Ahmet AY
Nefis bu kadar kötüyse Allah onu niye yarattı?
Muazzam Dünya isimli eserinde, Ed Yong, duyular hakkında şunları söylüyor:
"Işık sadece elektromanyetik radyasyondur. Ses sadece basınç dalgalarıdır. Kokular sadece küçük moleküllerdir. Bırakın bunları elektriksel sinyallere çevirmeyi ya da sinyallerden gün doğumunun muhteşem görüntüsünü, bir canlının sesini veya taze ekmek kokusunu türetmeyi, bu uyaranlardan herhangi birini saptayabilmemiz bile mucizedir. Duyular, dünyanın sürüp giden kaosunu (Ahmed'in notu: Bizce o 'kaos' değil 'düzen'dir.) kavrayışa ve deneyime, yani tepki verebileceğimiz ve ona göre hareket edebileceğimiz şeylere dönüştürür. Duyular biyolojinin fiziği ehlileştirmesini sağlar. (Ahmed'in notu: Bizce o 'ehlileştirmek' değil 'anlamak'tır.) Uyaranları enformasyona çevirir. Raslantısallıktan (Ahmed'in notu: Bizce o 'raslantısallık' değil 'tevafuk'tur.) bağlantı, çeşitlilikten anlam çıkarır. Hayvanların bulundukları ortamla bağlantı kurmasını sağlar. Dahası jestler, mimikler, davranışlar, sesler ve akımlarla hayvanları birbirine bağlar..."
Evet. Duyularımız gerçekten çok kıymetli şeylerdir. Ve bilmenin bizdeki/bedendeki başlangıcıdırlar. Onlar varolmadan dışımızdaki bilgi içimize taşınamaz. Bu sadedde Bediüzzaman Hazretleri de Mesnevî-i Nuriye'sinde şunları söyler:
"İ'lem eyyühe'l-aziz! Cenâb-ı Hakkın insana verdiği nimetler, ister âfâkî olsun, ister enfüsî olsun, bazı şerait altında insana gelip vusul buluyor. Meselâ, ziya, hava, gıda, savt ve sadâ gibi nimetlerden insanın istifade edebilmesi, ancak göz, kulak, ağız, burun gibi vesaitin açılmasıyla olur. Bu vesait, Allah'ın halk ve icadıyla olur. İnsanın eli, kesb ve ihtiyarında yalnız o vesaiti açmaktır. Binaenaleyh, o nimetleri yolda bulmuş gibi sahipsiz, hesapsız olduğunu zannetmesin. Ancak Mün'im-i Hakikînin kastıyla gelir, insan da ihtiyariyle alır. Sonra ihtiyaca göre in'am edenin iradesiyle bedeninde intişar eder."
Bu ilişkiyi anahtar-kilit ilişkisine benzetebiliriz. Dışımızda varolan 'bilgi' veya Ed Yong'un tabiriyle 'uyaranlar' ancak birer anahtar mesabesindedirler. Karşılarında kendilerine uygun birer kilit olmadığında kıymetleri yoktur. Yani, anahtarlar, beraber düşünülüp tasarlandıkları kilitle beraber çalışırlar. Anahtara göre yapılmamış kilit, kilide göre yapılmamış anahtar, ikisi de sonuç aldırmazlar. Bu nedenle 'ustalarının bir olması' kaçınılmaz bir gerekliliktir. 'A' firmasından herhangi bir anahtar alıp 'B' firmasından herhangi bir kilitle beraber istimal edemezsiniz. Detayları, dişleri, kırtişleri vs. uymayacağından birbirlerine 'yokmuş muamelesi' yaparlar. Tepki vermezler. Etki etmezler. İşte duyularımızla uyaranların ilişkisi de bu şekildedir. 'Uyaranlar' ile 'uyarılanlar' arasında uyum olmazsa dışımızdaki bilgi içimize taşınamaz. Hatta, bırakın taşınmayı, varlıklarından haberdar dahi olmayız. Tıpkı dağların güzel bir manzaradan haberdar olamayışı gibi...
"Evet, nimet içinde in'âm görünür, Rahmân'ın iltifatı hissedilir..." derken Üstad Hazretlerinin kastettiği de budur. Hiçbir nimet tek başına nimet olmaz. Sende o nimetin takdir edilmiş olmasıyla nimet olur. Kulaklarının o latif sesleri duyabilecek yeteneği yoksa, gözlerinin o cemil manzaraları sarabilecek kabiliyeti noksansa, ağzının tadı balın lezzetini bile algılamayacak duyarsızlıktaysa, nimetlerden hiçbiri nimet değildir artık senin için. Yani, nimet, şeylerin sadece varolması değildir. Nimet, kainatta varolan şeylerin, sendeki fayda karşılığı düşünülerek yaratılmasıdır. İkiniz arasındaki uyumdur. İhtiyaç ilişkisidir. Anlamdır. Ve ona ait ilmin sana uzanacak yollarla birlikte yaratılışa sokulmasıdır.
Bir yılan karanlıkta avının ısısını görür. Sen göremezsin. Bir sivrisinek kanını emeceklerinin karbondioksit salınımını hisseder. Sen hissedemezsin. Bir fok takip ettiği balığın suda bıraktığı izi bile hisseder. Sen hissedemezsin. Çünkü bu tür 'nimetler' senin için 'nimet' takdir edilmemiştir. Bunlar o hayvanlara münhasır buyrulmuş nimetler gibidir. O yüzden böyle hâdiselere dair bilgin ancak Ed Yong gibi bir yazarın kitabında onlardan bahsetmesiyle olur. Hiçbir yarasanın çığlığı kulağına gelmez. O çığlığı duyabilecek kulak sende yaratılmamıştır. Nitekim, meleklerin, Allah'ın zikredildiği yerlerde pervaneler gibi toplanmalarının sırrı da ancak 'onların aldığı lezzeti farkedebilmekle' anlaşılacaktır.
İşte, tam da bu eşikte, nefsin de bir değeri/ederi var. Bir mutasavvıfın eserinde okumuştum. Şöyle diyordu: "Ruh yaratılıp bedene konulacağı zaman bedene girmek istemedi. Kendi bekasıyla onun faniyatı arasında ünsiyet görmedi. Cenab-ı Hak ruhu bedene nefisten âşık etti." Ne demek bu? Belki şu demek: Nefis aslında, tıpkı duyular gibi, bir jeneratör fonksiyonu görür. Jeneratörler ne işe yarar? Bir enerji türünü başka bir enerji türüne çevirirler. İstersen gel buna da 'bilgi/ilim' diyelim. Mesela: Barajlarda suyun kinetik enerjisi elektrik enerjisine dönüştürülür. Esnafların da kullanabildiği daha küçüklerinde mazottan elektrik elde edilir. Duyular da dışımızdaki fizikî bilgiyi biyolojik bir şekle dönüştürürler. Nefisse, bu biyolojik bilginin, ruhun dahi tadından anlayabileceği 'lezzet bilgisine' dönüştürülmesinden sorumludur.
Evet. Nefis bir lezzet jeneratörüdür. Bir meyveyi ısırdığında içindeki kimyasalların bilgisi gitmez ruhunun hoşuna. Ruhunun hoşuna giden nefsin ona ilettiği bilgidir. "Bu meyve lezzetlidir." Yoksa kimyasalların formülünü çözümlemezsin. Yahut, dağ başında bir pınardan su içerken aldığın lezzet, 'iki hidrojen-bir oksijen' bilgisinden gelmez. 'İki hidrojen-bir oksijen' fizikselliğinin biyolojinin varlıksallığına, asıl tabirle vücudîliğine, yaptığı katkıyı nefsin sana lezzet şeklinde haber verir. Çünkü sen ancak lezzetten anlarsın. Formülden anlamazsın. Estağfirullah. Hakaret sayma bu sözümü. Yanlış anlama. Ruhun anladığı dil lezzettir yani. Onu demek istiyorum. O yüzden yine mürşidim bir yerde şöyle demiştir: "Ve ruh-u beşer için en hâlis sürur ve kalb-i insan için en sâfi sevinç, o muhabbetullah içindeki lezzet-i ruhaniyedir."
Nefsin de, tıpkı duyular gibi, varlığının bir hikmeti var. Bilginin fizik âlemden biyolojik âleme taşınmasında duyuların gördüğü fonksiyona benzer bir fonksiyonu metafizik âlemde görüyor. Fizik âlemin bilgisini ruhanî âleme taşıyor. Onun diline çeviriyor. Ancak burada, tıpkı duyular gibi, seçici davranamıyor. 'Bilgi obezliği' yaşamamak için bir süzgece ihtiyaç var. Bu işi normalde irade yapar. Lakin nefis bazen iradeyi bastıracak kadar güçleniyor. Hele ahirzamanda nefsin ele-avuca sığmazlığı daha fazla. Neden? Zira nefsin gücü 'lezzet sayısını bildikçe' artar. Ona ne kadar lezzetli şey öğretirseniz o kadar isteme gücüne sahip olur. Bilmediği şeyi de isteyemez. Sözgelimi: Hayatında hiç dondurma görmemiş-yememiş bir çocuğun nefsi dondurmaya susamaz. Ancak bir kere tatmaya görsün. Eyvah. Ondan sonra nefis bu açlığı da öğrenir. İster ha ister. Ahirzamandaysa, özellikle reklam-medya sektörüyle, bu bilgi türü bangır bangır yayılıyor. Geçmişte, padişahı dahi kendi ağası gibi kendi pilavını kendi pişirir hayal eden köylü, bugün, sefahet âlemlerindeki israfları, tebzirleri, rezillikleri duyuyor, izliyor, biliyor. Kısacası: Nefse bilmemesi gereken çok şey öğretiliyor bu zamanda. O da kendisine öğretilen herşeyi, iyi-kötü demeden, istiyor.
Bu marazın tedavisi nedir peki? Eskiler nefislerinin bendini kıra kıra, yani ona istediklerini vermeye vermeye, bir tedavi şekli uygulamışlar. Bugün biz bu kuvvette değiliz. Ancak aklımıza kötüyü istemenin yanlışlığını anlatmaya çalışabiliriz. Bence Risale-i Nur'un meslek ittihaz ettiği esaslardan birisi de budur. Kötülüğü akla anlatabilmek gerekir. Akıl kötülüğü anlarsa, gün gelip nefsi de ikna edebilir, inşaallah.
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.