Abdulkadir ÇELEBİOĞLU

Abdulkadir ÇELEBİOĞLU

Türklük ve Kürdlük, Seyyidlik ve Şerifliğe mâni midir?

Risale-i Nur eserlerini insafla okuyup istifade eden kimseler için Üstâd Bediüzzaman'ın Kürd, Türk, Arap yahut başka bir ırktan olmasının herhangi bir farkı yoktur. Nitekim Üstâd Bediüzzaman; yazdığı eserler ile milyonlarca kalbe dokunmuş, iman ve Kur'ân hakikatlerinin neşri ile muvazzaf bir müceddid-i âhir zaman olarak hizmetini îfâ etmiştir.

Sosyal medya başta olmak üzere sık sık gündeme gelen, bizler için lüzumsuz olan bir mevzû vardır ki; sürekli serrişte edilmektedir. Artık bu netameli meselede yani Üstâd Bediüzzaman'ın Seyyidliği ve Kürdlüğü meselesini delilleriyle ortaya koyan bir yazı yazma ihtiyacı hâsıl olmuştur

Evvelâ bu meselenin arka planına, hangi kesimlerin nelere binâen neler dediğini ifade edip ardından ortaya delilleri ile meseleyi açıklamaya gayret edeceğiz.

Bediüzzaman Said Nursî'nin Kürd olduğunu bu sebeple Seyyid olmadığını iddia eden kesimler olduğu gibi, Seyyid olduğunu bu sebeple Kürd olmadığını iddia edenler vardır. Garazkâr ve ırkçı kesimleri istisna ederek, insaflı olan insanların her iki fikir için de kendilerine göre deliller getirdiğini görmek mümkündür.

İlk başta İslâm literatüründe geçen "Arab-ı Müsta‘ribe" kavramı ile mevzûmuza başlayalım.

Arab-ı Müsta‘ribe (العَرَبُ المُسْتَعْرِبَةُ): "Sonradan Araplaşanlar, yani aslen Arap olmayıp zamanla Arap dilini, kültürünü ve kimliğini benimseyenler" demektir.

Bu ifadeye kıyasla daha önce herhangi bir tez, makale, kitap ve yazıda geçmeyen literatürde doğrudan karşılığı bulunmayan bazı sosyolinguistik eğilimleri ifade edebilmek için 2 tane kavram türettik. Bu kavramlar "Ekrâd-ı Müstekride" ve "Etrâk-ı Müstetrike" kavramlarıdır.

1- Ekrâd-ı Müstekride (الأَكْرَادُ المُسْتَكْرِدَةُ): "Sonradan Kürdleşenler, yani aslında Kürd olmayıp zamanla Kürd dilini, kültürünü ve kimliğini benimseyenler" mânâsına gelmektedir.

2- Etrâk-ı Müstetrike (الأَتْرَاكُ المُسْتَتْرِكَةُ): "Sonradan Türkleşenler, yani aslen Türk olmayıp zamanla Türk dilini, kültürünü ve kimliğini benimseyenler" demektir.

Nasıl ki aslen Arap olmayıp da sonradan Araplaşanlara "Arab-ı Müsta‘ribe" denildiği gibi sonradan Kürdleşenlere de "Ekrâd-ı Müstekride", sonradan Türkleşenlere de "Etrâk-ı Müstetrike" denilmesi; aklen ve mantıken muvâfıktır. Tarihen de bunlara Kürdleşen Seyyidler ile Türkleşen Seyyidleri misâl vermek mümkündür.

Hz. İbrahim (as) Arap mıdır? Değildir. Peki ya oğlu Hz. İsmail (as) Arap mıdır? Değildir. Hz. İsmail (as) Mekke'de Cürhümlülerden bir kız ile evlenir ve o soydan Adnanîler gelir. Resûl-i Ekrem (asm) Efendimiz bu soydan geliyor. Yani Hz. Muhammed (asm), İslâm tarihinin de şehâdetiyle ve ifadesiyle "Arab-ı Müsta‘ribe"dir. Aslen Arap olmayıp sonradan Araplaşanlardandır. Bu dediğimizi İslâm tarihine vukufiyeti olanlar tasdik ederler.

Buraya kadarki mesele anlaşıldı ise şimdi yeni türettiğimiz ve literatüre kazandıracağımız bu 2 kavrama gelelim. Delillerimizi sunalım. Üstâd Bediüzzaman'ın 3 talebesi üzerinden ele alarak başlayalım.

1- Hulusî Yahyagil Bey

Üstâd Bediüzzaman, lâhika mektubunda "...Türk olan Hulusî..." (Barla Lâhikası, s. 229) diyor.

"Latif Nükteler" eserinde (ki Osmanlıca Lem'alar eserinin "Dokuzuncu Lem'a" kısmında geçer) Hulusî Yahyagil Ağabey'in bir suâli üzerine Bediüzzaman şöyle cevap verir:

«Cedlerinizden birisinin imzası

اَلسَّيِّدْ مُحَمَّدْ

'e dair mahrem sualiniz var.

Kardeşim buna cevab-ı ilmî ve tahkikî ve keşfî vermek elimde değil. Fakat ben arkadaşlarıma derdim ki: "Hulusî ne şimdiki Türklere ve ne de Kürdlere benzer. Bunda başka bir hasiyet görüyorum." Arkadaşlarım da beni tasdik ediyordular.

دَادِ حَقْ رَا قَابِلِيَّتْ شَرْطْ نِسْتْ

sırrıyla "Hulusî'de büyük bir asalet tezahürü, bir dâd-ı Hak'tır." der idik.» (Latif Nükteler, s. 76) Burada da Hulusî Bey'in cedlerinden birisinin اَلسَّيِّدْ مُحَمَّدْ diye imzası olması sorusuna cevap verirken "buna cevab-ı ilmî ve tahkikî ve keşfî vermek" elinde olmadığını ifadesi ile beraber siyâdetini/seyyidliğini de kabul ediyor.

Hulusî Yahyagil Bey'in kabir taşında Seyyidliği ile alâkalı geçen ifade de dikkat çekicidir: "Risale-i Nur'un Birinci Talebesi Emekli Albay Es-Seyyid İbrahim Hulusî Yahyagil"

2- Ahmed Hüsrev Altınbaşak Ağabey

Üstâd Bediüzzaman, bir mektubunda "...Hüsrev (...) gibi (...) Müslüman-Türk gençleri..." (Barla Lâhikası, s. 229) ifadesini kullanmıştır.

Üstâd Bediüzzaman, daha sarîh şekilde Hüsrev Ağabey'i Türk milletinden olduğunu ifade ettiği 2 yer ise şurasıdır: "Hüsrev, Türk milletinin ma‘nevî büyük bir kahramanı; ve bu vatanın bir halâskârıdır. Ve Türk milleti onun ile iftihâr edecek bir hâlis fedâkârıdır." (Şuâ'lar, Elyazma Osmanlıca, Hayrat Neşriyat, s. 553) "Bu benimle mahbûs genç Türklerden öyleleri var ki ve öyle âlî seciyeleri taşıyorlar ki, beni hayrette bırakmış ve Türk milletinin bir sebeb-i tefevvukunu onların seciyeleriyle bildim meâlindeki cümleden murad, Hâfız Alî ve Hüsrev ve emsâlleridir." (Barla Lâhikası, Osmanlıca El Yazma, Hayrat Neşriyat, s. 312 - 313)

Hüsrev Altınbaşak Ağabey'in kabir taşında da Seyyidliği ile alâkalı şu ifadeler yer alır: "...Seyyid Ahmed Hüsrev Altınbaşak..."

3- Mehmed Feyzi Efendi

Mehmed Feyzi Efendi şöyle demiştir: "Ben öz be öz Türk'üm!" (Mehmet Feyzi Efendi'den Feyizler III, s. 135)

Mahkemede müdâfaa esnasında Mehmed Feyzi Efendi "Ben şeceresi ma‘lûm bir Türk'üm." (Müdâfaalar, s. 177) ifadesini kullanmıştır.

Bu ifadelerin ardından, şu soruya da cevap verelim: "Üstâd Bediüzzaman'ın diğer talebelerine 'Ağabey' derken neden Mehmed Feyzi Efendi'ye 'Efendi' denilmiştir?" Bu suâli, derslerine yıllarca gidip gelenlere tevcih ettiğimizde şu şekilde cevap aldık: "Mehmed Feyzi Efendi'ye 'Efendi' tabirinin kullanılması, hem anne hem baba tarafından seyyid olmasından dolayıdır." (Nakleden: Hasan Erdoğan; Nakli Kaydeden: Abdulkadir Çelebioğlu; Kayıt Tarihi: 03.01.2021)

Mehmed Feyzi Efendi'nin soy ismi resmiyette "Şallıoğlu"dur. Bu soy isminin aslında Şam'dan gelen Seyyidlere dayandığı ve o aileye "Şamlıoğlu" denildiği de bölgede bilinen bir husustur.

Hulusî Yahyagil Bey, Ahmed Hüsrev Altınbaşak Ağabey ve Mehmed Feyzi Efendi hakkında yapılan nakillerde; hem Türk kimliğiyle anıldıkları hem de Seyyidlik nisbetlerinin bulunduğu görülmektedir. Bu durum, Türklük ile Seyyidliğin birbirine mâni olmadığını gösteren dikkat çekici misallerdendir. Bu 3 zât da "Etrâk-ı Müstetrike" kavramı içine girmektedirler.

4- Bediüzzaman Said Nursî

Bediüzzaman Said Nursî "...Kürd'üm..." (Âsâr-ı Bediîyye, s. 422) demiştir.

Üstâd Bediüzzaman, çeşitli eserlerinde de -mesela Hutbe-i Şamiye eserinde- "Evet biz Kürdler size nisbeten çocuk hükmündeyiz ve talebeleriniziz." (Âsâr-ı Bedîiye, s. 372) demektedir.

Kendisini Kürd olarak görüp Eski Said döneminde de "Kürdî" mahlasını kullanmıştır. Ama Üstâd Bediüzzaman hayatı boyunca asla kavmiyetçilik ve ırkçılık yapmamıştır. Kendi ifadesi ile: "Bana eskiden Said Kürdî derlerdi. Ben Kürtçü değilim. Müslüman bir kimse kavmiyetçi olamaz. Türk-Kürt yok. İslâmlık hepsini birleştirmiştir. (Ellerini birleştirerek, birliğe işaret etti.)" (Nakleden: Muslihiddin Sönmez, Son Şahitler - 4, s. 379 - 380)

Mektûbât eserindeki bir suâl ve cevap da şu şekildedir: «Eğer derseniz: Sana Said-i Kürdî derler. Belki sende unsuriyet-perverlik fikri var; o işimize gelmiyor.

Ben de derim: Hey efendiler! Eski Said ve Yeni Said'in yazdıkları meydanda. Şahid gösteriyorum ki: Ben

َاْلاِسْلَامِيَّةُ جَبَّتِ الْعَصَبِيَّةَ الْجَاهِلِيَّةَ

ferman-ı kat'îsiyle, eski zamandan beri menfî milliyet ve unsuriyet-perverliğe, Avrupa'nın bir nevi firenk illeti olduğundan, bir zehr-i katil nazarıyla bakmışım. Ve Avrupa, o firenk illetini İslâm içine atmış; tâ tefrika versin, parçalasın, yutmasına hazır olsun diye düşünür. O firenk illetine karşı eskiden beri tedaviye çalıştığımı, talebelerim ve bana temas edenler biliyorlar. Madem böyledir; hey efendiler!. Herbir hâdiseyi bahane tutup, bana sıkıntı vermeye sebeb nedir acaba? Şarkta bir nefer hata etse, garbda bir nefere askerlik münasebetiyle zahmet ve ceza vermek.. veya İstanbul'da bir esnafın cinayetiyle, Bağdad'da bir dükkâncıyı esnaflık münasebetiyle mahkûm etmek nev'inden, her hâdise-i dünyeviyede bana sıkıntı vermek, hangi usûl iledir? Hangi vicdan hükmeder? Hangi maslahat iktiza eder?» (Mektubat 63 - 64)

Üstâd Bediüzzaman hayatta iken "Kürd" olması üzerinden aleyhte propagandalar yapılmıştır. "Dördüncü Desise-i Şeytaniye"de denildiği üzere:

«Şeytanın telkini ile ve ehl-i dalaletin ilkaatıyla, bana karşı propaganda ile hücum eden ve mühim mevkileri işgal eden bazı mülhidler, kardeşlerimi aldatmak ve asabiyet-i milliyelerini tahrik etmek için diyorlar ki: "Siz Türksünüz. Mâşâallah Türklerde her nevi ulemâ ve ehl-i kemâl vardır. Said bir Kürddür. Milliyetinizden olmayan birisiyle teşrik-i mesaî etmek hamiyet-i milliyeye münafîdir?"

Elcevab: Ey bedbaht mülhid! Ben Felillahilhamd Müslümanım. Her zamanda, kudsî milletimin üç yüz elli milyon efradı vardır. Böyle ebedî bir uhuvveti tesis eden ve dualarıyla bana yardım eden ve içinde Kürdlerin ekseriyet-i mutlakası bulunan üç yüz elli milyon kardeşi, unsuriyet ve menfî milliyet fikrine feda etmek ve o mübarek hadsiz kardeşlere bedel, Kürd namını taşıyan ve Kürd unsurundan addedilen mahdud birkaç dinsiz veya mezhebsiz bir mesleğe girenleri kazanmaktan yüz bin defa istiaze ediyorum!.. Ey mülhid! Senin gibi ahmaklar lâzım ki, Macar kâfirleri veyahut dinsiz olmuş ve firenkleşmiş birkaç Türkleri muvakkaten, dünyaca dahi faidesiz uhuvvetini kazanmak için; üç yüz elli milyon hakikî, nuranî menfaattar bir cemaatin bâki uhuvvetlerini terketsin.» (Mektûbât, s. 419 - 420)

Üstâd Bediüzzaman, bu mektupta da görüldüğü üzere kendisinin Kürd olması üzerinden yapılan menfî propagandalara karşı; İslâm kardeşliğini esas aldığını, menfî milliyetçiliği ise “zehr-i katil” olarak gördüğünü açıkça ifade etmektedir.

Eserlerinde yine şu şekilde ifadelerde bulunmuştur: "Ey efendiler! Ben, her şeyden evvel Müslümanım ve Kürdistan'da dünyaya geldim. Fakat, Türklere hizmet ettim ve yüzde doksan dokuz menfaatli hizmetim Türklere olmuş ve en çok hayatım Türkler içinde geçmiş ve en sadık ve en hâlis kardeşlerim Türklerden çıkmış ve İslâmiyet ordularının en kahramanı Türkler olduğundan, meslek-i Kur'âniyem cihetiyle, her milletten ziyade Türkleri sevmek ve taraftar olmak kudsî hizmetimin muktezası olduğundan; bana Kürd diyen ve kendini milliyetperver gösteren adamların bini kadar Türk Milletine hizmet ettiğimi, hakikî ve civanmerd bin Türk gençlerini işhad edebilirim." (Tarihçe-i Hayat, s. 228 - 229)

Buraya kadarki delillerden Üstâd Bediüzzaman'ın "Kürd" olduğunu kendi ifadeleri ile öğrenmiş oluyoruz.

Şimdi de Bediüzzaman'ın Seyyid ve Şerîf olduğu ile alâkalı nakilleri ele alalım.

Bediüzzaman, talebesi Hulusî Yahyagil'e şöyle der; "Kardeşim sen de, ben de sâdâttanız." (Nakleden: Hulusî Yahyagil, Mufassal Tarihçe-i Hayat, c. 1, Genişletilmiş 3. Baskı, s. 72) Sâdâttanız yani seyyidlerdeniz.

Üstâd Bediüzzaman, "Kardeşim! Ben hem Hasanîyim, hem de Hüseynîyim." (Nakleden: Osman Çalışkan, Mufassal Tarihçe-i Hayat, c. 1, Genişletilmiş 3. Baskı, s. 72) demiştir.

«Eskişehirli saatçı Muhyiddin Yürüten: Halis bir Nur talebesi olan bu zât, Salih Özcan'ın Seyyidliği mevzuunda, Üstâd Hazretleri'nin şu rivayetini nakleder: "Ziyaretlerimden birisinde, Üstâd'ın yanında Salih Özcan da bulunuyordu. Üstâd ona: "Kardeşim! Sen hakikî Seyyidsin, Nuriye de Seyyid, Mirza da Seyyiddir." dedi. [Son Şahitler - 3, s. 74]» (Mufassal Tarihçe-i Hayat, c. 1, Genişletilmiş 3. Baskı, s. 73)

«Urfalı Seyyid Salih (Salih Özcan) Bey anlattı: “Bir defa Üstâd Hazretleri'nin ziyaretine gitmiştim. Nesebimi sordu. Ben de “Seyyidim” demiştim. Üstâd: “Hasanî misin, Hüseynî misin?” diye sordu. Ben: “Hüseynîyim” dedim. Bunun üzerine Üstâd: “Kardeşim ben hem Hasanîyim, hem de Hüseynîyim” buyurmuşlardı.» (Mufassal Tarihçe-i Hayat, c. 1, s. 50)

Seyyidliği, Şerîfliği yani Hasanîliği ve Hüseynîliği hakkında bu gibi bilgiler mevcuttur. Hasanî, Hz. Hasan'ın (ra) soyundan gelen Şerîflere denir. Hüseynî de, Hz. Hüseyin'in (ra) soyundan gelen Seyyidlere denir.

Akla gelen mühim bir sual: "Peki Üstâd Bediüzzaman kitaplarında neden Seyyid ve Şerîfliğini ifade etmemiştir?"

Bu hususta Üstâd'ı hayatında ziyaret eden Mevlüt Gönen Ağabey'in Abdülmecid Ünlukul Ağabey'den yaptığı şu nakil, cây-ı dikkattir: "Bizim şeceremiz sahihdir ve hiçbir şüphe yoktur; baba tarafından Hasanîyiz ve anne tarafından Hüseynîyiz. Ancak Seydâ (Üstâd'ı kastediyor) bunu açıklamamızı yasakladı; zira bu asırda herkes Seyyidim diyor ve bir de nazarlar Nurlar'a çevrilmelidir; şahsımıza değil." (Risale-i Nur'a İtirazlar ve Cevapları Derin Diyânet Raporuna Reddiye, s. 266)

"'Seyyid değilim' diye kitaplarında demesini nasıl anlamak gerekir?" diye gelecek suale de cevap verelim.

İfade şu şekildedir: «Hattâ Denizli'deki ehl-i vukuf, "Eğer Said mehdiliğini ortaya atsa bütün şakirdleri kabul edecek" dediklerine mukabil, Said itiraznamesinde demiş ki: "Ben seyyid değilim. Mehdi seyyid olacak." diye onları reddetmiş.» (Şuâlar, s. 383)

Müdâfaalarında da Üstâd Bediüzzaman şunu demiştir: "Ben, bütün talebelerimi ve arkadaşlarımı işhâd ediyorum ki: Esâs-ı mesleğimiz; enâniyeti, hubb-u câhı, şân ve şerefi bırakmaktır. Mâbeynimizde yalnız bir kardaşlık var. Ben kendimi, onların nazarında bu mesleği muhâfaza etmek için hiçbir vakit böyle hodfürûşâne benlikler ve enâniyetler hayâlime gelmedi ve gelmiyor. Ben Seyyid değilim. Mehdî ise, Âl-i Beyt-i Nebevî’den olacak." (Müdâfaalar, s. 147)

Bu ifadelerden görüldüğü üzere Üstâd Bediüzzaman'ı suçlamak için itham etmek için bir bahane üretmek maksadıyla "Seyyid" olma meselesi gündem edilmektedir.

1- Üstâd Bediüzzaman elinde Seyyidlik şeceresi elinde bulunmadığı için bu ifadeleri kullanmış olması muhtemeldir. Çünkü kitaplarında "Seyyidim" diye yazsa idi, ispat etmesi gerekirdi. Lâkin elinde o anda şeceresi mevcut değildir. Bu sebeple "Seyyid olmayan Seyyidim ve Seyyid olan değilim diyenler, ikisi de günahkâr ve duhûl ile huruc haram oldukları gibi.. hadîs ve Kur'ân'da dahi, ziyade veya noksan etmek memnu'dur." (Muhâkemât, s. 52) ifadesine aykırı bir durum mevzûbahis değildir. Üstâd Bediüzzaman bu sebeple; günahkâr olmaz, harama girmez.

2- "Seyyid değilim" ifadesini bir başka cihetten şöyle düşünebiliriz. Baba tarafından esas alınca, "Seyyid değilim" demesi doğrudur. Çünkü Bediüzzaman, baba tarafından "Şerîftir". Bu durum da meselenin diğer bir vechesidir.

3- Osmanlıca El Yazma Lem’alar eserinde 22. Lem’a'nın sonunda bir haşiye vardır ki o yer de Bediüzzaman'ın Âl-i Beyt'tem olduğu hususu ifade edilmektedir: “Risale-i Nur’un müellifi ve zamanın Abdülkadir’i Üstâd’ımız Saidü’n-Nursî Hazretleri’nden sâir evliyâya muhalif olarak mübhem değil, sarîhan haber vermesi, bizce Üstâd’ımız Saidü’n-Nursî’nin birinci âlden olduğu kat’îdir.” (Lem’alar, Osmanlıca El Yazma, Altınbaşak Neşriyat, s. 183-184) Bediüzzaman Said Bu haşiyenin sonunda geçen bu ifadeler de yukarıda aldığımız yerin izahı mahiyetindedir; “Üstâd’ımız mahkemelerde ehl-i vukufa karşı, ikinci Âl-i Beyt’ten olduğunu isbât etmiştir. Fakat maksadı, tam ihlâsa muvaffak olduğu için, kendi şahsını azlediyor. Ve Kur’ân’ın bir elmas kılıcı olan Risale-i Nur’u gösteriyor.” (Lem’alar, Osmanlıca El Yazma, Altınbaşak Neşriyat, s. 184

4- "...rivayetlerde ferman etmiş: 'Size iki şey bırakıyorum. Onlara temessük etseniz, necat bulursunuz. Biri: Kitabullah, biri: Âl-i Beytim.' Çünkü Sünnet-i Seniyenin menbaı ve muhafızı ve her cihetle iltizam etmesiyle mükellef olan Âl-i Beyttir. İşte bu sırra binaendir ki; Kitab ve Sünnete ittiba ünvanıyla bu hakikat-ı hadîsiye bildirilmiştir. Demek Âl-i Beytten, vazife-i risaletçe muradı: Sünnet-i Seniyesidir. Sünnet-i Seniyeye ittibaı terkeden, hakikî Âl-i Beytten olmadığı gibi, Âl-i Beyte hakikî dost da olamaz." (Lem'alar, s. 21) Bu yeri ele alıp ve Üstâd Bediüzzaman'ın şu sözünü beraber düşününce mesele daha da aydınlanır: "...ben de manevî Âl-i Beyt'ten sayılabilirim demekten maksadım; bir kısım müçtehidlerin

وَ عَلٰٓى اٰلِهٖ وَ صَحْبِهٖ

duasında, 'Seyyid olmayan fakat ehl-i takva bulunanlar, o duada dâhildirler' dediklerinden, o umumî duada benim de bir hissem bulunması için ricakârane bir te'vildir." (Şuâlar, s. 414)

Birçok cevaplar verilebilir. Bu misaller kâfidir diye düşünüyoruz.

Rivâyette geçen şu ifadeleri dikkatle okuyalım: “Ey insanlar! Şüphesiz sizin Rabbiniz birdir; babanız birdir; dininiz birdir. Arapça herhangi birinizin ne babasıdır, ne de anasıdır. O sadece bir dildir. Dolayısıyla kim Arapça konuşursa o Arap’tır.” (İbn Manzur, Muhtasaru tarihi Dimaşk li ibni Asakir, 14/41; İbn Asakir’den naklen, Kenzu’l-Ummal, h. no: 33936)

Bu rivayette Arap kimliğinin yalnızca kan bağıyla değil; dil, kültür ve içtimaî aidiyet ile de ilişkili olduğuna işaret edilmektedir. Bu cihetle tarih boyunca farklı kavimlerden bazı toplulukların zamanla Araplaşması gibi; bazı aile ve toplulukların da yaşadıkları çevre içerisinde Kürdleşmesi veya Türkleşmesi imkân dâhilindedir. Bu rivayet, en başta verdiğimiz ve yeni türettiğimiz 2 kavramı ("Ekrâd-ı Müstekride" ile "Etrâk-ı Müstetrike" kavramlarını) destekler mahiyettedir.

Nurlar'da geçen "...Türk milleti ve Türkleşmiş olanların din kardeşleri..." (Emirdağ Lâhikası 1, s. 218) ifadesi de ortaya koyduğumuz "Etrâk-ı Müstetrike" kavramı ile aynı mahiyettedir.

"...hakikî Türk olmayan bu vatandaki ekseriyetin ancak onda üçü Türktür, kalan kısmı da başka milletlerle karışmıştır." (Emirdağ Lâhikası 2, s. 207) ifadesi ile "Şu dünya yüzü, hususan şu memleketimiz, eski zamandan beri çok muhaceretlere ve tebeddülâta maruz olmakla beraber; Merkez-i Hükûmet-i İslâmiye bu vatanda teşkil olduktan sonra, akvam-ı sâireden pervane gibi çokları içine atılıp, tavattun etmişler. İşte bu halde Levh-i Mahfuz açılsa ancak hakikî unsurlar birbirinden tefrik edilebilir." (Mektûbât, s. 326) cümleleri meselemizi izah eder. Sürekli göçlerin olduğu bir vatanda elbette saf ırk aramak, yanlıştır. Nesebler karışmıştır ve ancak Allah'ın (cc) koruması altındaki manevî kayıt levhası olan Levh-i Mahfuz açılırsa o zaman hakikî unsurları birbirinden ayırt edebiliriz.

Üstâd Bediüzzaman'a “Seyyiddir, Kürd değildir” diyenlere soralım: Bediüzzaman'ın kendisinin Kürd olduğu ifade ettiği yerleri nereye koyacağız?

Bediüzzaman “Kürddür, Seyyid değildir” diyenlere de soralım: birçok ağabeyden naklen gelen Üstâd Bediüzzaman'ın kendisinin Seyyid olduğu ifade ettiği yerleri nereye koyacağız?

Hasan Feyzi Yüreğil Ağabey'in (el yazması da mevcut olan Üstâd Bediüzzaman'dan tashihli) mektubunda dediği gibi:

"Ona 'Kürdî' denilmesi ve Kaside-i Hazret-i İmam-ı Ali'de (ra) görülen

يَا مُدْرِكًا

kelimesinin hazf ve kalbiyle 'Kürd' îma ve işaretinin bulunması, gerçekten Kürdlüğüne delâlet etmez ve onun manevî silsile-i şerafet ve siyadetten tenzil ve teb'idini îcab ettirmez. Bu isnad ve izafe, Kürdistan'da doğup büyüyen ve bu lakabla maruf ve meşhur olan bu zâtın Risaletü'n-Nur'un tercümanı olduğunu sırf âleme ilân etmek içindir; yoksa Kürdlüğünü isbat etmek için değildir. Kürdçe bilmesi, o kıyafete girmesi ve öyle görünmesi, kendini setr ü ihfa için olup, hakikî hüviyet ve milliyetini ihlâl ve inkâr mânâ ve maksadıyla değildir diye düşünüyorum. Âlem-i İslâmiyet ve insaniyete ve Haremeyn-i Şerifeyn'e asırlarca hizmet eden bu kahraman Türk Milletini onun çok sevmesinde ve hayatının mühim bir kısmını hep Türklerle meskûn olan bu havalide geçirmesinde büyük hikmetler, mânâ ve mülahazalar olsa gerektir." (Emirdağ Lâhikası 1, s. 85)

Bu mektuptaki ifadeler de ortaya koyduğumuz "Ekrâd-ı Müstekride" kavramına bakmaktadır. Bu mektupta geçen ifadelerden Üstâd Bediüzzaman'ın Kürd olmadığı anlaşılmamalıdır. Mektupta, Kürdî denilmesinin Bediüzzaman'ın manevî silsile-i şerafet ve siyadetten yani manevî olarak Seyyid ve Şerîf olması hâline mâni olmadığı ifade edilmektedir. Hasan Feyzi Yüreğil Ağabey’in bu değerlendirmesi, Üstâd Bediüzzaman'ın yalnızca kavmî aidiyet üzerinden okunamayacağını ve meselesinin İslâm kardeşliği olduğunu göstermesi bakımından dikkat çekicidir.

Mevzû ile alâkalı Abdülkadir Badıllı Ağabey'in şu ifadeleri tam yerindedir:

«Hz. Bediüzzaman’ın sülalesi dümdüz, girintisiz-çıkıntısız, delilli ve ispatlı Resulullah’a (asm) ulaşmış olsa da, terazinin iki kefesine göre o zaman Üstadımızın lakabı, tarifi şöyle olmalıdır: “Esseyyid Bediüzzaman Said el Kürdî en Nursî.” Açık ifadesiyle: Seyyid Kürd Bediüzzaman Said-i Nursî lafzı olmalıdır. Yoksa Üstadın -belki bin seneye yakın- ecdadları Kürd kavminden olan hanımlarla evlenme hadiseleri elbetteki defalarca olmuştur. Yani, nesepleri mutlaka Kürdlerle karışma olayları olmuştur. Şayet bu kaziye inkar edilirse, o zaman şu şecere-i nesil silsilesi, Resulullah’tan (asm) alınıp Hz. İbrahim’e (as) kadar götürülür ki, hal ve mesele başka şekle dönüşebilir.» https://www.risalehaber.com/said-nursinin-soy-agaci-fazla-desilmemeli-166000h.htm

Üstâd Bediüzzaman'ı ismen tarifi hususunu daha da genişleterek şöyle ifade edebiliriz: Es-Seyyid Eş-Şerif Bediüzzaman Said El-Kürdî En-Nursî.

Elhâsıl: Hulusî Yahyagil Bey, Hüsrev Altınbaşak Ağabey, Mehmed Feyzi Efendi hem Türk hem Seyyid olabilmektedir. Bu kimseler için hiç kimse "Bu ağabeylerimiz Türk'tür, Seyyid değildir." ya da "Seyyiddirler, o yüzden Türk olamazlar." dememektedirler. Nitekim Seyyid olmaları Türk olmalarına, Türk olmaları da Seyyid olmalarına mâni değildir. Elazığ, Isparta ve Kastamonu'ya yerleşen Seyyidler; zamanla Türkleşmişlerdir. Aynen böyle de Bediüzzaman Said Nursî, hem Kürd hem de Seyyid ve Şerîftir. Bediüzzaman'ın Kürdlüğü Seyyid ve Şerîf olmasına, Seyyid ve Şerîf olması da Kürd olmasına mâni değildir. Bitlis ve civarındaki Kürdlerin ekseriyet olduğu yerlere yeşleşen Seyyidler de Kürdleşmişlerdir.

Hülâsa-i kelâm/Sözün özü: Seyyidlik ile etnik aidiyet çelişmez. Türklük ve Kürdlük, Seyyidlik ve Şerîfliğe mâni değildir.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
2 Yorum