Prof. Dr. Şadi EREN
Din ve Taklid
Taklit, delil olmaksızın bir sözü kabul etmektir. Başkasını taklit edene "mukallit" denir. Genelde büyüklerin hal ve hareketleri taklit edilir. İyi yolda olanları taklit, iyi bir haslettir. Kötü yolda gidenleri taklit ise, büyük bir felakettir. Bu tür taklit, mühim bir şahsiyet zaafıdır ve gerçeğe ulaşmaya büyük bir engeldir.
Kur'an-ı Kerim, körü körüne taklidi şiddetle reddeder. Mesela, şu âyete bakalım:
"Onlara 'Allah'ın indirdiğine uyun' denildiğinde, 'hayır, biz atalarımızı ne üzere bulduksa ona uyarız' dediler. Ya ataları bir şeye akıl erdiremez ve doğruyu seçemez kimselerse, yine mi onlara uyacaklar?"[1]
Bediüzzaman körü körüne taklid hususunda şöyle der:
“Körü körüne taklid dahi, çok defa maskaralık olur.”[2]
Mezhepsizliği esas alanların önemli bir dayanağı, taklidin dinen hoş karşılanmamasıdır. Hâlbuki taklidin dinen hoş karşılanmayanı olduğu gibi, hoş karşılananı, hatta emredileni vardır. Âmâlar görenlerin rehberliğinde yol alırlar. Hastalar, terkibini bilmese de doktorun verdiği ilacı kullanırlar.
Taklidin dinen kınanmış olduğunu söyleyip mezhepleri reddedenlerin unuttukları veya nazara almadıkları önemli bir nokta, insanların ekserisinin avam olduklarını göz ardı etmeleridir. Bediüzzaman şöyle der:
“Nev'-i insanın yüzde sekseni ehl-i tahkik değildir ki, hakikate nüfuz etsin ve hakikati hakikat tanıyıp kabul etsin. Belki surete, hüsn-ü zanna binaen, makbul ve mutemet insanlardan işittikleri mesaili takliden kabul ederler.”[3]
Beydavi, şöyle der: "İçtihada gücü yeten için taklit yasaktır. Ancak peygamberler ve müçtehitlere uymak, taklit değil, Allah'ın indirdiğine tabi olmaktır." [4]
Bu konuda Kurtubî de şöyle der: "Küfür ve masiyette ataları taklit batıldır. Hak'ta taklit ise, dinin asıllarından bir asıldır."[5]
Nitekim Allah, önceki peygamberlerden bahsederken Hz. Peygamber'e şöyle der:
"İşte onlar Allah’ın yol gösterdiği kişilerdir. Sen de onların gittiği yola tabi ol!"[6]
Bediüzzaman’ın şu ifadelerinde taklit müsbet manada kullanılmıştır:
“Velayet yolları içinde en güzeli, en müstakimi, en parlağı, en zengini; Sünnet-i Seniyeye ittiba'dır. Yani: A’mal ve harekâtında Sünnet-i Seniyeyi düşünüp ona tabi olmak ve taklit etmek ve muamelât ve ef’alinde ahkâm-ı şer’iyeyi düşünüp rehber ittihaz etmektir.”[7]
“Âdât-ı seniyesi ve harekât-ı müstahsenesi ise hikmeten, maslahaten, hayat-ı şahsiye ve nev’iye ve içtimaiye itibariyle onu taklid ve ittiba etmek, gayet müstahsendir.”[8]
Burada medar-ı bahs olan ve tavsiye edilen taklid, Hz. Peygamberin hayatındaki uygulamaları kişinin kendi hayatında göstermeye çalışmasıdır. Çünkü O, rehber insandır, bütün insanlara bir rol modeldir. Onun hayatında hemen herkes ve her toplum için en güzel uygulama örnekleri vardır.
Bediüzzaman Afyon hapishanesinde kendisiyle birlikte hapiste bulunan talebelerine şöyle der:
“Madem kardeşiz, beni bu sabırda taklit etmenizi sizden rica ederim.”[9]
Hapishane şartlarında insan elbette daralır, bunalır. Böyle bir ortamda herkes Bediüzzaman kadar sabırlı olmayabilir.
Bediüzzaman, dindar eşi taklid etmek gerektiğine dikkat çekerek şöyle der:
“Ne mutlu o kocaya ki; kadınının diyanetine bakıp taklit eder, refikasını hayat-ı ebediyede kaybetmemek için mütedeyyin olur.”[10]
Burada medar-ı bahs olan taklit, dinde ihmali olan bir erkeğin, dindar olan hanımını taklit etmesidir. Böyle bir taklit, elbette ve elbette güzel ve yerinde bir harekettir.
Dinî meseleleri anlamada ve yaşamada esas olan, taklit değil, tahkiktir. Her bir Müslüman, taklitten tahkike yükselmeyi bir esas bilmeli, ama ekser insanların avam olduğunu, bu sebeple de takliden dini yaşadığını asla unutmamalıdır!
Başka mezhebi taklid
Bir mezhebin hükmüne delilini bilerek uymaya ittiba, delilini bilmeden takibe ise taklid denir.[11] Bir Müslüman, normal şartlar altında kendi mezhebine göre dini yaşar. Mezhep, bir nevi paket proğrama benzer, dini uygulamada hayli kolaylıklar sağlar. Ancak kişi zaman zaman kendi mezhebinin dışında bir mezhepten de yararlanmak durumunda kalabilir. Ulema bunu son derece makul bir durum olarak değerlendirmişlerdir.
Bediüzzaman’ın namazla ilgili bir uygulaması, talebeleri tarafından şöyle nakledilir: “…Şafiî Mezhebinde olduğu için namazda Fatiha'yı kendisi işitecek derecede okuması lâzım gelirken, hastalık sebebiyle sesi çıkmadığından, Mezheb-i Hanefî'yi takliden namazlarını eda ediyor.”[12]
İslam Dini, sefer halinde bazı kolaylıklar tanır. Mesela Hanefî mezhebi dışındaki bütün mezheplere göre kişi sefer halinde iken cem yapabilir. Yani öğle ile ikindiyi cem-i takdim olarak öğle vaktinde veya cem-i tehir olarak ikindi vaktinde; akşam ile yatsıyı da cem-i takdim olarak akşam vaktinde veya cem-i tehir olarak yatsı vaktinde kılabilir. Hanefî olan biri de seferde başka mezhepleri takliden namazlarını cemedebilir. Gerçi Hanefî mezhebinde cem olayı hac esnasında sadece Arafat ve Müzdelifede yapılır. Ama ihtiyaç halinde diğer mezhepleri esas alarak bunu uygulamasında dinen bir beis görülmemektedir.[13]
Bunu bilen bir Hanefî, seferiliğin şartlarından dolayı namazı vaktinde kılamamak gibi bir durumda kalmaktansa, cumhurun yani ekser âlimlerin içtihadını esas alarak adı geçen namazları cemedebilir. Bunu yaptığında ne mezhebinden çıkmış olur, ne de başka mezhebe girmiş sayılır. Yine kendi mezhebindedir, sadece ihtiyaç olan bir durumda başka mezheplerdeki bir genişlikten yararlanmıştır. Bu, devamlı aynı marketten ihtiyaçlarını karşılayan birinin, günün birinde ihtiyacı olan malı kendi marketinde bulamayıp komşu marketten satın almasına benzer.
[1] Bakara, 170
[2] Nursi, Mektubat, s. 324
[3] Nursi, Mektubat, s. 370
[4] Beydâvî, I, 100
[5] Kurtubî, II, 142
[6] En'am, 90
[7] Nursi, Mektubat, s. 450
[8] Nursi, Lemalar, s. 59
[9] Nursi, Şualar, s. 321
[10] Nursi, Lemalar, s. 197
[11] Köse, s. 208
[12] Nursi, Emirdağ Lahikası-II, s. 229
[13] Bkz. Köse, s. 207
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.