Ülkende bir rejim değişikliğine hazır mısın?

Bu yazıya bir fotoğraf sebep oldu arkadaşım. Daha doğrusu, el-Hâdî ismiyle her hidayetin Halıkı olan Sultanımız, bu yazıyı yazdırmaya bir fotoğrafı vesile etti. O fotoğrafın uyandırıcılığıyla kalbime türlü ilhamını bağışladı. Uyandırdı. Farkettirdi. Nefsimdeki kusurları gösterdi. Onlar gözükünce cennetteki yasağı ihlalden çıplak kalan Âdem aleyhisselam gibi kapanmaya çalışmak gerekti. Zaten bütün bu karalamalarımız da yaralarımızı kapatmaya çalışmaktan sâdır gürültülerdir. O fotoğraf da şöyle birşeydir: Bir ağacı kesmişler. Henüz yaşken toprağa kazık etmişler. Ancak kazık yazıklanmamış da yeşillenmiş. Bağrından filizler fışkırmış. Bu filizler o ağacın ölmediğini gösteriyor. Onun ölümü gözlerimden saklanmasıymış hayatının.

Tohumun ölümü yeşermesi değildir. Yeşeren tohuma kimse "Öldü!" demez. Fakat, eğer tohum tohumluğunu yerine getiremediyse, bağrından yeni bir ağaç çıkarmak nasip olmadıysa, işte o zaman "Zâyi oldu!" denilebilir. Nitekim kelebek olmuş hiçbir tırtıl da izleyenlerin gözünde ölü sayılmaz. O halde biz şunu kabul ediyoruz: Hayat, eğer başka bir hayat için kendinden vazgeçiyorsa, vazgeçiriliyorsa, dönüştürülüyorsa, o hayatın gidişi ölüm değildir. Ölüm ancak 'arkasından başka bir hayat gelsin diye gitmemiş hayatlar' hakkında söylenebilir. Nitekim şair de o minvalde demiş: "Uktulûnî uktulûnî yâ sikât/İnne fî katlî hayâten fî hayât." Yani "Dostlarım, öldürün beni, öldürün beni./Benim ölümümde hayat içinde hayat vardır." Ve yine bu hakikat üzerine Kur'an-ı Hakîm'de buyrulmuştur: "Allah yolunda öldürülenler için 'ölüler' demeyin. Hayır, onlar diridirler, fakat siz bilemezsiniz." Evet. Biz bilmeyiz. Çünkü Rabbü'l-Âlemîn'in ümmetin, hakikatin, şeriatın hayatı için hayatlarından vazgeçmiş bu hayatlara ne tür bir metamorfoz, ne tür bir yeşerme, ne tür bir 'üstün hayat' bahşettiğini idrak edemeyiz.

Anlamak için en az onlar kadar vazgeçmiş olmak gerekir. Neml sûresinde Belkıs'ın dilinden aktarılan o hakikat ki, "Hükümdarlar bir memlekete girdiler mi, orada bozgun çıkarırlar, oranın büyüklerini zelil-sefil ederler..." sırrı hepimizin hayatlarında câridir. Kalbimizin hükümdarı kim olmuştur? Hayatımız neyin merkezinde yaşanmaya başlamıştır? "Bir sinede iki kalp olmaz!" hükmünce merkeziyet 'tekilliği' ister. Tevhidi çağırır. Ve artık merkezdeki şeyin hiyerarşisiyle şekillenir hayat.

Vazgeçilenler, vazgeçebilecekler, vazgeçilmezler hep onunla belirlenir. Eğer göğsümüzü şekillendiren Hüda'nın sultanlığı ise, maşaallah, artık Onun katında değerli olan değerlidir bizim için. Onun katında değeri olmayanın da hiçbir değeri kalmaz. O Sultan-ı Zîşân göğsümüzün hükümdarı olduğu anda hayatımızın da hükümdarı olur. Rejim değişir. Sevilen-sevilmeyen hep Onun rızasıyla şekillenir. Kişi nefsine büsbütün hâkim olamasa bile itikad düzleminde, akıl düzleminde, hakikat düzleminde 'Âmentü'sünü bilir. Ona bağlanır. Ondan başkasının doğruluğuna hakvermez. Bu anlamda müslümanın şeriat talebi tutarlılığının ifadesidir. Madem ki, cümle âlemleri yoktan vareden; herşeyi bilen, herşeyi gören, herşeyi en kemalde takdir eden bir Allah'a inanmıştır; o halde; hayatını, o hayatın hukukunu, iyilerini-kötülerini, helallerini-haramlarını da bu imanın dışında tutamaz. Yani diyemez: "Allahım, evet, evreni çok güzel yarattın ama insanlar nasıl yönetilir bilmiyorsun. O konuda ben beşerî hukuku tercih edeceğim." Bunun imanında bir tutarsızlık olduğunu bilir. Tutarsızlıksa imanın zıttıdır.

"Hayr-ı kesir için şerr-i kalil kabul edilir. Eğer şerr-i kalil olmamak için, hayr-ı kesiri intac eden bir şer, terk edilse, o vakit şerr-i kesir irtikâp edilmiş olur. Meselâ, cihada asker sevk etmekte, elbette bazı cüz'î ve maddî ve bedenî zarar ve şer olur. Fakat o cihadda hayr-ı kesir var ki, İslâm, küffârın istilâsından kurtulur. Eğer o şerr-i kalil için cihad terk edilse, o vakit hayr-ı kesir gittikten sonra, şerr-i kesir gelir. O ayn-ı zulümdür. Hem meselâ, kangren olmuş ve kesilmesi lâzım gelen bir parmağın kesilmesi hayırdır, iyidir. Halbuki zâhiren bir şerdir. Parmak kesilmezse el kesilir, şerr-i kesir olur..." diyen mürşidimin de dikkatlerimizi çektiği biraz bu gibidir: Hayat kendisinden daha üst bir hayat için feda ediliyorsa ölmemiştir. Çünkü o ölümde hayat vardır. Hayat hayat için ölüyorsa aslında ölüm hayatla hayatlanıyor demektir. Bilakis, ism-i Hayy'ın küçücük bir tecellisi olan bedenî hayatını korumak için çalışıyorsa sırf, haram-helal demeyip yiyorsa, onun yaşaması bir ölümdür. Yeni bir ağaca dönüşmeyen tohumun ziyanıdır. Potansiyelin açığa çıkamamaktaki israfıdır.

O minvalde yine der ki Bediüzzaman Hazretleri:

"İ'lem eyyühe'l-aziz! Şu dünya hayatına muhabbetle müptelâ olan bazı insanlar, o hayatın vücuda gelmesinden maksat ve gaye, yalnız o hayata hizmet ve o hayatın bekası olup, başka bir faidesi olmadığını, yani, Fâtır-ı Hakîmin zevilhayatta ve cevher-i insaniyette vedia olarak koyduğu bütün cihâzat-ı acibe ve teçhizat-ı harikanın, seri-ü'zzevâl olan şu hayatın hıfzıyla bekası için verildiğini zannediyorlar. Halbuki, kaziye öyle olduğu takdirde, kâinattaki gayr-ı mütenahi nizamların şehadetleriyle, sath-ı âlemde görünen hikmet, inayet, intizam, adem-i abesiyete olan delil ve burhanların, mâkûse olarak, abesiyete, israfa, intizamsızlığa, adem-i hikmete delil ve burhan olmaları lâzım gelecektir."

"Ölmeden önce ölünüz!" sırr-ı nebevîsi de zâhir oluyor işte. Aleyhissalatuvesselam Efendimiz bizi 'ölmeden önce öldürmekle' neyi murad ediyor? Hayattan büsbütün çekilmemizi mi? Hayır. Onun murad buyurduğu, Belkıs'ın da diliyle vahy-i ilahî içinde dikkatimiz çekilen, o büyük değişimdir. Acaba biz şu gündelik yaşam içinde kalbimizi o Sultan'ın ele geçirmesine izin veriyor muyuz? Eskiden aziz bildiklerimizi zelil edecek o Sultan'ın içimizde 'yeni bir hiyerarşi' kurmasına razı mıyız?

Helaller-haramlar dediğimiz zaten o yeni hiyerarşinin kurulmasından ibarettir. Şeriat dediğimiz de, işte, O Sultan-ı Zülcelal'in bizi yönetim şeklidir. Devletten önce kendimizde, evet, bizzat kendimizde, böyle bir rejim değişikliğine hazır mıyız? Değilsek, eyvah, büyük rüyalar görmeyi bırakalım. Sultan beldemize gelmemiştir. Firavunlar efendiliğe, Musalar köleliğe, Karunlar sömürüye, Samirîler fırsatçılığa devam etmektedir. Taşlar hiç yerinden oynamamıştır. Halbuki O Sultan gerçekten beldemize gelseydi, iklimimize girseydi, bize hâkim olsaydı yani, herşeyi yerinden oynatacaktı. Ölenler dirilecek, diriler ölecekti; üstünler aşağıya inecek, aşağılar yükselecekti; taşımız altınlaşacak, altınlar taşlaşacaktı. İman esasında bunu yapma sanatıdır. Batılılaşma? O da tersine benzer. Ki baksana, her hiyerarşiyi, İslam'ın rağmına nasıl da bozuyor! Rezillikleri muteber, muteberleri rezillik addediyor. Her sultanın bir şevketi var arkadaşım. Sultanını hayatındaki şevketinden sor.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.