Belki de Bediüzzaman hem seyyid hem Kürttür ha?

Belki üç aydan fazladır Bediüzzaman Hazretlerinin seyyidliği-Kürtlüğü üzerine dönen tartışmalara dair bir yazı yazmak emelindeydim. Fakat ne kadar denedimse çalıştırılmadım. Şimdi Abdülkadir Çelebi abinin makalesini görünce "Belki de bu yazı için bekletildim!" diye düşünmeye başladım. Çünkü, Allah razı olsun, Abdülkadir abi güzel çalışmış. Epeyce malzeme derlemiş. Bunların çok azı benim zihnimdeydi. Böylece topluca bulmuş oldum. Elbette benim de görüşlerim yalnızca beni bağlar. Kimseyi illa ikna olmaya zorlayacak değilim. Fakat, işte, şöyle böyle yirmibeşyılı bulan nurculuk maceramda meseleyi kendi zihnimde-kalbimde böyle tavazzuh ettirebildim. Bir şekle soktum. Bu bana lazımdı. Zira meşreben kendimi Hasan Feyzi abi merhuma pek yakın bulurum. Hani Üstad Hazretleri onun hakkında Emirdağ Lahikası'nda diyor: 'Herşeyi çabuk kabul etmeyen ve delilsiz teslim olmayan...'

Bana da "Şunu-bunu şöyle-böyle kabul edeceksin!" denirse çabuk kabul etmem. Delilsiz de teslim olmam. Nitekim mevzuda bazı müşkülat vardır. Zira Bediüzzaman Hazretlerinin bizzat kendisine ait olduğunu bildiğimiz 'birincil metinler' ile hatıralarla gelen 'ikincil metinler' arasında zâhiren tenakuz bulunmaktadır. Bediüzzaman Hazretlerinin, Risale-i Nur külliyatında, yani bizzat kendisine ait olan metinlerde, nesebine dair seyyidlik iddiası yok gibidir. Hatta "Meşhur bir nesebim yok ki mazisini muhafazaya çalışayım..." gibi ifadeler kullanmaktadır. Âl-i beytle kurduğu rabıta ise, yine kendisinin beyanıyla, 'manevî âl-i beytten olmak' üzerinedir. Onun da gerekçesini Hata-Savab Cetveli'nde 'Aleyhissalatuvesselam Efendimizin âline edilen duadan hissedar olmak' şeklinde beyan buyurur. Çünkü kimi müçtehidler "Seyyid olmayan fakat ehl-i takvâ bulunanlar o duada dahildirler..." demişlerdir.

Meselenin bu yanını anmakla birlikte, ben demiyorum ki, Bediüzzaman Hazretlerinin kat'iyyen âl-i beytle nesebî hiçbir bağı yoktur. Asla demiyorum. Olabilir. Zira, hassaten Anadolu'da, nesebler birbirine çok karışmıştır. Ve senedli seyyidler kadar senedi bulunmayan seyyidler de vardır. Hatta kendisi de bir yerde der ki: "Şu dünya yüzü, hususan şu memleketimiz, eski zamandan beri çok muhaceretlere ve tebeddülâta maruz olmakla beraber, merkez-i hükûmet-i İslâmiye bu vatanda teşkil olduktan sonra, akvâm-ı saireden pervane gibi çokları içine atılıp tavattun etmişler. İşte, bu halde Levh-i Mahfuz açılsa, ancak hakikî unsurlar birbirinden tefrik edilebilir..." Belki, bu anlamda, Bediüzzaman Hazretlerinin âl-i beytle nesebî bir rabıtası da olabilir. Ancak sadece 'olabilir.' Zira sahih bir sened bulunmadığı sürece, en azından İslamî ilimler açısından, bunun ispatı mümkün değildir. Lakin şöyle olur:

'Kazıye-i makbule' derecesinde, "Ben bu hatıralara da sahiplerine de itimat ediyorum!" denilerek, Üstadın neseben seyyidliği savunulabilir. Fakat Üstad Hazretleri yine Emirdağ Lahikası'nda der ki: "Hatta ilm-i mantıkta 'kaziye-i makbule' tâbir ettikleri, yani 'büyük zatların delilsiz sözlerini kabul etmek'tir; mantıkça yakîn ve kat'iyyeti ifade etmiyor, belki zann-ı galiple kanaat verir. İlm-i mantıkda; burhan-ı yakînî, hüsn-ü zanna ve makbul şahıslara bakmıyor, cerh edilmez delile bakar..." Yani, bu hatıralar üzerinden Hazret-i Üstadın seyyidliğine inanan bir milyon nur talebesi var diyelim, onlar bunu bir dava olarak iki milyar müslümana ispat edemezler. Zira İslamî ilimlere göre nesebî seyyidliğin ispatı sahih senedle olur. Hatıralarla ispatı, en azından herkese karşı, mümkün gelmiyor.

Önemli bir soruya gelelim şimdi: Bediüzzaman Hazretleri, eğer neseben seyyidse, bunu neden eserlerinde hiç anmıyor? Çünkü diyor: "Seyyid olmayan 'Seyyidim' ve seyyid olan 'Değilim' diyenler, ikisi de günahkâr; ve duhûl ile hurûc haram oldukları gibi… " Buna kendimce şöyle 'çok seçenekli şekilde' cevap veriyorum: 1) Üstad Hazretleri neseben sahiden seyyid olmayabilir. O yüzden böyle bir iddiaya metinlerde hiç girmemiştir. 2) Üstad Hazretlerinin ceddinden neseben seyyid olduğuna dair bir bilgisi vardır. Ancak bu bilgi 'herkese ispat edilebilir' bir şekilde değildir. Senedsizdir. O yüzden İslamî ilimler açısından ispat edemediği bir seyyidliğin iddiasına girmemiştir. 3) Üstad bu seyyidliği daha sonraları keşfen, yani manevî âlemlerde aldığı işaretlerle de, bilmiş olabilir. (Bu ihtimal velayetine inanmayanlara sevkedilmez.) Evet. Belki evvelen kendisinin de böyle bir bilgisi yoktur. Çünkü, hassaten Eski Said dönemine bakıldığında, Bediüzzaman Hazretlerinin böyle birşeye hiç temas etmediğini görürüz. Orada neseb bağı olarak andığı tek şey 'Kürtlüğü'dür. Ve ilmî çevrelerde de genelde 'el-Kürdî' olarak anılmaktadır.

Peki, Eski Said dönemi hep böyleyse, bu 'seyyidlik' meselesi nereden çıkmıştır? Ona da cevaplarım yine 'çok seçenekli bir şekilde' geliyor: 1) Bediüzzaman Hazretleri, sâbık dönemde, Türklere rejim eliyle aşılanan 'Türkçülüğün' ve de bağlantılı 'Kürt düşmanlığının' zemin tuttuğunu görmüştür. "Eğirdir Müftüsüne son ihtar!" gibi mektuplarda işaretlerini gördüğümüz bu durum şu gibi metinlerde onun gündemini daha fazla işgal edecektir:

"Şeytanın telkiniyle ve ehl-i dalâletin ilkaâtıyla, bana karşı propaganda ile hücum eden ve mühim mevkileri işgal eden bazı mülhidler, kardeşlerimi aldatmak ve asabiyet-i milliyetlerini tahrik etmek için diyorlar ki: Siz Türksünüz. Maşaallah, Türklerde her nevi ulema ve ehl-i kemal vardır. Said bir Kürttür. Milliyetinizden olmayan birisiyle teşrik-i mesai etmek hamiyet-i milliyeye münâfidir..."

İlerleyen yıllarda Hazretin bu durumdan çok rahatsız olduğu anlaşılmaktadır. Hasan Feyzi abi gibilerin, Lahikalara da girmiş 'Üstadın seyyidliğine dair' metinleri, içerik itibariyle, âdeta Türkleri Üstadın mübarekliğine iknaya çalışmaktadır. Onun 'Kürtlüğünden dolayı' Risale-i Nur'dan uzak duranları daireye dahil etme çabası gütmektedir. Ben buradan hareketle diyorum ki: Hazret-i Üstad 'seyyidliğinin konuşulmasını' Kürtlüğüne vurguyla küstürülmeye çalışılan 'Türklerin irşadından ayrılmaması için' hoşgörmüştür. Ve belki, neseben seyyid olmasa bile, hakikatli bir âlim olarak 'manevî âl-i beyt'e dahil olduğu için, böyle şeylerin konuşulmasına cevaz vermiştir.

Mehdiyet meselesinin konuşulmasına kısmen gösterdiği hoşgörüyü de böyle anlıyorum ben. Yani, kendisi hakkında 'ahirzamanın büyük mehdisi' diyenleri, 'eserlerini hidayete vesile gördüğü' için 'o kanunun bir ferdi' mesabesinde kabul ederek küstürmemiştir. Çünkü 'mehdi' kelimesi 'hidayete sevkeden' demektir. Risale-i Nur'un intişarı emeliyle 'zaten binbir sopayla dövülen' talebelerini 'etrafında tutmaya bir vesile' saymıştır. Allahu a'lem.

2) Bir önceki şıkkın sonunda bu meseleye de bağlandık zaten. Talebeleri arasında, özellikle II. Dünya Harbi atmosferiyle ortaya çıkan, 'Zaman bu zamandır' okumasının 'mehdiyet' iddialarını güçlendirdiğini görüyoruz. Ahmed Feyzi abi merhum gibi kimileri, Üstadın bile tehlikeli bulduğu şekillerde, mehdiyet konusunu sarahatle anmaya başlıyorlar. Fakat mehdiyetin şartları var. Bu şartlardan birisi de, rivayetle geçtiği üzere, Efendimiz aleyhissalatuvesselamın soyundan gelmesi. Yani, birisi hakkında 'mehdi' derseniz, o kişinin soyunu da bir şekilde Aleyhissalatuvesselam Efendimize bağlamak zorundasınız. (Bağlanması zorunlu mu? Bunu da ayrıca konuşmak lazım. Ama genel kabul bu şekildedir.) Bence Bediüzzaman Hazretlerinin mehdiyetinin konuşulması da seyyidlik meselesini ateşliyor. Yani mehdiyetinin konuşulmasının ardından onun gereği olarak seyyidliği de sıkça gündem oluyor. Hatta kendisi de mahkemede böylesi sorulara cevap vermek zorunda kalıyor: "Eğer Said mehdiliğini ortaya atsa bütün şakirtleri kabul edecek, dediklerine mukabil, Said, itiraznamesinde demiş ki: 'Ben Seyyid değilim. Mehdi Seyyid olacak...' diye onları reddetmiş." Hazret-i Üstad mahkemelerde bu iddiaları bariz şekilde reddediyor.

Toparlarsam: Üstad Hazretleri 'seyyidliğinin konuşulmasına' iki nedenden bir derece müsaade ediyor: 1) 'Türklerin seyyidlere hürmeti' üzerinden Risale-i Nur dairesinde onları tutabilmek için. 2) Türklerin mehdiyete imanı üzerinden Risale-i Nur dairesine onları çekebilmek için. Burada şuna dikkat isterim: Bizzat kendisi kesinlikle propaganda olarak anmıyor. Ancak 'talebelerinin arasında konuşulmasına' bir derece müsaade ediyor. Müsaadesi de devrin zorlukları açısından anlaşılabilir duruyor. Ebced-cifir ile iştigali de bu mecburiyetin tahtındadır biraz. Yine Ahmed Feyzi abiler gibi başkalarının da telifatından anlıyoruz ki, ebced-cifir ile meşguliyete, genel bir temayül bulunmaktadır. Zevkli bir meslektir. Cazibedardır. Merakâverdir. Yoksa cifir ilmi, Bizzat Üstadın da ifadesiyle, 'şarlatanların istifade etmeleri' mümkün bir alandır. Kendisi de bu konudaki duruşunu Hulusi abiye şöyle açıklıyor:

"İlm-i cifre anahtar olacak bir ders istiyorsunuz. el-Cevap: Biz kendi arzu ve tedbirimizle bu hizmette bulunmuyoruz. İhtiyârımızın fevkinde, bize, daha hayırlı bir ihtiyar işimize hâkimdir. İlm-i cifir, meraklı ve zevkli bir meşgale olduğundan, vazife-i hakikiyeden alıkoyup meşgul ediyor. (...) Hakâik-ı esâsiye-i imâniye ve Kur'âniyenin berâhîn-i kat'iye ile ümmete ders vermek hizmeti ise, ilm-i cifir gibi ulûm-u hafiyenin yüz derece daha fevkinde bir meziyet ve kıymeti vardır. O vazife-i kudsiyede kat'î hüccetler ve muhkem deliller sûiistimâle meydan vermiyorlar. Fakat cifir gibi, muhkem kaidelere merbut olmayan ulûm-u hafiyede sûiistimâl girip şarlatanların istifade etmeleri ihtimâlidir. Zaten hakikatlerin hizmetine ne vakit ihtiyaç görülse, ihtiyâca göre, bir nebze ihsân edilir."

Şimdi konunun asıl düğüm noktasına gelelim: Bediüzzaman Hazretlerinin seyyidliği Kürt olmadığı anlamına gelir mi? Aslında gelmez. Ama getirilebilir. Veya getiriliyor da... Bunu da 'çok seçenekli bir şekilde' tahlil edelim:

1) Bediüzzaman Hazretleri 'kültürel olarak' Kürt müdür? el-Cevap: Kesinlikle. Kürtçe konuşur. Kürt gibi giyinir. Kürt gibi davranır. Eski Said'in yazdığı "Fahr olmasın, derim: Biz ki hakikî Müslümanız; aldanırız, fakat aldatmayız..." cümlesinin asıl metinlerde 'Müslümanız' diye değil 'Kürdüz' diye geçtiği söylenir. (Sâbık dönemde, elbette, bunun gibi pekçok yerde rejimin bu yollu saldırısına maruz kalmamak için Kürt, Kürdistan, el-Kürdî gibi ifadeleri değiştirmiştir. Bu değişikliğin de aslında iki sebebi vardır: 1) Şeyh Said kıyamından itibaren devletin Kürtlere karşı yürüttüğü yıkıcı politikadan kurtulmaya çalışmak. Kırk türlü bühtan ile zaten uğraştırılan eserlerinin bir de buradan saldırıya uğramasını engellemek. 2) Türkçülüğün tuttuğu Türklerde Risale-i Nur'a karşı bir antipati oluşturmamak. Yani 'o ifadeleri kullanırken derdinin ırkçılık olmadığını' anlatamayacağı kişileri uzaklaştırmamak.)

2) Bediüzzaman Hazretleri coğrafî olarak Kürt müdür? el-Cevap: Evet. Kendisinin de müteaddit şekillerde doğrulamasıyla Kürdistan coğrafyasında dünyaya gelmiştir. Buradan kastedilen 'devlet' değil 'coğrafya'dır. Zaten Osmanlı'da ve hatta Cumhuriyet'in ilk devirlerinde Kürdistan kelimesi serbest bir şekilde kullanılmaktadır. Şeyh Said kıyamıyla birlikte oluşturulan atmosferde bu tip kelimeler, hatta Kürtçenin bizzat kendisi, yasaklanmıştır.

3) Bediüzzaman Hazretleri genetik olarak Kürt müdür? el-Cevap: Evet. Fakat burada %100 şart değildir. Neden? Çünkü Türkiye'de yaşayan hiçbir Kürdün, Türkün, Arabın %100 Kürt, Türk, Arap çıkacağını sanmıyorum ben. Zira müslümanlar birbirlerinden çoklukla kız alıp-vermişlerdir. (Malum, bazen, gen testi yapılan insanların onlarca ırkla bağlantısı çıkıyor. Youtube'da bununla ilgili mebzul miktarda video var. İzlenebilir.) Bediüzzaman Hazretlerinin, işte bu anlamda, Kürtlüğü %100 olmayabilir. Ama hiçkimsenin böyle bir garantisi asla yoktur zaten.

Bir de şu var: Efendimiz aleyhissalatuvesselamın pâk nesli, bütün ırklar için, bir 'kesişim kümesi' gibidir. Matematiği iyi olanlar hatırlayacaklar hemen, kesişim kümesi, bütün kümeleri birbirine bağlayan bir alandır. Hem hepsindendir hem de kendisidir. Mübarek seyyidler-şerifler cemaati de, gittikleri her bölgede, o bölgelerin insanlarıyla kaynaşmışlar, onlardan kız almışlar-vermişler, böylece ırken de onlara benzemişlerdir. Hindistan coğrafyasındaki seyyidler Hintlilere benzerler. Afrika'daki seyyidler Afrikalılara benzerler. Türkistanlı seyyidler Türklere benzerler vs. Çünkü seyyidlik müslümanlar açısından çok itibarlıdır. Ve herkes âl-i Resulullah ile akrabalık bağı kurmak ister. Bu yüzden seyyidlerin toplantığı meclislerde her renkten insan bulursunuz. (Bendeniz böyle bir toplantıyı gördüm. Renkliliğe hayret ettim. Hatta muhterem Faris Kaya abi, eski Nesil Yayınları binasında, "Lütfen senedli seyyidler bir ayağa kalksın da cemaat onların mübarek simasını görsün!" deyince ayağa da kalkmışlardı. Esmerinden bembeyazında çeşit çeşit insan vardı.) Teni siyah olandan gözü çekiğe... Çeşit çeşit seyyid bulunur.

Bu şu demektir: Seyyidler hem seyyiddirler hem de arasında bulundukları kavimdendirler. Yani bir seyyid, eğer Türkler arasında bulunuyorsa, hem seyyiddir hem de Türktür. Eğer, Kürtler arasında bulunuyorsa, hem seyyiddir hem de Kürttür. Eğer Çerkesler arasında bulunuyorsa, hem seyyiddir hem de Çerkestir. Ve hakeza... Yani bir insanın seyyid olması 'Araplık dışında intisabda bulunduğu diğer bütün ırklardan kovulması' anlamına gelmez. Bugün İslam tarihinde bir millete malolmuş nice âlim vardır ki, mübarek soylarına baktığınız zaman, sahabeye gider. Akşemseddin Hazretleri ki, evvela Türklerin medar-ı fahrıdır, sonra hepimizin medar-ı fahrıdır, soyca Hz. Ebu Bekir radyallahu anha dayandığı söylenir. Hazret-i Mevlana Celaleddin (k.s.) ki, yine evvela Türklerin medar-ı fahrıdır, sonra hepimizin medar-ı fahrıdır, Hz. Osman radyallahu anha dayandığı söylenir. Ancak onlar içlerinde yaşadıkları kavimden de olmuşlardır. Onların dilleriyle konuşmuşlardır. Onların kıyafetlerini giymişlerdir. Allah hepsine rahmet eylesin. Hepsinin şefaatini bizleri nasib eylesin. Hepsinin nur u feyzini kalbimizden eksik etmesin.

Demek istiyorum ki: Genetik olarak baksak, belki, Bediüzzaman Hazretlerinin genlerinde Arap geni, Türk geni vs. buluruz. Belki... Ancak onlardan çok şekilde Kürt geni buluruz. Zira nesiller boyunca Kürtlerin arasında yaşamış bir aileye mensubdur. Ailenin akrabaları halen, maşaallah onlara, hayattadır. Onlar da kendilerinin Kürt bilmektedir. O yüzden Bediüzzaman Hazretlerini, seyyidliği üzerinden, güya 'Kürtlükten kurtarmak' isteyenler olmayacak bir işin kapısını zorlamaktadırlar. Birgün kabr-i şerifi tekrar ortaya çıkarsa, mübarek dokusundan bir örnek alaraktan, götürüp test ettirebilirler. (Bakalım cür'etimiz Tekâsür sûresinde anlatılanlardan ileriye varır mı?) İnşaallah, bu defa, Mimar Sinan'ın kafatasının kaybedilmesi gibi bir kaza yaşanmaz. Yoksa yaşanır mı? Kimbilir...

Yazı çok uzadı. Buraya kadar sabredenler haklarını helal etsinler. Şuna da dokunmadan geçmeyeyim: Peki, Bediüzzaman Hazretleri neseben seyyid değilse, en azından senedle bunu ispat edemiyorsa, neden talebelerine 'Hasanîyim-Hüseynîyim' gibi şeyler söyledi? Hatıralarda neden bu yollu çok bilgi var? Ahmed kardeşiniz uzlaşmacı bir insandır. Zaten salih selefimiz de nasslar arasında zâhiren tenakuz içeren ifadeler bulurlarsa barıştırmanın yollarını aramayı öğretmişlerdir. Ben de barıştırmanın yollarını ararım. Bulduğum yol yine şöyle 'çok seçenekli'dir:

1) Üstad Hazretleri elinde kat'î senedle bulunmayan bir bilgiyi müsait gördüğü talebelerine açıyor olabilir. 2) Üstad Hazretleri bu tür ifadelerde yine 'manevî âl-i beyte atıf yaparak' konuşuyor olabilir. Yani, o türden bağının kuvvetini bildiği için, "Ben de âl-i beytten sayılabilirim!" diyerek talebelerini bu neviden 'kıymetini bilmeye' de davet ediyor olabilir. 3) Üstad Hazretleri âl-i beytten olduğu bilgisine, keşfen, Yeni Said döneminde erişmiş de olabilir. O yüzden görece eski metinlerinde seyyidlik iddiasını reddederken bunlarda hususi kabuller görünebilir. 4) Üstad Hazretleri 'seyyid' kelimesinden kinaye ile bazen 'efendilik' manasını da kastediyor olabilir. Buna ilave bir bilgi: Arkadaşlar, hatıralarda, 'Üstadın kendisine seyyid dediği' nakledilen Seyyid Salih Özcan abinin yeğeni mesabesindeki bir akrabası Avcılar'da ders arkadaşımızdı. Çok kıymetli bir abimizdi. Hatta Salih Özcan abi merhum onun kirveliğini bile yapmış. Her neyse... Seyyidlikle, neseben seyyidlikle, hiçbir bağlarının olmadığını tekrar tekrar şu fakire söyledi. Onlar da Arap imiş. Tamam. Hatta aşiretlerini falan da söylemişti. Ellerinde neseblerini gösteren senedler de bulunmaktaymış. Fakat seyyidlikle hiçbir bağları yokmuş. Bunu o abimiz büyük bir güvenle söyledi. Üstadın 'seyyid' ifadesiyle 'efendi' manasını kastettiğini düşündüğünü belirtti. Bunu da bir bilgi olarak arzedeyim.

Sonuç olarak, Ahmed kardeşiniz, Hazret-i Üstadı büsbütün seyyidlikten ihraç etmeyi doğru bulmuyorum. Amma Kürtlükten ihracını ondan yüz kez daha fazla doğru bulmuyorum. Seyyidleri 'sadece aile içinde evlenen' hayal etmeyi hiç mi hiç anlamıyorum. Bir kişinin babası da annesi de seyyidse 'es-Seyyid' denilir. es-Seyyid sayısı seyyidler içinde kaç tanedir peki? Azdır. Büyük çoğunluğu başka neseblerle akrabalık bağı kurmuşlardır. Her aile seyyidlerden kız almak ister, kız vermek ister, çünkü bu Allah Resulü aleyhissalatuvesselamın pâk nesebiyle akraba olmaktır. O akrabalıkta herkes için bereket vardır. Seyyidler de, gittikleri her yerde, mübarek ailelerden kız alıp-vermişlerdir. Şimdi, sanki böyle şeyler hiç olmamış gibi, "Seyyidse Kürt değildir!" demek doğru değildir.

Aksini söyleyene de karşıyım ben. "Kürtse seyyid değildir!" diyen de doğru yapmıyor. Yine böyle bir şıkka angaje olup kalalım ki? Çözümü yukarıda söyledim. Seyyidler hem kendi nesebleriyle hem de içinde bulundukları kavimle bağlıdırlar. Onlar ümmeti birbirine bağlayan mübarek bir cemaattirler. Zaten Üstadımız da ahirzamanda bu seyyidler cemaatinin mehdinin hizmetinde büyük bir fonksiyon göreceğini söylüyor. Nasıl yapacaklar bunu?

Çünkü herbiri bir kavmin içinde girmiş. Hem 'onlardan biri' olmuş hem de 'onlara baş' olmuş. Onların bu 'kesişim kümesi' ahirzamanda kurtaracak bizi. Yeter ki, ırkçılık illetiyle, Firavun'un kavminin Musa ve Harun aleyhimüsselama dedikleri gibi demeyelim. Hani Mü'minûn sûresinin 47. ayetinde kısa bir mealiyle buyruluyor: "Kavimleri bize kul-köle iken bizim gibi iki insana mı inanacağız?" Çünkü incir çekirdeğinden incir ağacını yaratmak Sânî-i Zülcelal'in kudretinin şânıdır. Allah mütekebbirleri böyle de sınar. Evet. Benî İsrail'i Benî İsmail'e (Araplara) gelen hidayetten alıkoyan, Benî Ümeyye'yi Benî Hâşim'e gelen nurdan çekindiren, bizi de Risale-i Nur'un muazzez feyzinden etmesin. İslam uleması, hangi kavmin içinden çıkarsa çıksın, başımızın tâcıdır. Onlar seyyidlerimizdir. Efendilerimizdir. Canımız o mübareklere feda olsun. Ulemaya ırkçılık illetiyle bakan dinine hainlik ediyor demektir.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.