adam, Said Nursi ömür boyu mu içerde kaldı? Niçin sebebini, konulduktan sonra ne olduğunu anlatmıyorsun. Onun hakkında konuşurken, insan daha önce bir hayatına bakmaz mı?

Yine Trabzon kökenli, kendinden ayrılan sâdık adamının itirafı ile otuz kadar noktada dalâlete girmiş, ehl-i sünneti şiddetli müdafadan başlayan çizgisinden takibi bile baş döndürecek şekilde ayrılmış, boş adamın boş satıcılarından bir kukla da bu sitede defalarca cevap verilen iftiralarına devam etmiş. O ve onun gibi aynı tayfanın birçok sahibinin adamı, güya Üstad, bizimle Birinci Dünya Savaşı'nda veya Kurtuluş Savaşı'nda savaşan Hıristiyanlara şehit demişmiş. Bir başkası güya Üstad, hayatında cumaya gitmemişmiş, evlenmemişmiş, hacca da gitmemiş gibi çoğu iftira olan hezeyanlarına devam ediyorlar. Bunların bu iftira ve hezeyanlarının cevabını vermeden önce, onlara İslamiyet'in i'sinden başlayıp t'sine kadar anlatmak lazım önce.

Said Nursi, o mektubu Birinci Dünya Savaşı yıllarında değil; İkinci Dünya Savaşı yıllarında yazmış bir kere. O mektupta Üstad, 1940'lı yıllardaki İkinci Dünya Savaşı yıkım ve zulümlerini konu ediyor ve "Beşerin zalim kısmının cinayetinin neticesi vefat eden, perişan olanlarla" ilgili ehl-i sünnet âlimlerinin görüşünü hülasa ediyor. "Elbette şimdi fetret gibi karanlıkta kalan Hristiyanların çektikleri felaketler, onlar hakkında bir nevi şahadet denilebilir" notunu düşüyor.

"Bir nevi şahadetin" ehl-i fetret yani İslamiyetten habersiz olmak, mazlum olmak, zalimlerin zulmüne maruz kalmak gibi şartları var. Ehl-i fetretin tamamının necatını, ehl-i sünnet âlimlerinin tümü, İsra Suresinin "Peygamberler göndermedikçe, kimseye azap edici değiliz" ayeti mucibince, zaten ehl-i necat olarak görüyor. Bu mektubun neresinde, Hristiyanlar şehittir ya da Kurtuluş Savaşı'nda veya Birinci Dünya Savaşı'nda savaştığımız Hristiyanlara şehit deniliyor, anlamı çıkabilir. Mektup bir kere İkinci Dünya Savaşı'nın içerisinde yani Birinci Dünya Savaşı'ndan otuz sene sonra yazılmış.

Said Nursi, hacca gitmemişmiş. Hac kime farzdır? Hayatında mal mülk edinmemiş, karşılıksız hediye almamış, almadığı gibi kendi kitabını bile karşılıksız almamış; hayatı daima tarassutta veya hapishanede geçen bir insan için, hacca gitmemiş, evlenmemiş, diye sorulur mu? Hayatı namazı anlatmakla geçen bir insana, siz hiç cumaya gitmemiş iftirasını atabilir misiniz? Hükümet adamlarının yasaklaması veya şiddetli hastalığı sonucu gidemediği birkaç cumayı, tüm ömrüne nasıl yayabilirsiniz?

Yine bu tayfadan yarım akıllı biri, televizyonda "Said Nursi reankarnasyonu (tenasüh) savunuyor" demesin mi? Şaşırdım. Yoksa öldükten sonra yeni bir kitap mı yazmıştı? Yirmi Dokuzuncu Sözde ruhun bekasını ispat için geçen "Evet her bir ruh, kaç sene yaşamış ise, o kadar beden değiştirdiği halde bilbedâhe aynen bâki kalmıştır" cümlesini alıp bu iddiasına delil gösteriyordu. Bedenin dünyadaki her yıl değişiminin, ruhun bekasına tesir etmediğini, ruhun bizatîhi bekaya mazhar olduğunu ispat için yazılan bir cümlenin, alakasız bir mevzuya delil yapılmasını, cehl-i mürekkebin, mağlatanın, mükâberenin dışında ne ile izah edilebilir? "Said Nursi, bizimle çarpışan Hıristiyanlara şehit demiş" çarpıtmasının bir benzerini burada da yapıyorlardı.

Tenasüh deyince aklıma hemen 17. Sözün başındaki o şahane tasnif geliyor. "Hâlik-ı Rahim ve Rezzak-ı Kerim ve Sâni-i Hakîm; şu dünyayı alem-i ervah ve ruhâniyat için bir bayram bir şehrâyin suretinde yapıp bütün esmasının garaib-i nukuşu ile süslendirip büyük-küçük, ulvî-süflî her bir ruha, ona münasip ve o bayramdaki ayrı ayrı hesapsız mehâsin ve in'amattan istifade etmeye muvafık havas ile mücehhez bir ceset giydirir, bir vücud-u cismanî verir bir defa o temâşâgâha gönderir." Yani dünyaya bir defa gönderiliyor, iki defa değil. Öyleyse tenasüh diye bir safsata olamaz.

Yine İkinci Dünya Savaşı yıllarında Kastamonu'da Üstad, Ayet-ül Kübra, Münacat ve Asay-ı Musa'nın bir kısmını telif ediyor.

Kendisinin de müteaddid yerlerde şiddetle okumasını tavsiye ettiği Dördüncü Meselede yine o yıllar konu ediliyor. Bu meselenin, çeşitli ilim dalları açısından ele alınması gerekmektedir. O meselede, toplum bilimini de yakından ilgilendiren birkaç tasnifi de önümüze koyuyor. Bir nevi hayat okulunun pusulası, şaşmaz ölçüleri ve eşsiz bir zaman tahlil haritası da diyebiliriz Dördüncü Meseleye. Dünya siyasetinin ve boğuşmalarının takibinde, oturduğumuz yerden yanlışa düşmemek için bir ikaz da var orada. Müslümanların karşı karşıya oldukları, fakat pek farkında olmadıkları mühim ve büyük bir davayı; vurucu cümleler, eşsiz karşılaştırmalarla hatırlatıyor. Sonunda da aklın önüne "âfâkî mâlâyâniyat mı" yoksa "lüzumlu işler mi" tercihini koyuyor.

Bu meselenin başındaki ilk sual olan "Dünya harbinden daha büyük bir mesele mi var?" kısmına verdiği cevapta geçen 'aklı da varsa' şartı, bu meselenin en can alıcı noktasıdır bence.

Evet pek farkında ve gereği kadar ehemmiyet veriyor değiliz. Fakat dünyaya hâkim olmaktan daha büyük ve daha mühim bir dava ile karşı karşıyayız her an. Bu davayı kaybedersek, telâfisi de yok. Dünyevî davalar, bir üst mahkemeye taşınarak düzeltilebilirken, bu davada öyle bir şansımız da yok.

Burayı okurken geçen yüzyılın başlarında Fransa'da görülen meşhur 'Dreyfüs' davası aklıma geliyor her zaman. Bir iftiraya uğrayarak casuslukla suçlanan yüzbaşı Dreyfüs, rütbesi de sökülerek hapse de atılıyor. Emile Zola'nın ısrarlı takip ve yazıları sonucu, yargılandığı belki de dördüncü davada masumiyeti ortaya çıkıyor. Yanlışlık böylece telâfi ediliyor.

Fakat bütün insanların hususen Müslümanların önünde ve başında, saadet-i ebediyeyi kazanmak ya da kaybetmek gibi öyle bir hadise ve dava var ki bir insan bu davayı kazanmak için Alman ve İngiliz kadar serveti olsa ve "aklı da varsa" tereddütsüz sarf edecek. Burada "Alman ve İngiliz kadar malının" olması ile "aklının olması" gibi iki şartlı kayıt var. Birinci şart cümlesi, saadet-i ebediyenin pahasını; ikincisi de akıl için ahiret saadetini tercihten başka bir yol olmadığını ortaya koyuyor. Çünkü kaybettiği hazinenin yerini tutacak ne bir mal ne de saltanat bulunuyor.

Biz ahirete nispeten bir şimşek çakması ya da bir kahvaltı müddetinde olan dünyanın hem de küçük bir meselesini kazanmak için, nelerin harcandığını ya yaşıyor ya da görüyoruz. Âyet-i Kur'an'ın ifadesiyle "Bir oyun ve oyalanmadan başka bir şey olmayan dünya hayatı" için bu dikkat, takip ve hassasiyet ve harcamamızı, bütün dünya malı ve saltanatının tutamayacağı ve kaybettiğimizde telafisi de mümkün olmayan sonsuz bir hayatın temini için yapmamak; hassas olmamak ya da duyarsız olmak, hangi akılla izah edilebilir?

Said Nursi'nin şahsen, bir ömür boyu sürdürdüğü ve talebelerine şiddetli tavsiye ettiği bu davayı kazanma dikkat ve titizliğini; Risale-i Nur'un hem imanî bahislerinde hem de lahika mektuplarının satırlarında az dikkatle görebilir ve mevzu sonlarındaki duaların da meallerine baktığınızda anlayabilirsiniz. 

Bir mühim titizlik de dava vekili meselesinde var. Dünyevî meselelerde nasıl davamızı savunmayı ihmal etmez, avukat (dava vekili) tutarız. Bu mühim davada da elbette bir sağlam dava vekiline ihtiyaç var ki bu davayı kazanmamıza medar, "sahih imanımıza" hücum eden şebekeyi çökertsin, onun sinsi oyunlarına karşı bizi uyanık tutsun ve savunmasız bırakmasın.

İşte bu dava vekilini arayıp bulmak gerekiyor. Her avukata dava verilmediği gibi, aslında sadece uhrevî hayatımızı değil; bir yönüyle dünyevî hayatımızın da saadetini de alakadar eden bu davayı kazanmanın vesikası senedi ve beratı olan iman-ı tahkikîyi bize kazandıracak ve bu davayı da titizlikle takip edecek bir dava vekili bulmamız gerekmez mi? İşte o dava vekili Kur'an-ı Hakîmdir ve  onun müşahhas yaşanmışlığı olan sünnet- saniyyedir. Bu asırda bulunmamız hasebi ile de elbette Kur'an'ın bu asra bakan bir mânevî mucizesi olduğuna; iman-ı tâhkîkîyi kazandırdığı binlerce insanın şehadetine bakarak Nurlara sarılmamızın zarûretini anlayabilirsiniz.

Evet dostlar, Said Nursi'nin nezih hayatını kasıtlı olarak, bulanık gösterip insanları, bu asır için çok ehemmiyetli bir kaynağından mahrum bırakmaya çalışan şebekelere karşı uyanık olmak hem de gerekli cevapları vermek gerekiyor. Gerisi ise yine 'aklı da varsa' kaydına kalıyor.

Selam ve dua ile.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
2 Yorum