İlber ile Dilber’e Veda

İlber Ortaylı hocayı kaybettiğimiz günden bir iki gün önce Dilber’in rol aldığı dizi de final yaptı. Garip bir tevafuk olduğu için bu yazıyı yazmak üzere tuşlara dokunuyorum.

Depremden sonra geldiğim Ankara’da 3 yıl içinde biri TV programında, ikisi panel ortamında, biri de ders sohbeti esnasında geçmişti. Farklı konular olmasına rağmen laf lafı, konu konuyu açmış ve söz “ilmin değeri” salonundan dizilerin, fenomenlerin toplumdaki pozisyonlarına ve gördükleri ilginin çokluğu sahnelerine yönelmişti. Bu meyanda “Yılların emeği, çabası ve çilesiyle yazdığı kitaplara, yaptığı sohbetlere bakarsak mesela bir İlber hocanın takipçi sayısına bir de televizyon dizisinde sahneye çıkıp bir iki dakikalık raks ettiği için takipçi sayısının hocayı kaça katladığına bakınız… Bu toplumda satılan kitap sayısı ile seyredilen eğlence nesnelerinin arasındaki uçurum halimizi özetler” demiştim.

İlber hoca gerçekten ülkemizin değerlerinden bir şahsiyetti. Vefat ettiği hafta Dilberin dizisi de final yapıyordu. Seyrettiğimden değil kanal zaplarken gözüme ilişmişti. Zaten İlber-Dilber karşılaşmasını seyrettiğim için değil takipçi sayısının acayip tavan yaptığını medyadan okuyunca farketmiştim. Bir de pavyon-gazino, bar gibi mekanların dizideki gibi rahat, güvenli ve ilkeli mekanlar olduğunu zannederek oralarda sahne alıp dans ederek para kazanacağını zanneden saftiriklerin müracaatları haber olunca radarımıza takılmıştı.

Maalesef ülkemizdeki bilim adamlarına verilen değer ve gösterilen ilginin yerlerde süründüğü acı bir gerçek. Ata Demirer’in ağzını eğip bükerek mev mev mev öykünmeleriyle İlber hocayı ti’ye almasına epeyi sinirlenmiştim. Türkiye’de komedyenlerimiz, yabancı komedyenlerden intihal ile -Cem Yılmaz gibi- aşırılmış senaryolarla insanları güldürmeye çalışırlar. Seviye zaten yerlerde. Dikkatinizi çekti mi bilmem yerli komedyenlerimizin komedi filmlerine seyircilerden çok o filmde oynayanlar gülüyor ve eğleniyor.

Yukarıdaki 4 paragrafı İlber hocanın vefat ettiği günün ertesinde yazmaya başlamıştım. Fakat Ramazan’ın son haftasındaki yoğunluk sebebiyle yazıyı bitiremedim. Ta ki bayramın 3. akşamında bir aile dostumun doktor oğlu, İlber hocamla ilgili You Tube’da geçen bir konuşmasını yollayana kadar. Fatih Altaylı’nın programında popüler tarihçilerimizden İlber Ortaylı ve Murat Bardakçı’nın Said Nursî ile ilgili kestikleri ahkâmı dinleyince bu yazının seyrini değiştirdim. Said Nursi ile ilgili soruya cevap verirken Onun yakın tarih içinde Türkçülük veya Kürtçülük akımına kapılmadan kendi hizmet ve hayat anlayışına göre farklı konumda olduğunu söyledikten sonra sözü Risale-i Nurların diline getirip siyak ve sibaktan kopuk cümlelerle yazıldığını, sentaks yönünden bozuk dil kullanıldığını bundan dolayı kimsenin bir şey anlamadığını ancak Said-i Nursi’nin hayatta iken ona talebe olan halifelerin - Nurculukta halifelik diye bir şey olmadığını nasıl da bilmiyorlar şaşırdım- izahatıyla nurcuların risaleyi anlayabildiğini iddia ediyor. Murat Bardakçı hoca araya girip kendisinin bile mütereddit edayla araya kaynak yaptığı şu ifadesi de doğrusu fecaatin ta kendisiydi. “Risalelerin üslubu da bozuk.” Bardakçı hocanın üsluptan kastı edebî üslup mu, bilimsel üslup mu yoksa yazar-şairlerin kendine has beyan üslubu mü olduğunu belirtmeden yüzeysel konuşması doğrusu acınacak bir durumdu.

İlber hoca bayağı yuvarlak ifadelerle ve konuyu başka yerlere kaydırarak her zamanki huyuyla meseleyi sulandırıyordu. Said Nursi’ye mukabil Seyyid Kutup, Muhammed Hamidullah, Turan Dursun ve Süleyman Ateş’i daha derin ve Arapçaya daha vakıf örnek bilginler olarak gösteriyordu.

İlber hocanın bu ifadeleri, aklıma Barla Lahikası’nda geçen şu ifadeleri getirmedi değil. “Mülhid münafıkların en son ve alçakça ve vicdansızca aleyhimizde istimal ettikleri bir silâhı şudur ki, diyorlar: "Said Kürttür; bir Kürdün arkasında bu kadar koşmak hamiyet-i milliyeye yakışmaz." Ben bu münafıkların vicdansızca desiselerine karşı değil, belki safdillerin temiz kalbleri bunların sözleriyle bulunmamak için diyorum ki: ilahir…”

İlber hoca, Seyyid Kutup vb. şahsiyetlere birkaç Hindistanlı ve mühtedi bilginleri de örnek alimler olarak ileri sürüp Türkiye’de İslam dünyası çapında din adamı çıkmadığını falan vurgularken Süleyman Hilmi Tunahan hocadan da dem vurmayı ihmal etmedi. Ona göre “Tunahan hoca oturup sabahtan akşama Arapça alfabe öğretmekle meşgul olmuş ve İslamî bilimlerde ciddî bir çalışma ortaya koymamıştı.” İnsan bu değerlendirmeleri dinlerken İlber hocanın ilminden değil akıl ve muhakemesinden bile şüpheye düşebilir diye hayıflanmadım değil.

Seyyid Kutub’un, Muhammed Hamidullah’ın, Ali Şeriatî’nin, Ahmet Hamdi Akseki’nin, Elmalı Hamdi Yazır’ın onlarca alimin kitaplarını okumuş bir sade vatandaş olarak artık alıntı ve aktarmalarla zihinleri karıştırmamak için uslup değiştirerek kısa anekdotlarla, “Ben sporcunun zeki, çevik ve ahlaklısını severim”den mülhem öncelikle şunları derim:

Tarih asla yalan söylemez ama tarihçiler yalan söyler. Bu ya tarihî gerçekleri saptırarak ya da gizleyerek, üstünü örterek yapılmaktadır. Emin Oktay gibi tarihçiler zaten el malum. TDK'nın başına getirilmiş Agop Dilaçar’ların olduğu bu coğrafyada hiçbir şeye güvenilmez.

Kadim tarihteki Lidyalılar, Frigyalılar, Etiler, Sümerler, Roma vs. dönemlerine ait araştırmalar ve kitapları geçelim eğer bir Tarihçi -yerli olsun yabancı olsun- milletimizin yakın tarihini hiç olmazsa 1908’lerden itibaren doğru ve dürüst anlatmıyorsa veya ideolojik açıdan aktarıyorsa o yalancı bir tarihçidir.

Hele de Türkiye Cumhuriyeti Tarihi alanında bir Lozan Anlaşmasını, bir İnönü zaferlerinin iç yüzünü dosdoğru aktarmıyorsa ya yalancı tarihçidir ya da eyyamcı-popülist tarihçidir. Bu alanda Kubilay olayından, Serbest Fırka serüvenine, Ali Şükrü Beye suikastten Sabahattin Ali’nin öldürülmesine kadar ve dahi Dersim olayından Diyarbakır’da medrese alimlerinin kesilmiş başlarının Ulu Camii’nin korkuluk demirlerine geçirilmesine kadar yüzlerce olayı atlayan ve tarih diye bize dedikodu hikayeleri anlatanlara tarihçi demek zordur.

Süleyman Hilmi Tunahan neden sadece İlber hocanın ifadesiyle alfabe öğretmekle meşgul olmuştur acaba? Kur’an’ın yasaklandığı, samanlıklarda saklandığı, Arapça ezan okuyanın hapse atıldığı daha binlerce Kur’an ve İslam aleyhine icraatların uygulandığı o netameli dönemde Tunahan hocayı elifba cüzü okutmaya mecbur bırakanları neden tarihçilerimiz yazamıyorlar? Sanki Tunahan hocaya özel çalışma kürsüsü verip de buyur hocam yüksek ilminizden istifade edelim diyen devlet ricali mi varmış da muhterem Tunahan hocamız çalışmamış, işin kolayına kaçmış gibi.

Said Nursî’nin Ermeni- Rus işgaline karşı savaşırken cephe gerisinde değil cephenin en ilerisinde telif ettiği İşarat-ül İ’caz eserinde veya İşgalci İngilizlere karşı Milli mücadele ruhuyla yazdığı Hutuvat-ı Sitte isimli başkaldırı kitabında veya 1943 yılında Denizli hapishanede kendi hücresinde bile tarassut altında bulunurken ufak kağıt parçalarına yazıp kibrit kutularının içinde elden ele ulaştırılan Meyve Risalesi’ndeki cümlelerde siyak ve sibak aramak değil tarihçilerin, en seçkin şair ve ediplerin bile boyunu aşar. İlber Hoca hayatta değil ama Murat Bardakçı hocamız hayatta. O siyak ve sibak yokluğuna veya üslup bozukluğuna dair örnekler verirse memnun ve mesrur oluruz. “Sözün odun gibi olsun, doğru olsun tek” diyen Mehmet Akif Ersoy gibi bir şahsiyet “Victor Hugo'lar, Shakespeare'ler, Descartes'lar edebiyatta ve felsefede Bediüzzaman'ın ancak talebesi olabilirler" demişken üslub bozukluğu nasıl bir şeydir acaba merak etim.

Said Nursi zaten ilk dönem telif ettiği her eserinde “Üslubum perişandır, müşevveştir” diyor. Edebiyat yapmak için eser yazmamıştır. Ama yazdıkları edebiyata ve belağata asla aykırı olmamıştır. Lafızperestlik yerine Nazm-ı maani denilen anlamı önceliklemek Mega-Narratif metin sahibi her düşünce ve fikir adamının yaptığı bir şeydir. Unutmayalım ki anlam anlatandan da anlatılanlardan da büyüktür. Murat Bardakçı ciddiye aldığım bir şahsiyettir. Habertürk’te yayınladığı yazılarını ciddiye alarak okurum. Fakat “Risale-i Nurlarda uslüp bozuk” görüşünü ciddiye almam mümkün değil. Nasıl tarihçilik ayrı bir uzmanlık alanı ise, Belağat ve Edebiyat da ayrı bir uzmanlık ve ihtisas alanıdır.

Medreselerle ilgili yeme içme perişanlığı ve geri kalmışlığı konusunda Said Nursînin Medreset-üz Zehra projesi için neler çektiğini, Münazarat isimli eserinde kerrât ile bu konuda reformcu görüşlerini hiç mi bir tarihçi olarak okumadınız diye sorsak acaba malumatınız ne minval üzeredir muhterem tarihçilerimiz, deme hakkına sahibiz.

İlber hoca defnedildiği hazirede orda medfun hazirûnla huzur içinde yatar mı yatmaz mı bilemem. Allah rahmet etsin. Onun dindarlığı, milliyetçiliği bizim konumuzun dışındadır. Bilim adamlığı konusu da bu yazımızda tartışma konumuz değildir elbette. Temennimiz bilime ve bilim adamlarına saygıyı azaltacak söz ve beyanatlardan kaçınmaları ve hüküm verdiği, kanaat belirttiği mevzularda daha dikkatli ve muhakkikane duruş sergilemeleridir. Said Nursî ve Risale-i Nur Külliyatı alanında tarihçilerimizin araştırmadığı veya araştırma cesaretini gösteremediği o kadar konu var ki siyak ve sibaka, üslup ve sentaksa sıra gelmez, diye düşünüyorum.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.